İçeriğe geç

DONÖR

Bölüm 9 · 12 dk okuma

DONÖR

Bölüm 9

⇝ 8 | İyilik Sandığı

Önceki nöbetimde Ekin’in getirdiği sandığı çocuk servisindeki hemşirelere emanet etmiş; onlara, her çocuğun dileğini yazıp sandığa atmalarını iyice tembih etmiştim. Şimdiyse hastaneye adımımı atar atmaz ilk işim pediatri servisine gidip o sandığı almaktı.

Bu konuda oldukça heyecanlıydım. O minik parmakların neler dilemiş olacaklarını hayal etmek bile içimi kıpırdatmaya yetiyordu. Bir de hayallerini gerçekleştirdiğimizde yüzlerinde oluşan tahmin edilebilir ama belki de dünyanın en huzurlu hissini bize bahşedebilecek o ifade için heyecandan titriyordum.

Adımlarım pediatri onkoloji servisinin önüne gelince yavaşladı. Bakışlarım duvarlardaki çizgi film figürlerinde gezindi. Pepe, Şirinler, Pembe Panter, Caillou, koridorun sonuna kadar uzanan tren figürü ve daha ismini bilmediğim bir sürü çizgi film... Hepsi duvarları süslemiş ve servisteki gergin havayı kırmıştı. Beha’yla olan son konuşmamızdan sonra keşke burada görev yapsaydım diye düşünmeden edemedim. Çocuklarla arkadaş olmak, yetişkinlerle olmaktan çok daha kolay olurdu muhtemelen.

“Eftalya.”

Koridorun başından yükselen ses, adımı söylediğinde düşüncelerimden arınıp gerçek dünyaya döndüm. Sümeyye Hemşire, koridorun ucundan bana doğru yaklaşırken ben de ona doğru yürümeye başladım. Giydiği üniformada renkli kaktüs figürleri vardı. Çocukların ilgisini çekebilecek bu kıyafetin altına siyah kumaş pantolon, başına su yeşili bir bone ve ayaklarına da yine aynı renk bir crocs giymişti. O bana doğru gelirken bu kadar fazla yeşilin bir orman gibi etrafımı kuşatması kaçınılmaz oldu.

Daha da ayrıntıya indiğimde üniformasındaki kaktüsün dikenleri ruhuma batıyordu. Sanki bizim mesleğimizi anlatıyordu üzerindeki figür ve tonlar. Hemşirelik mesleği güzel olduğu kadar zordu da. İnsanın ruhunu besleyen, vicdanını zenginleştiren bir meslekken aynı zamanda o kaktüsler gibi dikenli ve acı doluydu. Sonunda Sümeyye ile koridorun tam ortasında buluştuğumuzda önce zihnim düşüncelerimden sıyrıldı, ardından onun neşeli sesi kulaklarıma doldu.

“Günaydın.”

“Günaydın Sümeyye.”

“Sanırım bıraktığın kutuyu almaya geldin?”

Dudaklarıma geniş bir tebessüm yayıldı. Onun bu konuyu dillendirmesi iyiden iyiye heyecanımı ve merakımı arttırıyordu. Başımı olumlu anlamda salladığımda heyecanla konuşmaya başladı.

“Şu ana kadar kimse böyle bir işe kalkışmamıştı. O kadar harika bir şey yapıyorsun ki duygulanmamak elde değil.” Hafiften dolan gözlerini derin bir nefesle kamufle etti. Elleri ve mimiklerini konuşmasıyla orantılı bir şekilde hareket ettirmesi, onun da oldukça heyecanlı olduğunu gözler önüne seriyordu. Gülümsemem daha da büyümüştü. Hızla koluma girip beni hemşire odasına yönlendirmeye başladığında bir yandan da konuşmaya devam ediyordu.

“Sen o çocukların dileklerini yerine getirince onlar için bir peri haline bile gelebilirsin. Bu harika bir şey olmaz mı?”

“Bence bütün sağlıkçılar birer peridir.” dediğimde bakışlarımız buluşmuş ve ona göz kırpmıştım. Şu anda hakkımda ‘Ne kadar da iyimser bir kız.’ diye geçirdiğinden emindim. Saf olduğumu düşünmüş bile olabilirdi.

Sümeyye’yle ilk geldiğim gün baş hekimin odasının önünde karşılaşmış ve orada tanışmıştık. Bana ilk günümde oldukça yardımcı olmuştu. Onun sayesinde hiç yabancılık çekmeden hastaneye ve işime hemen alışmıştım. Çocuklar için olan bu fikrimi herkesten önce ona açmış, olumlu yorumları cesaretlenmemi sağlamıştı. Onun sayesinde tüm servisin onayını almıştım. Birbirimizi daha yeni tanımaya başlasak da bir şeyden çok emindim. O, iyi bir insandı. Gülünce etrafındaki herkesin dudakları istemeden yukarı kıvrılıyordu. İnsanlar üzerindeki bu etkisi kıskanılacak bir özellikti.

Hemşire odasına girdiğimizde içeriye kahvaltı hazırlama telaşı hakimdi. Herkesle olabildiğince göz teması kurup selam verdim. Sümeyye odadaki dolaba doğru adımlayıp sandığı aldı ve bana geri verdi. Hemşirelerden biri, “Çok mutlu olacak pıtırcıklarım.” derken bir başkası “Her türlü yardıma hazırız. Çorbada bizim de tuzumuz olur inşallah.” demişti. Onların da beni bu kadar desteklemesi özgüvenimi arttırmıştı. Bir an önce bu sandığı açıp içindeki dilekleri okumak için sabırsızlanıyordum.

Hemşirelerle olan ufak sohbetimin ardından kendi servisime gitmek üzere asansöre doğru yürümeye başladım. Asansörün meşgul olduğunu gördüğümde hemen bir üst katta olan erişkin onkoloji servisine çıkmak için merdivenlere yöneldim. Elimdeki dileklerle dolu sandığa sımsıkı sarılmıştım. Kim bilir içinde neler yazıyordu?

Servise ulaştığımda saatin neredeyse sekiz olmak üzere olduğunu gördüm. Hızla hemşire odasına koşup elimdeki sandığı masanın üzerine bıraktım. Sessiz hareketlerle montumu çıkardım, odadaki dolaba astım. Önümdeki koltuklarda uyuyan Ayşe ve Gökçe hemşireye göz ucuyla bakıp önümdeki sandığı açtım. İçindeki kağıtları görmek beni iyiden iyiye heyecanlandırmıştı. Hızla sandığın ve kağıtların fotoğrafını çektim ve Ekin’e gönderdim. Onun bana bu konuda hem maddi hem manevi destek sağlaması işleri çok kolaylaştıracaktı. Her ne kadar şu sıralar aramızda soğuk rüzgarlar esse de her zamanki gibi düzelecek ve kaldığımız yerden ilişkimize devam edecektik.

Benden yana bir sorun yoktu, sorun ondaydı. Eskisi gibi değildi sanki. Ne zaman bu konu hakkında konuşacak olsam işle alakalı bazı durumların olduğunu ve bana anlatamayacağını söylüyordu ama benim hislerim başka şeylerin varlığını da seziyordu. Aramızda gezinen bu soğukluğu çok net bir şekilde hissediyordum. Bazense dönemsel bir olay olduğunu düşünüp fazla üzerine gitmiyordum.

Ekin’le üniversitede tanışmıştık ve aynı dönemde mezun olmuştuk. O burada, babasının şirketinde avukat olarak çalışmaya başlayınca bende KPSS notumla mezun olur olmaz burayı tercih etmiş ve atanmıştım. İkimizde kariyer hayatımızda bir sene dahi kaybetmeden buralara kadar gelmeyi başarmış inek öğrencilerdik ve genç yaşta düşlediğimiz mevkilere ulaşmıştık. Birbirimize verdiğimiz destekle statü sahibi olmuştuk. Önce güzel bir arkadaşlıkla başlayan ilişkimiz yıllar içerisinde duygusal bir seviyeye ulaşmıştı. Birlikte çok şey paylaşmış, hayatımın son dört senesini onunla geçirmiştim. O bir sevgilinden çok aileydi benim için. Başka şehirde bıraktığım ailemin boşluğunu dolduran biriydi.

“Tık tık tık sabah sabah! Bu ne ya?” diye söylenmeye başlayan Ayşe ablayla elimdeki telefonu bıraktım. Arkası bana dönüktü. Bakışlarımı, rahatsız koltukta dönüp durduğu için iyiden iyiye dağılmış saçlarına çevirdim.

“Sana da günaydın Ayşe Abla.” deyip güldüğümde sırt üstü dönmüş ve uyumaya devam etmişti.

Ayşe abla, iyi bir kadındı ama çok huysuzdu. Sanki artık bu mesleğe tahammülü kalmamış, zorunlu olarak geliyor gibiydi. Onu sevsem de ondan çekiniyordum. Beni bazen korkutuyor bazen güldürüyordu. Oldukça otoriterdi. Beha’nın onunla konuşma şeklini ve ona söylediklerini ben asla cesaret edip söyleyemezdim muhtemelen. Benden çok büyük ve kıdemliydi. Böyle bir kadın ne kadar iyi olursa olsun, onunlayken ister istemez çekiniyordum.

Telefonumdan bildirim sesi geldiğinde Ayşe ablanın gazabından korkup işimi yapmak için hemşire odasından çıktım. Ekin’in mesajına bakmadan önce nöbet listesine girip bugün benimle birlikte kimlerin nöbetçi olduğuna bakacaktım ki koridorun başından paldır küldür koşan Havva’yı görünce vazgeçtim. Her zamanki gibi ucu ucuna yetişmişti.

“Günaydın.” dedi nefes nefese kalmış bir sesle.

“Günaydın. Merak etme asayiş berkemal.”

Sesimdeki alaylı ton onu güldürürken rahatladığını gördüm. Nöbet saatleri içerisinde burada olmak biz hemşireler için oldukça önemli bir şeydi. Bizim nöbet saatimizde burada bir olay yaşansa her zaman ihale o gün nöbetçi olan hemşire ya da doktora patlardı.

Havva sessiz bir şekilde hemşire odasına girerken bende tedavi odasına gidip bugünün tedavilerini hazırlamaya başladım. Bazı hastaların ilaçları daha gelmemişken gelenlerinkini hazır ettim. Elime önce Eray Beha Aydoğdu yazan ilaçların olduğu tepsiyi aldım ve onun odasına doğru ilerlemeye başladım. Normalde bütün tedavileri sırayla götürsem de son konuşmamızdan sonra bugün ilk önce onu görmek istemiştim.

Yavaşça kapıyı tıklatıp içeri girdiğimde onu yatağında oturmuş bir şeyler yazarken bulmuştum.

“Günaydın.” dedim sesime neşeli bir ton katarak. Bu yüksek girişimle bile başını kaldırıp bana bakmamıştı. “Nasılsın?”

“Oturacak kadar iyi, uyuyamayacak kadar kötüyüm.” diye cevap verdiği sırada ateş ölçeri elime almış ve alnına doğru yaklaştırmıştım. Ateşi 37.5’ti. Bakışları elindeki defterden kalkıp bana döndüğünde “İlaçları aldıktan sonra uyuyacak kadar iyi olursun.” dedim.

Güldü. Samimi bir gülüş müydü bu yoksa histerik bir eylem miydi anlamamıştım. Başka bir şey söylemeyip işimle ilgilendim. Tansiyonunu ve saturasyonunu ölçtükten sonra Murat hocanın istettiği serumu taktım. Enjektörün paketini ağır hareketlerle açarken bir yandan da ona bakıyordum.

“Ne yazıyorsun?”

Bu sorum üzerine önünde açık duran defteri kapattı.

“Sadece beni ilgilendiren şeyler.” diye yanıt verdi. Sanki birden buz dağı olmuştu bana karşı. Bunu hissediyor, nedenini anlayamıyordum. Belki öyle bir karakterdi Beha, bir günkü ruh hali ötekini tutmuyordu. Bu karşı tarafı en çok yıpratan özelliklerden biriydi. Bir kişiyle iyi anlaştığınızı düşündüğünüzde sonradan öyle olmadığını fark etmek büyük bir fiyaskoyla eş değerdi. Sanırım bende böyle bir fiyaskoyla karşı karşıya kalmıştım. Ama bu beni yıldırmıyor daha çok azimlendiriyordu. Nedenini bilmiyorum. Karakterimin gizemini çözmek, kendimi tanımak için attığım her adımım; çıkmaz sokaklarla, labirentlerle, engellerle sonlanıyordu. Bu yüzden hırs ruhumu kuşatıyor, başka sokaklara sapmam için benliğimi güçlendiriyordu.

“Anladım.” diye mırıldandım. Elimdeki enjektörü hazır ettiğimde kolunu bana doğru uzattı. Eğilip turnikeyi tişörtünün üzerinden bağladığım sırada beni seyrediyordu.

“Artık alıştın sanıyordum, sonuçta bu senden ilk kan alışım değil.”

Hafifçe güldü. “Damarımı emanet ettiğim her hemşiremin bütün eylemlerini izlerim. Sizi birbirinizle kıyaslamaktan zevk alıyorum.”

“İlginç bir hobi.” dediğimde dudaklarımda kocaman bir gülümseme vardı. Alkollü pamuğu kolunun iç yüzünde gördüğüm damarın üzerine sürdüm.

“Burada yapabileceğimin en iyisi bu.” dedi Beha.

Pamuğu tepsiye geri koyup enjektörü aldım. Saydam renkli kapağını açtım, kolunun hizasına eğildim. “Mesela sen pamuğu hep bir kere ve sadece gireceğin damarın üzeri temizlenecek şekilde sürersin. Pamuğu küçük koparır, yavaş çalışırsın. Ayşe hemşire kocaman bir pamuk koparır ve kolumun yarısını alkolle birkaç kez siler. Havva, genelde iki turda kan alır, Gökçe hemşire önce damaryolu açar kanı ondan alır, Şadiye hemşire’yse yanında tüpleriyle gezer her zaman.” Kolunu dirseğinden kavradığımda “Sadece sen iğneyi batırırken dirseğimi tutarsın.” diye devam etti sözlerine. Bakışlarım ona döndüğünde dirseğindeki elime bakıyordu. Hızla elimi çektim. İğnenin yeşil kısmıyla enjektörü destekleyerek hareket etmesini engelledim. Yavaşça kan enjektöre dolduğunda ikimizin bakışları da koyu kırmızı kandaydı.

“Gözlem yeteneğin çok yüksekmiş.” dedim. Gözlerim ve tüm dikkatim yaptığım işteydi. En ufak acı dahi çekmesini istemezdim hastalarımın. Elimin hafif olduğu söylenirdi ama bence el hafifliğinden çok tekniğin doğru uygulanmasıdır önemli olan.

“Öyleyimdir, sanki her şeyi yazmak için seyrediyor gibiyim.” dedi Beha.

İğneyi çıkarmadan önce tepsiden kuru bir pamuk aldım. Pamuğu iğnenin ucuna koyup yavaşça enjektörü çektim. Dizime yapıştırdığım flasterlerden birini aldım, pamuğu Beha’nın koluna yapıştırdım.

“Bir tek sen yeni bir pamuk ve bant kullanıyorsun. Diğerleri parmağımı yakalayıp pamuğun üstüne bastırıyor. ”

Bu söylediği ikimizin de aynı anda gülmesine sebep olmuştu. Bu durumun odaya sıcaklık kattığını hissettim. Hastalarımın güldüğünü görmek her şeyden çok mutlu ediyordu beni. Onlar gülerken yüzlerini seyretmek en sevdiğim alışkanlıklarımdan biriydi. Garip bir huydu, bunun farkındaydım. Yine de içten bir şekilde gülen insanları seyretmenin bana verdiği hazzı kelimelerle tarif edemezdim. Bu yüzden, bu yönümü hiç törpülememiş, bu yaşıma kadar korumuştum. Bakışlarımız birbirimizde oyalanırken aklımda onunla ilgili düşünceler gezinmeye başladı. Onun gülüşünün ardında kimseye göstermediği bir şey gizli gibiydi. Dudakları yukarı kıvrılsa da, gözleri parlasa da sanki hep bir şeyler eksikti de bunun hüznü bulaşıyordu her bir zerresine. Yavaşça gülümsememin solduğunu hissettim. İçimden kopup gelen merak duygusunu bastırdım ve turnikeyi çözdüm. Her şeyin bir zamanı olduğu gibi sorulacak soruların da yeri ve zamanı vardı. Zamansız sorulan sorunun ya cevabı yanlış olurdu ya da hiç cevabı olmazdı. Öğrenecektim, elbet bir gün.

Hâlâ kemoterapi gören bir hastaydı Eray. Şu ana kadar kemoterapi günü benim nöbetime hiç denk gelmemişti. Genelde o günlerde hiç yatağından kalkmaz, sürekli uyurmuş. Onun o halini görmektense böyle karşımda oturmasını her zaman tercih ederdim. Bu yüzden o günler benim nöbetime denk gelmediği için oldukça şanslıydım.

Bakışlarım hâlâ yüzünde geziniyordu. İçindeki yaşama mücadelesini gözlerine baktığımda çok net bir şekilde görebiliyordum. Sanki içeride “Bugün burada ölmeyeceğim!” diye haykıran küçük bir çocuk vardı. İyileşmek için çırpınan ve bir o kadar da hayata dört elle sarılmış bir çocuk... Karşımdaki bu inatçı keçinin arkadaşı olamasam dahi, o küçük çocuğun hayata tutunduğu el her zaman ben olacaktım. Bunu Beha bilmese de o çocuk hep bilecekti.

“Ne oldu?” diye soran Beha’yla ona haddinden fazla baktığımı fark ettim. İlk saniyeler ne diyeceğimi bilemesem de bir iki kez öksürüp kendime zaman tanıdım.

“Öğleden sonra, eğer sen de iyi olursan oturma alanına gelebilir misin diye soracaktım.” dedim. Onu zaten çağıracaktım ve şu an bunu söylemek için doğru zaman oluşmuştu.

“Neden?”

“Hatırlıyor musun? Geçen nöbetimde Ekin bana bir sandık getirmişti.”

Başını olumlu anlamda salladı. Elindeki defteri yastığının altına sokuşturdu, sırt üstü uzandı.

“Sevgilinin sana getirdiği hediyeyle ilgilenmiyorum.” diye mırıldanıp gözlerini kapattı. Bu yaptığı umursamaz davranış karşısında afallasam da geri adım atmayıp ona durumu izah etme gereği duydum.

“O bir hediye değildi. Yani en azından bana değildi.” Gözleri hâlâ kapalıydı. Başımı onaylamaz bir şekilde salladım. “Her neyse. Ben o sandığı çocuk servisindeki hemşirelere vermiştim. Bütün çocukların dileklerini yazıp içlerine atmaları için.” Gözlerini açıp bakışlarını tavana çevirdi. Bu hareketi dikkatini çektiğimi anlatmıştı bana. Hemen devam ettim sözlerime. “Bu sabah sandığı alıp buraya getirdim. Düşündüm ki sen, ben, Yasemin, Havva hep birlikte okuruz. Eminim benim gerçekleştiremeyeceğim, sizin gerçekleştirebileceğiniz birçok dilek vardır.” Bana yardım etmelerini çok istiyordum. Çünkü bu sıradanlıktan çok uzak bir tedaviydi benim için. Mutlu ederken mutlu olmak, ilaçla değil sevgiyle şifa bulmak... Benim hemşirelik misyonum buydu. Her zaman en iyi ağrı kesicinin gülmek olduğuna inanır, bunu herkese kabul ettirmek isterdim.

Eray Beha’nın bakışları bana döndüğünde vereceği cevabın olumlu olmasını bekledim. Kahverengi gözleri hafifçe parıldar gibi oldu. “Kendimi iyi hissedersem gelirim.” dedi. Gülümsedim. Bu daha iyi bir şeydi, hem gelmesine sevinecek hem de geldiğinde kendini iyi hissettiğini anlayacaktım.

“Peki o zaman. Saat birde orada bulursun bizi.” Dakikalardır elimde tuttuğum tepsi bana ağırlık yapmaya başlayınca onu havaya kaldırıp “Görüşürüz.” dedim. Bana karşılık vermese de buna takılmadım. Odadan çıkıp diğer hastaların tedavilerini yapmak üzere işe koyuldum.

Tedavi odasına geldiğimde elimdeki tepsiyi tezgâhın üzerine koydum. Eldivenlerimi çöpe attıktan sonra pudraya bulanmış ellerimi hızlıca yıkadım, hemen kuruladım. Diğer tedavilere başlamadan hemen önce telefonumu elime aldım. Ekin’in mesajına tıkladım.

Gün Işığım; Ne lazımsa söyle hallederim.

“Ne lazımsa söyle hallederim mi?” diye mesajı sesli bir şekilde tekrar ettim. Bu mesaj gözlerimi devirmeme neden olmuştu. İçimdeki heyecanı paylaşmasını bekliyordum ama o yine çalakalem yazılmış bir cümle göndermişti.

“Kime söyleniyorsun?” diye beyhude bir soruyu rastgele ortaya atmış bir öğretmen edasıyla odaya giren Havva ile yerimden sıçradım. Bakışlarım hızlıca onu buldu. Açık mor üniforması, bu kış günü içimde bahar havası esmesine neden olmuştu. Altına siyah beyaz çizgili bir badi giymiş, uzun saçlarını mor benekli bandanasıyla arkadan toplamıştı. Telefonu kapatıp üniformamın cebine attım. Başımı olumsuz anlamda salladım. Sözcükler haftalardır içimi kemiren kuşkunun sarmaladığı bir sarmaşık gibi dudaklarımdan döküldüğünde bakışlarım önümdeki hiçlikte gidebileceği bir yeri olmayan evsiz insanlar gibi oyalanıyordu. Sanki biraz daha oyalansa gideceği bir yer olacakmış da içindeki yokluk hissini bir an da olsa bastıracakmış gibiydi. Sözcükler tane tane döküldü dudaklarımdan.

“Sevdiğin birinin herhangi bir konuda seninle aynı şeyleri hissetmesini istersin,” Bakışlarım takıldığı hiçlikten onun kahverengi gözlerine döndü. “Öyle değil mi?” diye sordum. Havva böyle bir soru beklemediğini belli ettikten sonra başını olumlu anlamda salladı. Yüzüne bir anlığına uğrayan şaşkınlık geride gölgesini bırakmıştı.

“Tabiki, öyle isterim.” diye cevap verdi.

“Peki ya hissetmiyorsa?”

“Her zaman aynı şeyleri hissedeceğiz diye bir şey olmaz ki.” Havva bu cümleyi kurarken sesini inceltmişti. Sanki söylediği cümle söylemesini istediğim şey değilmiş de beni üzmemek için sesini yumuşatmış gibiydi.

“Evet orası öyle tabiki ama yine de öyle konular vardır ki aynı şeyi hissetmen gerekir. Yani gerekmeli bence.”

Havva omzunu silkti. Yüzü düşünceli bir tavır takındı. Bakışlarımı ondan alıp önümdeki serumları setlemeye devam ettim. Aklımda hâlâ Ekin’in son zamanlardaki yabancı tavırları, film gibi oynayıp duruyordu.

“Erkek arkadaşınla bir sorun mu var?” diye sordu Havva.

“Mesafeliymiş gibi hissediyorum. Aramıza duvar örüyormuş da git gide birbirimizi göremez hâle geliyormuş gibi.”

“Zamana bırak bence. Avukattı öyle değil mi? Yaptığı işin stresindendir. Bazen Emre ile ben de aynı duruma düşüyoruz. Sabırla beklediğin zaman her şey düzeliyor.”

Bakışlarımı bana tebessüm eden yüzüne çevirdim. Sesinde bir dost sıcaklığı, bakışlarında yıldızlarla dolu bir gecenin parıltısı vardı.

“Umarım dediğin gibi olur.”

Öğle arası gelene kadar birçok hastayla ilgilenmiş birkaç tane pansuman dahi yapmıştım. Aklım, içimden kopup gelen düşüncüleri bu sayede bir kutuya koyup rafa kaldırmıştı. En azından gece yalnız kalıncaya kadar kafamı meşgul edecek şeyler kısa bir süreliğine hafiflemişti. Hatta umut dolmuştu bile! Elimdeki sandıkta dolaştı bakışlarım. Yüzümü iyiliğin güneşi aydınlanırken içim ısındı. Bu sandık, nice mutluluğa vesile olacaktı, nice masum yüzleri güldürecekti.

İyilik kalbimi kuşattı. Derin bir nefes aldım ve umudu kucaklayıp sahiplerine dağıtmak için işe koyuldum.

Bölüm sonu

14 yorum

  • Eftalya gerçekten iyi kalpli bir karakter kalbi gibi güzel bitsin hikayesi

    1Yanıt
  • Eftalya ve ekinin arası limoni gibi sanki merak ediyorum ne olacak diye

  • Yaa o sandık bu yüzden miydi gözlerim kalp attı resmen 😍 Ne iyi düşünmüşsün. Keşke gercekten yapılsa. Gerçi lösev yapıyor bir şeyler ama daha çok yapılsa.

  • Eftalya gerçekten iyi bir kadın onun da en iyi şekilde bu hikayeyi tamamlamasını diliyorum yaptığı şeyi çok değerli buldum keşke benim de böyle bir iuilik yapacak gücüm ve imkanım olsa. Bunjn kurgusunu bile okumak iyi hissettirdi.

    1Yanıt
  • Tertemiz bir üslubun var, okurken hiç teklemiyor su gibi akıp gidiyor. Daha önce de söylemiştim karakterlerin her birinin bakış açısını bize göstermen, hepsinin hikayesini anlatman çok güzel. Hikayenin nereye gideceğini çok merak ediyorum ama umut dolu bir öykü okumayı çok isterim hüzünlü bir sona kalbim dayanmayabilir :( ama senin kaleminden her türlüsü çok güzel olur eminim ki senden bir ters köşe beklemiyor değilim cldkfksk uzun lafın kısası yeni bölüm ne zaman geliyor yazarım?

    1Yanıt