İçeriğe geç

Dövüş ve Seks

Bölüm 1 · 6 dk okuma

Dövüş ve Seks

Bölüm 1

I

Gece çökerken arka sokakların turuncu ışıkları Blake’in yüzünü parça parça aydınlatıyordu. Siyah saçları terden alnına yapışmış, beyaz teni soğuğun bıraktığı hafif pembelikle parlıyordu. Dövüş yeni bitmişti; elinin tersiyle dudak kenarındaki kanı silerken duraksadı. Öfke değil, içi boş bir alışkanlık vardı hareketinde. Sanki o kan hiç yeni değilmiş gibi.

Blake’in yürüyüşünde garip bir sessizlik vardı. Bedeni atletik, dengeli, yıllardır sokaklarda hayatta kalmak için eğitilmiş ama yine de gençliğin o kırılgan gölgesini taşıyordu. On dokuz yaşındaydı ama gözleri bundan daha büyük bir yaşın ağırlığını taşıyordu. Yıllar değil, anlar yaşlandırmış gibiydi onu — o anlardan bazılarını hatırlamak bile istemeyen biri.

Yetimhanenin dar pencerelerinde büyümek, ona kimseye güvenmemeyi öğretmişti; ama ironik bir şekilde kimsenin sıcaklığına da tam anlamıyla kapısını kapayamamıştı. O içten içe yanıp duran küçük özlem, bazen yüzünün sert çizgilerinin arasında bir anlığına beliren o yumuşak ifadede saklanıyordu.

Kavgadan sonra hep aynı şeyi yapardı: soğuk havayı derin bir nefesle içine çeker, sanki göğsünün içi biraz yanar, biraz da ferahlardı. O an, Blake’in ruhunu net görmek mümkündü — dışarıdan güçlü, dik, meydan okuyan… içerideyse her darbeye alışmış ama yine de her darbenin izini taşıyan biri.

Konuşmayı çok sevmezdi. Gereksiz kelimeler ona yük gibi gelirdi. Ama suskunluğu kibirden değildi; sadece kimse dinlemeyecek diye düşünürdü. Onu dinleseler bile anlayacaklarından emin değildi.

Blake Lewis böyle biriydi:Hem sert hem kırılgan, hem yalnız hem de içten içe bir bağ kurmaya hazır… ama bunu fark ettiğinde bile rahatsız olacak biri.

Barın kapısını itip içeri girdiğinde Blake’in kulaklarına ilk çarpan şey, basların metali titreten ağırlığıydı. İçerisi karanlık, ışıklar dağınıktı; masaların arasında yükselen alkol kokusu, sigara dumanıyla karışmıştı. Blake kimseyi tanımıyordu, kimse de onu umursamıyordu — bu yüzden gelmişti zaten.

Kafasını dağıtmak isterken gözleri istemeden barın en gürültülü köşesine kaydı. Orada, siyah deri ceketli, yüzünden şımarıklık akan biri göze çarpıyordu. Kumral değil, daha çok güneşte açılmış sarı saçlar; temiz bir yüz, bakımlı eller… Zengin olduğu her halinden belliydi. Yanında iki arkadaşı, ellerinde pahalı içkiler, masayı sallayacak kadar yüksek sesle gülüyorlardı.

O çocuk: Alex Bailey.

Blake başını çevirmek istedi ama Alex’in gülüşü özellikle sinir bozucuydu. Bardağı eline alıp bir yudum içti, duymazdan gelmeye çalıştı. Fakat Alex’in sesi bir anda yükseldi: "Şuna baksana! Adam dövüşten yeni çıkmış gibi!”

Blake’in omzu, o lafla birlikte istemsizce gerildi. Kimseye bulaşmak istemiyordu ama kelimeler sanki onun için söylenmişti.

Alex, Blake’in yanına gelmedi; ama arkadaşlarına doğru eğilip yine yüksek sesle konuştu:

“— Bahse girerim bana bir tane bile doğru düzgün yumruk atamaz.”

Blake ağır adımlarla başını kaldırdı. Gözleri yavaşça o masaya döndü. Alex, fark edildiğini görünce kahkaha attı ve Blake’e doğru başını iki yana salladı, “gel de dene” der gibi. Blake derin bir nefes aldı, bileklerini sıktı ve sonunda kalktı.

Masaya yaklaşınca etraflarındaki uğultu hafifledi. Blake’in sessizliği, ortamın bütün gürültüsünün arasından bile keskin bir bıçak gibi sıyrılıyordu.

Alex, Blake’i süzdü.Alaycı bir gülümseme ile: “— Hey, sakin ol, sadece şakaydı. Suratın niye bu kadar ciddi ki?”

Blake cevap vermedi. Sadece Alex’in elindeki bardağı itti, bardak devrilip masayı ıslattı. Alex’in gülüşü bir anda kesildi. Arkadaşları geriye çekildi.

“— Demek öyle,” dedi Alex, hafifçe kafasını yana eğip Blake’i incelerken. Sesindeki alay kaybolmuştu; yerine tuhaf bir merak gelmişti. “Tamam o zaman.”

Alex yumruğunu kaldırmaya yeltendi.

Blake çok daha hızlıydı.

Sert bir şlak sesiyle Blake’in yumruğu Alex’in çenesine oturdu. Tam bir nokta atışı.

Alex geri sendeledi, masaya çarptı. Arkadaşlarından biri araya girmeye çalıştı ama Blake’in ikinci yumruğu havayı yarıp omuzuna indi, adamı yere düşürdü.

Alex dudak kenarındaki kanı silerken gözleri şaşkınlıkla açılmıştı.

Öfke yoktu yüzünde… daha çok hayranlık karışımı bir şaşkınlık vardı.

“— Ne… lan… bu?” dedi nefes nefese.“Sen… bu yumruğu hobi olsun diye mi kullanıyorsun?”

Blake hiçbir şey demedi, sadece geri çekildi. O anlık öfke geçmişti. Çıkıp gitmek istedi. Alex ise peşinden seslendi:

“— Hey! Dur — adın ne?!”

Blake kapıya doğru yürürken başını hafifçe çevirdi.

“— Blake.”

Alex dudaklarındaki kanı eliyle yokladı, sırıttı.

“— Blake… tamam. O yumruklar boşa gitmemeli. Bunu sonra konuşacağız.”

Blake hiçbir cevap vermeden barın kapısını itti ve geceye karıştı. Ama Alex’in gözleri hâlâ üzerinde kalmıştı — bir fırsat görmüştü. Ve peşini bırakmayacaktı.

⸻

Kavganın üzerinden birkaç saat geçmiş. Bar kapanmış. Alex ve Blake aynı arabada, ilk kez gerçekten konuşuyorlar.

Yağmur yeni başlamıştı. İnce, yumuşak taneler arabanın ön camında sessiz bir ritim tutuyordu. Alex direksiyona hafif eğilmiş, tek elini camdaki buğuyu dağıtmak için ara sıra uzatıyordu. Blake yan koltukta sessizdi; kollarını göğsünde kavuşturmuş, pencereden dışarıdaki ıslak sokakları izliyordu.

İkilinin arasında kavganın gerilimi çoktan çözülmüş; yerine tuhaf bir sakinlik oturmuştu. Hiç yabancıymış gibi değillerdi. Ama dost da denemezdi. Aradaki bağ hızlı kurulmuş, ama ne olduğunu ikisi de tam adlandıramıyordu.

Alex sonunda sessizliği bozdu.

“— Cidden… ben hayatımda böyle bir yumruk yemedim.”

Blake gözünü pencereden ayırmadı.“— Sen beni provoke ettin.”

Alex güldü, direksiyona ritim tutar gibi parmaklarını vurdu.

“— Hak ettim, tamam. Ama… yani… çenemi hâlâ hissedemiyorum.”

Blake hafifçe iç çeker gibi yaptı, omuzları gevşedi.Konuşmak istemiyordu belki ama Alex’in rahatlığı insanı içine çekiyordu.

Alex tekrar baktı Blake’e, bu kez daha ciddiydi.

“— Şaka yapmıyorum. O yumruk… antrenmanlı birinin yumruğu. Böyle bir şey rastgele gelmez.”

Blake kısa bir süre sustu.Sonra başını hafifçe eğdi.

“— Dövüşerek büyüdüm. Sokaklarda.”

Alex’in yüzündeki ifade hafifçe değişti. Alay yoktu artık.Merak da değildi bu; daha çok bir keşfetme hissi.

“— Kaç yaşından beri?”

“— Hatırladığım kadarıyla hep.”

Araba bir virajı döndüğünde dışarıdaki ışıklar Blake’in yüzünü aydınlattı. O ışıkta Alex ilk kez Blake’in gözlerindeki yorgunluğu net gördü; o “sokakta büyümüş insan” yorgunluğu. Kibirden, şiddetten değil; hayatta kalmaktan gelen bir ağırlık.

Alex, o an Blake’i daha iyi anladı. Ve sessizce başını salladı.

“— O zaman… doğru bir yerdesin.”

Blake kaşını kaldırdı.“— Ne demek bu?”

Alex direksiyonu iki eliyle sıkıca kavradı, gözleri yola döndü.

“— Dayım var. Nathan Fitzgerald.”

Blake’in gözleri bir an büyüdü.

İsim çok şey ifade ediyordu.

Alex açıklamaya devam etti.

“— Dünya ağır sıklet şampiyonu.”

Blake’in bakışı değişti, çok belli belirsiz bir kıpırdanma oldu yüzünde.

“— Tamam. Neden bana söylüyorsun bunu?”

Alex kısa bir kahkaha attı.

“— Çünkü seni onunla tanıştırmak istiyorum.”

Blake geri yaslandı, nefesini yavaşça bıraktı.

“— Neden?”

Alex, Blake’in yüzüne doğru döndü; gözlerinde bu kez ciddiyet vardı, hatta biraz da heyecan.

“— Çünkü sen… sokaklarda harcanacak biri değilsin. Gücün var, refleksin var… doğuştan gelen bir şey bu. Dayım böyle adamları bir bakışta tanır. Senin gibi birini görse… direkt ringe sokmak ister.”

Blake başını yana çevirdi.Söylenenleri duyuyordu ama tam kabul etmiyordu.

“— Bilmiyorum.”

Alex bir an durdu, sonra daha yumuşak bir sesle devam etti:

“— Bak, dostum… bugün barı dağıtacak gibiydin. Ama sonra benimle bira içtin, güldün… baya normal bir herifsin aslında. Ve ben… bilmiyorum… seni sevdim. Garip ama sevdim. Takılmanı istiyorum. Senin gibi biriyle arkadaş olmak iyi geliyor.”

Bu cümle Blake’in omuzlarını fark edilmeden gevşetti.Kapana kısılmış gibi hissetmedi ilk kez.

Alex devam etti:

“— Ve bu boktan şehirde, bir fırsat yakalama şansın varsa… seni oraya götürebilecek tek kişi dayım.”

Blake uzun süre sessiz kaldı.Arabanın içinde yalnızca yağmurun sesi vardı — aralıksız, ince, sakin.

Sonunda Blake derin bir nefes aldı.

“— Ne zaman gideceğiz?”

Alex’in yüzünde geniş, içten bir gülümseme belirdi.

“— Yarın sabah.”

Blake gözlerini kapattı.Bir anlığına… sanki hayatında ilk kez bir kapı açılıyordu.

Ve o kapıyı açmak için sadece bir sabaha ihtiyacı vardı.

Bölüm sonu

3 yorum