İçeriğe geç

Dövüş ve Seks

Bölüm 2 · 7 dk okuma

Dövüş ve Seks

Bölüm 2

II

Sabah ışığı perdeden ince bir çizgi halinde içeri sızıyordu. Blake gözlerini açtığında başı ağırdı; gece pek uyuyamamıştı. Alex’in söyledikleri kafasında döndükçe uykusu kaçmıştı. Oda küçüktü, duvarları nemli, yerde eski bir yatak ve kenarda birkaç parça eşya. Sessizlik hem rahatlatıcı hem de boğucuydu.

Blake yatakta doğrulup elleriyle yüzünü ovuşturdu.

İç çekti.

Hayatında hiçbir şey bu kadar hızlı değişmemişti.

Genelde tek bir günü diğerinden ayıran bir fark olmazdı: kavga, para, yalnızlık.

Ama bu sabah farklıydı.

Bir şey olacak gibiydi.

Hem umut verici hem de tehlikeli bir şey.

Dışarıdan araba sesi geldi. Sonra bir korna.

Blake başını kaldırdı.

“— Alex…”

Üzerine yalnızca siyah bir sweatshirt geçirdi, saçlarını parmaklarıyla geriye ittirdi ve dışarı çıktı.

Alex, ön kaputa yaslanmış, sabahın soğuğunda iki elini ceplerine sokmuş bekliyordu. Blake’i görünce yüzü hemen aydınlandı.

“— Uyanmışsın. İyi.”

Blake kapıya yöneldi.

“— Erken geldin.”

“— Dayım erken çalışır. Kaçırmak istemedim.”

Blake kısa bir duraksama yaşadı.

Bu “dayım” lafı hâlâ çok şey ifade ediyordu ve Alex’in ciddiyeti güven veriyordu.

İkisi arabaya bindi.

Motor çalıştı.

Sabah trafik yoktu, yol sakindi. Arabanın içi hafif benzin kokuyordu; radyoda düşük bir müzik çalıyordu. Blake pencereye bakarken konuşmadı ama Alex onu izliyordu.

“— Gergin misin?” diye sordu Alex.

Blake kaşını kaldırmadan, sakin bir tonla:

“— Ne beklemem gerektiğini bilmiyorum.”

Alex bir yandan direksiyona, bir yandan Blake’e baktı.

“— Nathan kötü biri değil. Sadece… serttir. İnsanları kolay beğenmez. Hele sokaktan gelenleri hiç beğenmez.”

Blake’in gözleri hafifçe daraldı.

“— O zaman niye gidiyoruz?”

Alex gülümsedi.

“— Çünkü seni beğenecek.”

Blake başka bir şey söylemedi, ama parmakları bacağının üzerinde hafifçe gerildi.

Alex fark etti.

“— Bak, dün gece bir bardaydık. Sarhoştum. Kafamdaki onca şeyle… yani normalde sana bulaşmazdım. Ama o yumruk… beni ayılttı. Dayım böyle şeyleri duysa ‘çocuğu getir’ derdi. O yüzden buradayız.”

Blake bakışlarını Alex’ten kaçırmadı.

“— Dost musun, menajer misin? Karar ver.”

Alex güldü.

“— Şimdilik dostum. Menajerlik kısmını sonra düşünürüm.”

Araba büyük bir spor kompleksinin önünde durdu.

Binanın tabelasında yazıyordu:

FITZGERALD GYM

Blake, tabelayı uzun uzun süzdü.

Alex kapıyı açtı. “— Hazır mısın?”

Blake kısa bir nefes aldı.

“— Bilmem. Ama geldik zaten.”

Kapıdan içeri girdiklerinde spor salonunun ağır havası yüzlerine çarptı. İçeride demir kokusu, ter kokusu, deri eldivenlerin o keskin kokusu vardı. Halatlar, kum torbaları, ring… her yer hareket hâlindeydi.

Boksörler antrenman yapıyordu; her yumruğun çıkardığı ses duvarlarda yankılanıyordu.

Ve tam salondan en dipte, ringin yanında…

Nathan Fitzgerald.

Geniş omuzlu, orta yaşlarında, sakallı, sert yüzlü biri.

Gözleri mavi; baktığı her şeyi tartan bir bakış.

Alex el kaldırdı.

“— Dayı!”

Nathan bakışlarını yavaşça onlara çevirdi.

Alex yanına gidip Blake’i işaret etti.

“— Bu Blake. Sana telefonda bahsetmiştim. Dün geceden beri aklımdan çıkmadı.”

Nathan, Blake’i baştan ayağa süzdü.

Ne selam verdi, ne gülümsedi. Sadece baktı.

O bakış… bir yargıç gibiydi.

Blake, Nathan’ın gözlerine karşılık verdi.

Ne eğildi ne çekindi.

Nathan hafifçe başını yana eğdi.

“— Beni etkilemek için buraya gelmedin, değil mi?”

Blake sakin ama net bir sesle:

“— Hayır. Zaten etkilemek gibi bir niyetim yok.”

Alex’in gözleri büyüdü.

“— Biraz daha kibar olabilirdin…” diye fısıldadı.

Nathan ise dudaklarının kenarında çok silik bir gülümsemeye benzer bir sertlik yaptı.

“— En azından dürüst,” dedi. “Çoğu kişi burada eğilir, ellerimi sıkmaya bile çekinir.”

Blake omzunu kaldırdı.

“— Siz de etkilenmeyi sevmiyor gibisiniz.”

Salonda hafif bir sessizlik oldu.

Yakınlardaki boksörlerden biri yavaşladı, ikisine baktı.

Nathan bir adım yaklaştı.

Blake ile aralarında bir karış kadar mesafe kaldı.

Adamın gölgesi Blake’in üstüne düştü.

“— Çeneye vurmayı seviyorsun sanırım,” dedi Nathan, Alex’e bakıp.

“— Öyle dedin, değil mi Alex?”

Alex ellerini iki yana açtı.

“— Gerçekten çok sert vuruyor. ben karşılık veremeden, direkt koydu.”

Nathan Blake’e dönüp

“— Öyle mi?” dedi.

Blake başını hafifçe salladı.

“— Öyle.”

Nathan, hiç bozmadan ringe doğru döndü.

“— O zaman çık üstüne.”

Blake şaşırmadı.

Bunu bekliyordu.

Alex ise hemen araya girdi.

“— Dayı dur, çocuk ısınmadı bile!”

Nathan umursamadı.

“— Yumruğuna güvenen ringe çıkar.”

Blake sweatshirt’ünü çıkardı.

Sadece siyah tişört kaldı üstünde.

Kasları abartılı değildi ama hatları keskin, yüzeyi sıkıydı.

Sokakta yetişmenin bedeni.

Ringin merdivenlerine çıktı, halatı açıp içeri adım attı.

Nathan karşıya geçti.

“— Bana vurmayacaksın,” dedi Nathan.

Blake kaşını kaldırdı.

“— Ne?”

“— Bana vurmayacaksın. Ben sana vuracağım. Bakalım kaç tanesinden kaçabiliyorsun.”

Alex iç çekti.

“— Bu kötü…”

Blake derin bir nefes aldı.

Ringde duruşunu sabitledi.

Nathan eldivensizdi.

Sadece çıplak elleriyle Blake’i tartıyordu.

“— Hazır ol.”

Nathan ringin ortasında durduğunda salonun sesi bile bir tık alçaldı. Adamın etrafında görünmez bir ağırlık vardı; biri spor salonuna yeni girse bile “o kim” diye dönüp bakardı.

Blake, duruşunu sabitlerken Nathan’ı daha dikkatli inceledi:

41 yaşında. Uzun boylu — Blake’ten iki baş kadar yüksek.

Omuzları geniş, gövdesi iri ama yağsız.

Kasları şişkin değil, tam tersi: yılların profesyonel antrenmanı ile keskin hatlara oturmuş.

Ve Blake’in en çok dikkatini çeken şey:

Saçları Alex’inkiyle aynı tonda sarı; hafif beyazlara karışmış kıvırcık ama Alex’teki genç, umursamaz hava Nathan’da yok.

Nathan’ın sarışınlığı bile disiplinli duruyordu sanki.

Gözleri mavi ve soğuktu.

Ama soğukluk öfke değildi — ölçen, hesaplayan bir soğukluk.

Her bakışı “ne kadar dayanırsın göreceğiz” der gibiydi.

Vücudunda eski maçlardan kalma ufak izler vardı; kaşının hemen üstünde kesik izi, sol omzunda bir morluk gölgesi.

Sanki geçmişindeki her dövüş, bugün durduğu bu ağırlığın bir parçasıydı.

Blake tam anlamıyla şunu düşündü:

“Bu adam gerçek bir şampiyon gibi duruyor.”

Nathan bir adım attı.

Ring tahtaları hafif gıcırdadı.

“— Son bir kez sorayım,” dedi o basit ama otoriter sesiyle.

“Hazır mısın?”

Blake nefesini yavaşça verdi.

“— Hazırım.”

Nathan eldiveni olmamasına rağmen ellerini yumruk şekline getirdi.

Blake o an onun ellerine baktı:

Büyük, güçlü, kemikli.

Birine çarptığında kırılamayacak kadar sert.

Alex ringin kenarında halata yaslanmış, gergin bir şekilde izliyordu.

“— Dayı… sakın kafasını kırma,” diye mırıldandı.

Nathan duymuştu ama cevap vermedi.

Nathan’ın ilk yumruğu Blake’e doğru neredeyse görünmez bir hızla geldi.

Ama Blake’in refleksi hızlıydı.

Kafasını hafif yana çekti — yumruk kulağının yanından rüzgâr gibi geçti.

Alex nefesini tuttu.

Nathan hiç durmadan ikinci yumruğu gönderdi.

Bu kez sola.

Blake bir adım geri atıp vuruşu boşa çıkardı.

Nathan’ın yüzünde belli belirsiz bir memnuniyet kıpırdadı.

Saniyelik bir şey.

“— Fena değil.”

Ama Blake’in cevap verecek zamanı yoktu; Nathan üçüncü yumruğu üstten indirdi.

Blake bu kez daha hızlı tepki verdi, eğildi, Nathan’ın kolu omzunun üstünden geçti.

Ringin tahtası ikisinin ayaklarının altında ritmik bir şekilde vuruyordu.

Her adımda Blake’in nefesi hızlanıyor, göğsü inip kalkıyordu.

Nathan ise ilginç şekilde hiç yorulmuyordu.

Bir şampiyonun nefesi, temposu, sabrı…

“— Sokak dövüşçüsü,” dedi Nathan, yine yumruk savururken.

“Teknik yok… ama içgüdün iyi.”

Blake bu kez geri çekilmedi.

Ayağını yere sabitledi.

Nathan’ın dördüncü yumruğu gelirken yan adım attı ve o yumruğun önündeki boşluğa doğru girdi.

Nathan bunu beklemiyordu.

Gözleri hafifçe açıldı.

Blake refleksle karşı yumruğu kaldırdı —

Tam Nathan’ın göğsüne doğru…

Alex dışarıdan bağırdı:

“— Blake sakın! Dayım…!”

Blake yumruğunu durdurdu.

Göğsünün tam önünde.

Darbe vursa Nathan’ı devirmeyecekti belki ama karşılık olarak ne alacağını biliyordu.

Nathan başını hafif eğip yumruğa baktı.

Blake’in durdurduğu noktaya.

Sessizlik oldu.

Salondaki birkaç kişi bile izlemeyi bırakıp bu harekete baktı.

Nathan, Blake’in yumruğunu eliyle itti.

Aşağı indirdi.

“— Kontrol,” dedi.

“Bu iyi.”

Blake’in omuzları hâlâ gergindi; nefesi kısa aralıklarla çıkıyordu.

Nathan geri çekilmedi.

Tam karşısında durdu.

“— Tekrar.”

Blake neye hazırlandığını bilmeden duruşunu aldı.

Nathan konuşmadan bir anda ileri atıldı, ani bir hızla sol feint yaptı.

Blake kandı, ağırlığını sola verdi.

Ama Nathan’ın gerçek yumruğu sağdan geldi.

Blake son anda ellerini kaldırdı.

“— Hah,” dedi Nathan.

“Bunda kötü değilsin.”

Ama sonra…

Bir şey oldu.

Nathan geri çekildi, Blake’e tamamen farklı bir bakışla baktı.

Artık test etmiyordu.

Ağırlığını çözüp ellerini beline koydu.

“— Alex,” dedi.

Alex halata yaslanmayı bıraktı.

“— Efendim?”

“— Bu çocuk… sokaklarda mı dövüşüyor?”

“— Evet.”

Nathan Blake’e döndü.

“— Kaç senedir?”

“— On yıl.”

Blake’in sesi kısa ve netti.

Nathan derin bir nefes aldı.

“— Vücut yapın fena değil. Reflekslerin iyi. Dengeni bozmuyorsun. Yumruğun çok doğal… teknik değil ama güçlü.”

Gözleri Blake’in üstünde dolaştı.

“Çenen sağlam mı?”

Blake bir an bile tereddüt etmedi.

“— Öyle.”

Nathan gülümsedi.

İlk defa.

Ama sertliğini kaybetmeyen bir gülümsemeydi.

“— O zaman…”

Sözünü yarım bıraktı, ringden indi.

Blake yerinden kıpırdamadı.

Alex hemen yanına koşturdu.

“— Duydun mu?! Çok iyi geçti! Bence çok beğendi seni!”

Nathan ters sesle:

“— Alex. Sus.”

Sonra Blake’e döndü.

“— Gel benimle.”

Blake ringden indi.

Ellerinin içi hâlâ yanıyordu; Nathan’ın yumruğunu durdurmanın verdiği baskı…

Nathan elinde bir anahtar dolabı açtı.

İçinden bir çift profesyonel boks eldiveni çıkardı.

Siyah. İçi kırmızı. Ağır.

Eldivenleri Blake’e attı.

Blake yakaladı.

“— Bunlar kullandığım ilk profesyonel eldivenlerden biri,” dedi Nathan.

“Artık sana ait.”

Alex’in ağzı açık kaldı.

“— Gerçekten mi?!”

Nathan Blake’e döndü.

Gözlerinde hafif bir onay, ama hâlâ sınayan bir şey vardı.

“— Çünkü bu çocuk,” dedi Alex’e bakarak, sonra Blake’e işaret ederek,

“sokakta çürütülmeyecek kadar iyi.”

Sonra Blake’e yaklaşıp omzuna bastı.

“— Ve ben seni çalıştıracağım.”

Bölüm sonu

1 yorum