BÖLÜM 2: KRALIN FERMANI
Uyandığımda etrafımda renkli çiçekler, büyükçe ağaçlar,huzura erdiren kuş cıvıltıları ve berrak bir nehir vardı. Uyandığımda ter içerisindeydim. Yüzüme su çalmak için nehrin yanına gittim. Yüzümü biraz yıkadıktan sonra nehre baktım. Su o kadar temizdi ki resmen kendi yüzümü görebiliyordum. Orada oturup dinlendikten sonra ormanın içinde yürümeye başladım ve birçok hayvanla karşılaştım kuş ve böcek sesleri eşliğinde etrafı inceliyordum. Burası o kadar kusursuz yaratılmıştı ki insan oradan ayrılmak istemezdi, sanki cennetin içine düşmüş gibiydim. Ağaçlar, çimenler, hayvan sesleri ve daha niceleri ile sanki kusursuz yaratılmış bir yerdeydim. Bir süre daha ilerledim ama artık enerjim tükenmek üzereydi sanki orman sonsuzluğa doğru gidiyordu ayrıca aklımı kurcalıyordu. “Şuan saat kaç? Ben nerdeyim? Ne kadardır buradayım? Annem beni merak etmiş midir?” diye tonlarca soru vardı kafamda derken biraz ötede bir göl gördüm. İleriye gittikçe gölü görebiliyordum. Gölün üzerinde birkaç flamingo, ördek Vb. canlıların olması orayı daha da büyüleyici kılıyordu. Bir ağaçın yanına oturdum ve gölü izlemeye başladım. Bir süre sonra büyüleyici bir ses duydum. Şarkı söyleyen bu ses, adeta büyüleyici bir sesti. Kafamı az bir şey dışarı çıkarttığımda o pelerinli kızı gördüm. Gölün kenarına oturmuş şarkı söylüyordu ama kapşonunu takmamıştı ayrıca sesi kadar kendisi de büyüleyiciydi siyah saçları ve beyaz teni ile adeta güzellik abidesiydi.
Birkaç dakikalık gözetlemenin ardından ağaçların arkasından gizlice yaklaşmayı denemeye karar verdim. Ağaçların sık olduğu yerlerden gitmeye çalıştım ama bir dal parçasının üstüne basarak yüksek bir ses çıkarttım. Anında yanımda ki ağaçın arkasına saklanıp sesi duymamasını umdum ama bu sesi duymaması için sağır falan olması gerekiyordu. Kafamı ağaçın arkasından hafifçe çıkarttığımda kızın gölün yanında olmadığını farkettim. Ağaçın arkasına tekrar girdiğimde kız tam olarak karşımda duruyordu ve duygusuz bir ifade ile bana bakıyordu. Tedirgin olduğumu belli etmemeye çalışsamda duygusuz suratı buna çok engel oluyordu. Kısa bir bakışmanın ardında avucunda ki Toz pembe renkte ki tozu suratıma fırlattı. Attığı toz burumu ve gözlerimi yakmaya başladı nefes almam zorlaştı ve yere yığıldım. Sonrası karanlık.
Gözlerimi açtığımda etraf bembeyaz ve yere yığılmış bir biçimdeydi. Gözlerimi hafifçe açmaya çalıştığımda karşımda arkası dönük şekilde oturan birisi vardı. Hafifçe doğrulmaya başladığımda karşımda duran kişi de bana doğru döndü ve yüzünü o an görünce kalbim çok hızlı bir şekilde atmaya başladı. Karşımda ki kişi babamdı. Resmen babam canlı bir şekilde karşımda bana gülümseyerek bakıyordu ama ben olayın şaşkınlığından dolayı ayağa kalkamıyordum, ona sarılamıyordum, dokunamıyordum, sadece bakıştık ve yere eğilip o bana sarıldı. Onu hissedebiliyordum ve sımsıkı sarıldım göz yaşları içinde “Baba” diyebildim sadece. Beni kollarımdan tutup ayağa kaldırdı ve şöyle dedi:
-”Oğlum,seni ne kadar özledim bilemezsin ama burda zamanımız kısıtlı ve senle çok uzun vakit geçiremiyicem. Şunu bilmeni istiyorum; senden yardım istenildiği zaman o kişiye yardım eli uzatma ve beni kurtarmalarına yardım et anladın mı beni?”
-”Baba sen… Ne diyosun? Ne yardımı? Ne eli? Ne kurtarması? Hiçbir şey anlamadım, seninle kalmak istiyorum. Lütfen benimle kal.” ardından alnıma bir öpücük kondurup sözüne devam etti:
-”Seninle hep gurur duydum ve duymaya da devam edicem. Sana güveniyorum. Zamanla her şeyi daha net anlayacaksın.” Bunu dedikten sonra arkasını dönüp sonsuzluğa doğru gitmeye başladı. Arkasından “baba dursana. Öylece bırakıp gidemezsin, yalvarırım beni tek bırakma.” Diye bağırabildim. Peşinden koşmayı denedim ama hareket edemedim sanki beni zincire vurmuşlar gibiydim.
Sonrasında aniden sarsılarak uyandım. Uyandığımda bir atın arkasına sıkıca bağlanmış bir şekilde olduğumu fark ettim. Etrafıma baktığımda bazı evler olduğunu gördüm. Burası sanki orta çağ zamanından fırlama bir şehre benziyor gibiydi evler dükkanlar öyle andırıyordu.
Atı süre kişiyi görmeye çalıştım ve kendimi biraz hareket ettirmeyi denedim. Atı süren kişi bunu fark etmiş olacak ki atı durdurdu ve attan indi. Yanıma gelip eğildi ve bana “ Naber uykucu” dedi karşımda eğilmiş olarak duran kişi gölün orda gördüğüm kızdı bu sefer yüzünde o duygusuz surat ifadesi yerine alaycı bir tavır vardı. Ona şaşkınlıkla naktım ve kendisini tanıttı:
-”Ben lily ama istersen bana sophia diyebilirsin.” Diyerek ufak bir gülüş sergiledi.
-”Sen… rüyamda taşı almamı söyleyen, sophia gibi gözüken sendin. Bunu nasıl yapabildin? Rüyama nasıl girdin?
-”bazı yeteneklerimden biri de bu işte; şekil değiştirme ve rüyalara girebilmek”
-” neden rüyama girdin? O taşı oraya sen mi koydun? Ama neden bunları yapıyorsun benden ne istiyorsun?”
-”Senin muhatabın ben değilim uykucu sorularının cevabını alacaksın.” diyerek atın yanına doğru ilerlemeye başladı.
-”Hey! Dursana, bana cevap vermeden hiçbir yere götüremezsin anladın mı beni şekil değiştiren şeytan seni!” Dediğim zaman tekrar yanıma geldi
-”Bir daha bana o tarz bir cümle kurarsan bunu elimdeki tozu yüzüne atmakla kalmam burnundan içeriye sokarım. Beni anladın mı!” anladım dercesine kafamı aşağı yukarı salladım ve yola devam ettik.
Kısa bir yolculuğun ardından dev bir kapıdan içeri girdik kapıda duran şövalyeler beni biraz inceledikten sonra biraz daha ilerledik ve ardından lily attan aşağı inip beni çözdü. Ayağa kalktığımda karşımda koskocaman bir saray duruyordu. Resmen büyüleyiciydi. Onun peşinden gittim ve kapının önüne geldik. Kapı yavaşça açılmaya başladı ve içeriye adımımı attım. İçerisi adeta o destansı hikayelerde ki gibi büyüleyiciydi her adımda o atmosferi iliklerime kadar hissediyordum. Koridor aydınlatan ne olduğu belirsiz lamba tarzı cisimler insanın içini ısıtan türdendi. Geniş koridorlarda sağda solda ilerlerken Lily ağzını bıçak açmıyordu ki bu sessizliği ben bozdum:
-”burasının bir adı var mı?”
-”sana söylemiştim muhatabın şuanlık ben değilim”
-”cevaplasan ölür müsün? Ayrıca annem beni merak etmiştir evime nasıl dönücem bana yardımcı olmak zorundasın”
-”öyle bir zorunluluğum yok ayrıca annen seni merak etmez. Burada ki zaman Dünyada ki zamana göre epeyce bir farklı işliyor”
-”Dünyaya göre derken? Sen ne anlatıyorsun? Beni nereye getirdin?” diyerek kolunu tuttum ama Lily elimi savuşturup kendini kurtardı ve bana sağlam bir tokat geçirdi. O tokatın etkisiyle sarsıldım ama bu çenemin kapanmasına yetmedi:
-”Sen ne yaptığını sanıyorsun? Düzgün davransana az!”
-”Bunu sen mi söylüyorsun kolumu çekiştirip duran sensin. Evet bazen dengesizleşiyorum bana kaba davranıldığında o yüzden bana karşı nazik ol.”
-”Kusura bakma, senin kolunu tutmamam gerekirdi”
-”önemli değil. Şuan dreamland’e geldin burası evrenimizdeki bir cep boyut gibi birşey” bunları anlattığı sırada duvarda asılı olan soylu kişilerin resimlerini inceliyordum.
-”Bu resimleri asılı kişiler kim?” Lily tedirgin bir şekilde cevapladı:
-”Aslında bunları söylememem gerek ama söylicem burada görmüş olduğun kişiler kraliyet soyundan gelen kişiler sırasıyla gördüğün kişilerde nesillerden beri süregelen kişilerdir. İlk başta gördüğün kişi kral Tryondu. Yanında ki resimde ise karısı kraliçe Flory ve sonrasında çocukları, torunları diyerek bu tablolar günümüze kadar geldi.
-”Hmm ilginçmiş” dediğim sırada diğer tabloları incelerken karşımıza daha fazla soylu resmi çıkmadığı için Lily’e sordum:
-”Neden daha fazla soylu resmi yok?”
-”Çünkü o sonda görmüş olduğun resimde ki kişiler mevcut olarak kraliyet mensuplarıdır. İşte şimdi seni onların karşısına çıkartıcam” bunları söylediğinde biraz heyecanlanmaya başlamıştım çünkü hiç bilmediğim bir diyarda hiç bilmediğim bir kraliyet ailesinin huzuruna çıkacaktım.
Lily, şatafatlı büyük bir kapının önüne gelince durdu ve derin bir nefes alıp konuşmaya başladı:
-”Karşında bu boyutun en güçlü liderlerinden birkaçı olacak sakinliğini koru ve yanlış bir davranış sergileme” dedi ve önünde ki kapıyı kuvvetlice ittirerek içeriye girdi. Karşımızda dört kişi tahtına oturmuş ve hepsinin kafasında kraliyet mensuplarından olduğunu belli eden süslü ve gösterişli taçlar bulunuyordu. Lily dizlerinin üstüne çökerek “Sayın majesteleri karşınızda istediğiniz kişiyi getirdim.” Dedi ve göz ucuyla bana baktı ama ben onun gibi eğilmemiştim. Kraliyet ailesinin bana karşı olan sert bakışlarını fark etmiş olacak ki Lily, dirseğiyle beni dürtme gereği duydu ve bende aynı onun gibi eğildim. Ardından kral, “ikiniz de ayağa kalkın” dedi gür sesiyle. Bunu duyunca ikimiz de ayağa kalktık kral bana karşı -“demekki Theo sensin öyle mi?”
-”E-evet efendim ben Theo, sizlerin karşısına çıkmak çok büyük bir onur” Lily benden sonra lafa atılarak
-”Kral Arthur, izninizle bir bilgi vermek istiyorum. Theo rüya taşını kabullenmeyi başarmış” bu lafın ardından Kraliyet ailesinde ki kişilerin yüzleri düştü ve kraliçe ortamı yumuşatmak ister gibi
-”Vay canına Theo! Seni tebrik ederim yaşadığın şey zorlayıcı birşey. Ayrıca ben Kraliçe Cassia seninle tanıştığımıza memnun olduk.” bu cümlenin ardından Prenses de konuşmaya başladı.
-”Ben Prenses Rosaline. Tanıştığıma çok memnun oldum!” kraliyet ailesinden tek prens kendisini tanıtmamış, kenarda umursamaz bir biçimde elini yanağına koymuş bir şekilde öylece bakıyordu. Bu durumu fark eden Kraliçe Cassia onu uyarırcasına “Finn!” Demekle yetindi. Ardından Prens Finn duruşunu düzelterek “yani yaptığın şey… idare eder işte çokta övünülecek bir şey göremedim şahsen” dedi ukala ve alaycı bir tavırla. Bunu gören Prenses Rosaline duruma el atarak
-”İkizimin kusuruna bakma Theo. Kendisi yabancılara karşı pek duyarlıdır.”
-”hmm kesin öyledir… Canım ikizim” demekle yetindi
Bu ufak çatışmanın ardından Kral Arthur konuşmaya başladı:
-”Evet Theo, seni buraya çağırma amacımızı merak ediyor olmalısın. Bu konuyu uzunca konuşalım. Bizler tam olarak yemeğe geçiyorduk. Hadi! Bize eşlik edin” Dedi ve üzerinde binbir çeşit yiyecek, içecek, meyve ve tatlının bulunduğu sofraya yöneldi. Sofraya otururken bazı hizmetçiler, bizlere yemek ve içecek servisinde bulunuyordu. Yemek ve içecekleri, tabakları gri renkli, gümüş tarzındaydı. Bardakları da aynı şekilde Kral; Kraliçenin, Prens; Prensesin sandalyesini çekti. Bunu gördüğümde bende önümde ki sandalyeyi geri çekerek Lily’e doğru “Buyur” dedim. Lily ise gülümseyerek “Çok naziksin” dedi ve sandalyeye oturdu. Bende yanındaki sandalyeye oturdum ve birkaç dakika boyunca kimse ses çıkarmadan yemek yemeye başladı. Bu sessizlik bana çok rahatsızlık vermeye başladığında artık sessizliği bozmaya karar verdim.
-”Sayın Kral eğer saygısızlık olmazsa beni buraya çağırma sebebinizi öğrenebilir miyim?” Lily bu cümlemi duyduğumda direğiyle beni dürttü ve boğazında ki lokmayı yutup bana kısık sesle
-”Aferin sana gerizekalı, gerçekten hiçte saygısızlık olmadı” dedi. Prens Finn ise bu cümlenin ardından bana karşı.
-”Sofrada yemek yenirken konuşulmaz. Bunu bilmeyecek kadar cahil misin sen?” bu lafın ardından Prenses Rosaline, onu uyarırcasına “Finn! Böyle davranma. O bizim misafirimiz”
Prens Finn “Bu çocuk Be-” derken Kral Arthur, gür sesiyle birlikte elini masaya vurup “SESSİZLİK!” Diye bağırdı. Ağzını temizledi ve cümleye başladı:
-”Sorularının cevabını alacaksın”
-”O zaman başlayalım sayın Kral Arthur. Beni neden buraya getirdiniz? Amacınız ne? Rüya taşı benim ne işime yarayacak?” Diyerek birkaç soru sordum. Kral Arthur diklendi kendinden emin bir şekilde durdu ve ailenin diğer üyelerine baktı. Onlar da onaylarcasına kafasını hafifçe aşağı yukarı salladılar ama Prens Finn kafasını çevirmekle yetindi. Kral Arthur derin bir nefes aldı ve şu isimleri söyledi
EVİL LOVE VE VOLPAİN İKİZLERİ