İçeriğe geç

DONÖR

Bölüm 10 · 17 dk okuma

DONÖR

Bölüm 10

⇝ 9 | Fedakârlık

Ellerime akın eden bumbuz su ruhumun terapisi gibiydi. Uzun bir süre parmaklarımın arasından akıp giden suyun sihrine kapılmışken bir yandan da aynadaki yansımama bakıyordum. Mavi gözlerim sanki renklerini yitirmiş, cam gibi saydam kalmışlardı. Kendime gülümseyip aynanın hemen yanındaki dolabı açtım, içinden birkaç tane makyaj malzemesi çıkardım. Kanser olabilirdim belki ama bakımsız asla! İşte bu cümle benim yaşam felsefemi oluşturuyordu. Ne yapabilirdim, kanserdim işte. Ama aynı zamanda da bir kadındım ve her kadın gibi güzel gözükmeyi hak ediyordum. Hafif belirgin olan kaşlarımı kaş kalemiyle boyayıp dudağıma da mat pembe rujumu sürdüm. Tırnaklarımın ön yüzünü kendime çevirerek siyah ojelerimi kontrol ettim. Yansımama biraz daha gülümserken önünde sincap figürü olan bonemi taktım. “İşte,” diye aynadaki yansımamı gösterdim. “Yasemin Duran, sen busun kızım.”

Adımlarımı banyonun çıkışına yönlendirmiştim ki daha ben koluna dokunmadan dışarıdan açılan kapıyla çığlık attım.

“Bu saatten sonra kapı çalmayı da ben mi öğreteceğim sana?”

Poyraz bir eliyle gözünü kaşırken istifini hiç bozmadan esnedi. “Yatağının dibinden geçerken o tarafa bakmam yasaktı ya, içerde olduğunu düşünemedim.”

Bal gibi de burada olduğumu biliyordu ama gıcıklık yapmadan bir an bile duramıyordu. Onunla geçirdiğim şu üç gün cehennem azabından farksızdı. Pencere onların tarafında kalıyor, gün yüzü dahi göremiyordum. Üzerimi değişmek için banyoya girmek zorunda kalıyordum. Ojelerimin kokusuna söyleniyor, sürekli telefonuna bildirim geliyor; sanki inat olsun diye sesini daha da açıyordu. Ne zaman içtiğini bilmediğim sigaranın kokusu burnuma dolunca önümde dikilen bedenini hızla kenara ittim. Hemen yanına geçip ona doğru döndüm. Gözlerime imalı bir bakış yüklediğimde meraklı bakışları her hareketimi takip ediyordu. Elimi havaya kaldırdım. Yaptığım hareketler sanki bir geri zekâlıya anlatırmış gibi yavaş ve düzgündü. Havadaki elimi yumruk yapıp kapıyı tıklattım.

“Medeniyet dersi, bölüm bir. Hangi lavaboya girecek olursan ol, her zaman kapıyı tıklatıp içeride birinin olup olmadığından emin ol.”

Hafif bir kahkaha attı. “Bunu ilk kez gördüğü adama sapık muamelesi yapan kız mı söylüyor?”

“En azından o kız kapı tıklatmasını biliyor.”

Onunla daha fazla muhatap olmayıp önünden çekildim.

“Buyur geç, eminim benden daha çok ihtiyacın vardır.”

Gözlerini devirip içeriye girdi ve yapmacık bir gülümseme kondurdu dudaklarına. Kapıyı kapatmadan önce o gülümsemeyi bana bahşetti. İki elimin orta parmağını kaldırıp aynı gülümsemeyle ona karşılık verdiğimde kısılan gözlerle bana baktı.

“Senin gibi cici bir kıza yakışıyor mu hiç bu hareketler?”

Güldüm. Cici mi? Cici? Ben gerçekten de bu adama kendimi tanıtamamıştım. Onu omzundan itip kapıyı yüzüne kapattım.

“Al sana cici!” diye bağırdım kapattığım kapıya bakarak. Şeker teyze yatağında mırıldanmaya başlayınca kendimi susmaya zorladığım için içimden kopup gelen, dışarı çıkmak için can atan tonlarca küfrü bastırmakla kendimi proglamladım.

Poyraz’dan hoşlanmasam da onunla didişmek, hayatımda kaybettiğim bazı renkleri tekrar görmemi sağlamıştı. Bu duygu hoşuma bile gitmişti. Ayrıca onun anneannesine karşı olan tutumunu gizliden gizliye takip etmiş ve onu içimden taktir etmiştim. Bazı geceler ona kısık sesle okuduğu hikayelere şahit oluyor bende onları dinleyerek uyuyordum. Her ne kadar burada olmasından şikayetçi olsam da gitmesini de istediğimi söyleyemezdim.

Adımlarımı Şeker teyzeyle aramdaki perdeye doğru yönlendirdim. Biraz mırıldandıktan sonra tekrar uykuya dalan Şeker teyzeyi uyandırmamaya özen göstererek yavaşça açtım perdeyi. Göz ucuyla saate baktığımda neredeyse bir olmak üzere olduğunu gördüm. Az sonra koridorda toplanıp çocukların dileklerini okuyacaktık ve bunun için oldukça heyecanlıydım. Eftalya’nın yaptığı bu jest beni oldukça memnun etmişti. Onun iyi biri olduğu her halinden belliydi ve bu yaptığı da içindeki iyiliğin somut haliydi. Hayatımda ilk defa yapılan bir iyiliği gözümle görüp elimle dokunacaktım. Bu sadece çocuklara değil bana da oldukça iyi gelecekti. Sırf onun kalbindeki bu güzellik bile Eray’ın yanına çok yakışırdı ama sevgilisinin olduğunu öğrenmek ikimizi de bu yoldan caydırmaya yetmişti. Oysaki bu hastanedeki tartışmasız en iyi çöpçatan olabilirdim. Emre ve Havva’yı bile bir araya getiren ben, o ikisini ayrı görmeye nasıl dayanacaktım bilmiyordum. O esnada aklıma Emre ve Havva’yı tedavi odasına kilitlediğim an gelince kendi kendime güldüm. İçeriden çıktıklarında ikisinin de yüzü kıpkırmızıydı. Ama aşktan değil, sinirdendi. Birbirlerine tahammül dahi edemiyorlardı. Ama hayat onlara da oyununu oynamış ve sevgili olmuşlardı. Belki hayatın bu cilvesi Eray içinde bir mucize yaratırdı.

Yatağımın üzerinde duran telefonumu alıp odadan çıkmak üzere harekete geçecektim ki Poyraz’ı da çağırma fikri zihnime sızarak olduğum yerde kalmamı sağladı. Bunu beyaz bayrak olarak algılamasını istemiyordum. Omuz silkip odadan çıktım, biraz ilerdeki oturma alanına doğru ilerledim. Havva ve Emre oturmuş birlikte kahve içiyorlardı. Onları her gördüğümde içimden yükselen “Nerden nereye!” feryadını duyuyor, aşkta asla imkansız diye bir şey olmadığına her defasında şahit oluyordum. Biraz durup onları seyrettim. İmrenmek miydi bu içimdeki duygu yoksa kıskanmak mıydı emin değildim. Birine aşık olmayı, böyle bir ilişkimin olmasını ister miydim ondan da emin değildim. Sadece bir şeyden emindim. Sevilmek isterdim. Birinin bana dünyadaki tek kadın benmişim gibi bakmasını isteyeceğimden emindim. Başımı eğip bedenime baktım. Kanser olmasaydım belki de olabilirdi.

“Sersem hücreler, bahtımı kördüğümlerle bağladınız.” dedim. Kafamı kaldırdığım sırada hemen arkamdan yükselen sesle yerimden sıçradım. Bu çocuk da buna iyice alışmıştı!

“İşte bir kanıt daha!” dedi heyecanla konuşarak.

“Ne kanıtı?”

“Deli olduğunun kanıtı. Kendi kendine konuşuyordun, gördüm.”

Bedenimi ona çevirip elimi uzattım. Havadaki elime anlam veremese de karşılık verdi. Elimi kavrayan parmakları bir yapbozun doğru parçası gibi yerine yerleşti. Mavi gözlerim onunkilerle buluştuğunda “Tebrik ederim ya. Gerçekten çok zekisin.” dedim alayla.

“Teşekkür ederim.” deyip güldüğünde cidden tebriğimi kabul etmiş ve gururlanmıştı. Bu hareketi beni iyice sinir ederken dibimizde duyulan bir öksürük sesiyle elim Poyraz’ınkinden sökülürcesine ayrıldı. Bakışlarım dibimizde çatık kaşlarla duran Eray’a döndüğünde ciddi yüz ifadesi şaşırmama sebep olmuştu. Ardından Poyraz’a baktığımda onun yüzünü soru işaretlerinin kapladığını görmüştüm.

Eray, Poyraz’la arama girip onun karşısında dikilince kendimi yaz dizilerindeki paylaşılamayan baş rol gibi hissetmiştim. Arkamdaki duvara yaslanıp onları seyrettim.

Eray, Poyraz’a elini uzatıp “Bir de benim elimi sık bakalım.” dediğinde içten içe gülüyordum. Böyle bir sahne yaşayacağım aklımın ucundan dahi geçmezdi. Sanki duygusal bir sahne izliyormuşum gibi burnumun direği sızlamıştı.

“Sen kimsin?” diye sordu Poyraz. O kadar da etkilenmişe benzemiyordu. Yüzünde sabit bir ifade vardı. Ellerini cebine koyup Eray’ın elinin havada kalmasına neden olmuştu. Eray’ı biraz tanıyorsam ona şimdiden fazlasıyla gıcık olmuştu.

“Bir daha bu kıza dokunursan karşına dikilmekten çok daha kötü şeyler yapabilecek olan adamım.” diye tanıttı kendini. Yaratıcı bir tanıtım şekli kullanmıştı. Poyraz alayla gülüp “Memnun oldum, bende Poyraz.” diye kendini tanıttı. Dalga geçiyordu. Eray’ın nefret ettiği bir tavır takınmıştı. Her ne kadar bu durum hoşuma gitse de dur demenin vakti geldiğini anlayıp araya girdim.

“Eray bak, Eftalya geliyor. Hadi geçelim artık.” Eray’ın bakışları hâlâ Poyraz’da oyalanırken Eftalya yavaşça yanımıza yaklaştı.

“Hadi, ne dikiliyorsunuz?” dediğinde Poyraz, “Geliyoruz hemşire hanım.” diye karşılık verdi.

“Sen de mi geliyorsun?” diye sordum. Sonra anında Eftalya’ya bakıp “O da mı geliyor?” diye tekrar ettim sorumu.

“Sizi birçok kez konuşurken görmüştüm. Arkadaş olduğunuzu düşünüp Poyraz’ı da davet ettim.” diye cevap verdi Eftalya. Evet, her defasına ortada bir laf savaşı vardı!

Tüm bunlar olurken Eray hâlâ Poyraz’a bakıyor, öylece duruyordu. Hızla onun koluna girip peşimden sürüklemeye başladım.

“Bakışlarınla kimseyi öldüremezsin, bunu biliyorsun değil mi?”

“Anlattığın kadar varmış.”

“Ne o? Bana gülüyordun.”

“Senin sinir olman hoşuma gidiyordu ama artık gitmiyor.”

Güldüm. “Ortak duyguları paylaşmamız ne hoş Geyikciğim (!)”

Eray’ın yüzü hafifçe yumuşarken çoktan Emre ve Havva’nın yanına gelmiştik.

“Sonunda gelebildiniz. Ne dikiliyordunuz orada?” diye sordu Havva hemşire. Eray, gülüp cevapladı.

“Yalnız kalmak hoşunuza gider sanıyordum.” dediğinde Emre omuzlarını silkip Havva’ya baktı. “Uzun zamandan sonra ilk defa haklı.” dediğinde Eray’ın büzülen yüzüyle kahkaha attım.

Eftalya, Havva’nın yanına otururken Poyraz’sa arkamızdan dolaşıp camın hemen önündeki tekli koltuğa oturdu. Eftalya elindeki kutuyu önümüzdeki sehpaya bırakınca herkesin bakışları ona dönmüştü.

“Günün anlam ve önemi.” deyip ciddi bir pozisyon alan genç ve yakışıklı doktorum Emre’ye eşlik edip ben de dikleştim. Eftalya sandığı aralarken ellerimi birbirine sürtüp heyecanla beklemeye başladım. O, sandığı açıp sehpanın ortasına doğru ittiği zaman artık herkesin dikkati sandıktaydı. Eline bir A4 kâğıdı ve kalem aldı. “Sırayla çekin, ben de yazayım.” dediğinde önce ben atıldım. Elime gelen ilk kâğıdı alarak okumak için açtım.

“Uzaktan kumandalı arabam olsun istiyorum.” yazmıştı Enes. Bakışlarım dileği not alan Eftalya’ya döndü. Aklıma takılan bir soru vardı. “Gücümüzün yetmeyeceği bir dilek olursa ne olacak?” diye sordum.

“Dilekleri oradaki hemşirelerle yazdılar, çok ekstrem bir şey çıkacağını sanmıyorum. Maddi olarak da arkam sağlam merak etme.”

“Harika o zaman.” diye mırıldandım. Göz ucuyla yanımda oturan Eray’a baktığımda Eftalya hariç her yere baktığını gördüm. Onunla bu masada oturmak zor olmalıydı.

“Şimdi ben çekiyorum.” Havva da eğilip bir dilek çektiğinde tüm ilgim yeni okunacak dileğe kaydı. “Palyaçolar gelip bizimle oyun oynasın istiyorum.” Dileğe kahkaha attığımda o palyaçonun Poyraz olmasını düşledim. Ona doğru eğilip “Seni istiyorlar. Kendini komik sanıyorsun ya hani.” diye fısıldadım.

“Ben zaten komiğim. Senin mizah seviyen düşük.”

O sırada Emre yeni bir dilek okudu.

“Masallardaki prensesler gibi olmak istiyorum.”

Eray kolunu omzuma atıp bana baktı. “Bak, senin gibi olmak istiyormuş.” dediğinde gülüp “Herkes benim gibi olmak ister.” dedim. Eray’ın ufak tebessümü bana çok şey anlatmıştı. Mutlu gibi gözükmeye çalışsa da kalbi kırıktı. Aynı gülümsemeyi ona yollayıp omzumdan sarkan elini sıktım. Bakışlarını önüne çevirip sandığa uzandı. Tek eliyle katlı kâğıdı açtı. Derin bir nefes alarak dileği okudu. “Annem artık geceleri ağlamasın istiyorum. -Dila. ” Eray’ın bakışları bana dönerken onunla göz göze gelmek istemedim. Bu dileğin içimde açtığı yarayı kimsenin görmesini istemiyordum. Hafiften artan kalp hızım ağlamamı engellemeye çalışıyordu. Aynı şekilde Eray’ın elimi sıkmasıyla ona örnek olmak için başımı kaldırıp gülümsedim. Bu ona; bizden önemli hiçbir şey yok, deme şeklimdi.

Poyraz da bir dilek okudu.

“Süperman olmak istiyorum.”

Dileği okuduktan sonra Eftalya’ya baktı. “Kostümleri ben ayarlayabilirim. Oyuncusu olduğum tiyatrodan ödünç alırım. Eminim ki böyle güzel bir amaç için seve seve verirler.”

Eftalya, “Bu harika olur.” dedi heyecanla. Daha sonra kalan tüm dilekleri okuyup Eftalya’nın not almasını bekledik. Tüm dilekler hazır olduğunda yapacaktık sürprizimizi. Bunun için oldukça heyecanlanmıştım. Daha şimdiden, bir an önce o günün gelmesini iple çeker olmuştum.

Dilekleri okuma işi bitince önce Poyraz kalktı yanımızdan. Daha sonra Havva ve Emre de işlerinin başına dönmek için ayrıldılar. Nihayetinde ben, Eray ve Eftalya kalmıştık. Eftalya masanın üzerini toparlarken ona baktım. Biraz ağzını aramaktan ne gibi bir sorun doğabilirdi ki?

“İşini bu denli aşkla yapan ilk hemşirem sensin.” dedim gayet sevimli bir ses tonuyla. Eftalya gülümsedi. “Öyle olduğunu düşünmen çok güzel.”

“Tabiki de öyle düşünüyorum. Aksini iddia eden biri mi var yoksa?” Bakışlarım yanımda benim zorumla oturan Eray’a döndüğünde boş bir yüz ifadesiyle bana bakıyordu.

“Bilmem, yanındakine sorabilirsin.”

Eray’a baktım. “Yanımdaki, öyle mi düşünüyorsun?”

Eray’ın uyarı dolu bakışları beni nişan almıştı ama onu çok da takmıyordum. Her zaman sinirlendiğinde yaptığı gibi yapıp yanaklarını içten ısırdı. Bu hâli beni keyiflendirirken cevap bekledim. Eray cevap vermedi, sessizliğini korudu. Onun bu sessizliği karşısında Eftalya söze atlayıp “Saçmalık olduğunu düşünüyor.” dedi.

Sanki bunu söylemesini bekliyormuş gibi bir edayla aniden cevap verdi Eray. “Çocuklar için yaptığın bu şey harika. Sözüm kesinlikle buna değildi.”

“Biliyorum, hastalarımla kurduğum ilişkiden bahsediyordun. Ama beş dakika önceki ortamı tekrar hatırla, gözden geçir. Güzel değil miydi? Sıcak, samimi, neşe dolu değil miydi? Bunu mu tercih edersin yoksa sadece ilaç takmak için odana gelip daha seninle muhatap olmamamı mı?”

İkisinin böylesine açık bir şekilde konuşmaya başlamasıyla geri yaslandım. Yasemin, kızım. Sen bu işi biliyorsun.

Kısa bir düşünme süresinden sonra Eray, “İlk söylediğini tabiki.” dedi. Sonra peşine hemen ekledi. “Peki ya sen hiç tanımadığın bir insanın ölümünü mü izlemek istersin yoksa sıcak ilişkiler kurduğun bir arkadaşınınkini mi?” diye sorduğunda bu sorusu beni rahatsız etmişti. Olaylara bu açıdan bakması beni gerçekten sinirlendiriyordu. Hastayız diye arkadaşımız olmayacak mıydı bizim? Bir şey söylemeyip Eftalya’nın vereceği cevabı bekledim.

“Anlamadığın nokta da burası. Sen hastasın diye arkadaşından önce öleceksin diye bir şey yok. Belki de o arkadaşın bir kaza geçirip senden önce ölecek. Kimin ne kadar yaşayacağını ya da ne zaman öleceğini bilemezsin. Kimseyi sevmeyeceksin o mantıkla bakarsan. Herkesi bir gün kaybedebilirsin çünkü.”

“Annemle babam gibi.” diye mırıldandığımda ikisinin de bakışları bana dönmüştü.

Yüzlerindeki ifadeye verdiğim örnek gölge düşürse de bu gölgenin eşliğinde devam etti sözlerine Eftalya. “Ölüm sadece hastalıkla gelen bir şey değildir, doğanın kanunudur ve bir gün bizi de bulacak. Kalan ömrümüzde mutlu olmayı her insan gibi biz de hak ediyoruz. Birlikte.” Son kelimeyi üzerine basa basa söylemişti. Sonra da yavaşça uzanıp kucağımda duran elimin üzerine elini yerleştirdi. “Kaybettiğimiz kişiler de bizim mutlu olmamızı her şeyden çok isterler.”

Gözümden yavaşça süzülen yaşlarla Eftalya’nın kahverengi gözlerine baktım.

“Haklısın.” dediğimde Eray’ın bakışları bana dönmüştü. Ona baktım. “Haklı.” dedim Eftalya’yı kast ederek. Eray başını olumlu anlamda sallayıp alnıma bir öpücük kondurduğunda koridorda bir hıçkırık sesi duyulmuştu fakat benden gelmiyordu. Herkes duymuş olacak ki bakışlarıyla etrafı taramaya başlarılar. Eftalya, yanımızdan kalkıp sesin geldiğini düşündüğü yöne doğru yürüdü. Birini görmüş olacak ki hemen önümüzdeki sütunun dibine eğildi.

"Ne oldu sana? Neden ağlıyorsun?" diye sorduğu esnada bunu kime söylediğini görmek için Eray’la oturduğumuz yerden kalkıp ona doğru gittik.

Sandalyenin hemen yanına oturmuş küçük bir kızla merakım iyiden iyiye kabarırken onları izlemeyi sürdürdüm. Kız elini Eftalya’nın saçlarında gezindirerek ağlamaklı bir sesle "Ne kadar güzel saçların var." dedi. Eftalya, kısa bir an için bize bakıp sonra tekrar küçük kıza döndü. Yüzünde soru işareti barındıran bir ifade vardı. O da kızı taklit edip küçük kızın saçlarından bir tutam aldı. "Senin de çok güzel saçların var." dedi. Kızın hıçkırıkları artıp ağlaması güçlenirken "Ama onları kesecekler." dedi. O anda kafamdaki dağınık yapboz parçalarının yerlerine yerleştiğini hissetmiştim. Bu kız muhtemelen çocuk onkolojiden kaçıp buraya saklanmış olmalıydı. Aklıma saçımı ilk kestiğim o an gelince ufak çaplı bir üzüntü peydah oldu içinde. Bir kız olarak saçlarından vazgeçmek oldukça güç bir şeydi. Öyle ki benim için ruhumdan bir parçayı kaybetmek gibiydi.

Eray yavaşça Eftalya’nın yanına çöktü. O, kızın görüş alanına girerken bense içimi dolduran boşlukla mücadele içindeydim. Elini kendi kafasında gezindirip "Bak ufaklık," dedi ve kızın dikkatini çekti. "Benim saçlarımı da kestiler. Güzel değiller mi?"

Küçük kız bakışlarını kısa bir süre Eray’da gezdirdi. "Ama sen erkeksin." dedi tekrar ağlamaya başlayarak. İkisin de bakışları bana döndüğünde işin içine girmem gerektiğini anlayıp kızın tam karşısına diz çöktüm. Küçücük yüzünün iki yanına elimi koyarak baş parmağımla yanaklarındaki yaşları sildim.

“Peki ya ben? Ben güzel miyim?” diye bir soru sordum. Başımdaki bonem kafamın kelliğini gizlerken küçük kızın başta saçlarımın kazınmış olduğunu anlamayacağından emindim.

“Saçlarını göremiyorum.” dediğinde buruk bir gülümseme dolaştı dudaklarımda.

“Boş ver saçlarımı. Bu halimle güzel miyim? Bu boneyle.”

Küçük kız biraz yüzümü inceledikten sonra başını olumlu anlamda salladı. Biraz daha sessiz kalsaydı çirkin olduğumu söyleyeceğini düşünmeye başlayacaktım. Ellerini yüzümde gezdirdi. “Deniz renginde gözlerin var, güzel kaşların var, pembe dudakların var.” Ellerimi küçücük avuçlarının arasına aldı. Parmağımdaki birkaç yüzüğe dokunup “Biraz da süslüsün.” dediğinde ağlamaklı sesine kattığı kıkırtı içime işledi.

Onun bana süslü demesi üzerine kulağıma Eftalya ve Eray’ın birbirine karışan gülme sesleri de dolmuştu. Birbirine bu kadar yakışan seslerin ahengini düşünmek yerine önümde oturan çocuğa konsantre oldum.

Derin bir nefes alıp omuzlarımı dikleştirdim. “Tabiki süslü olacağım, ben bir kızım ve kızlar süslü olur.” dedim. “Ama güzel olmak için saça ihtiyacımız yok.” Elim yavaşça başımdaki boneye gittiğinde küçük kızın meraklı bakışları beni inceliyordu. Bonenin düğümünü çözdüm. Gevşeyen bonemi bir çırpıda başımdan çıkardığımda kız şaşkınlıkla bana bakıyordu. Değişen yüz ifadesi aklından geçenleri net bir şekilde gözler önüne seriyordu. İçi sanki bir nebze de olsa rahatlamış gibiydi. Elini başımda gezdirdi. “Yumuşacık.” dediğinde ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Eftalya bunu fark etmiş gibi lafa atıldı.

"Annen ve baban seni çok merak etmiştir. Hadi onların yanına gidelim.” Kız, Eftalya’nın ona uzattığı elini tutup ayağa kalktı. Bense onlara sırtımı dönmüş gözümden akan birkaç damla yaşı yok etmeye çalışıyordum.

Eftalya kıza adımı söylemiş olacak ki “Yasemin,” diye bana seslenen küçük kıza baktım. “Sen de bizimle gel.”

Bakışlarım bir saniyeliğine Eray’a kayınca bana göz kırpmasıyla gülümsedim. Sonra tekrar kahverengi saçlarının bukle bukle omzuna düştüğü kıza çevirdim bakışlarımı. Ona doğru eğilip bir tutam saçını kulağının arkasına sıkıştırdım.

“Gelirim ama önce bana adını söyleyeceksin. Sen benimkini bilirken benim bilmemem olmaz öyle değil mi? Arkadaşlık böyle olmaz.”

“Adım Elif.” diyerek önce Eftalya’nın elini bıraktı, sonra da bana doğru geldi. Elimi tutup “Şimdi biz arkadaş mı olduk?” diye sorduğunda gülmeden edemedim. Sesindeki ağlamaklı ton iyiden iyiye dağılmıştı. Hâlâ birilerini mutlu edebildiğimi görmek kalbime müthiş bir huzur aşılamıştı.

“Tabiki olduk. Sen benim bundan sonra en bestimsin.” Küçük kızın soru işaretleri dolu bakışları Eray’a dönerken fısıldayarak “Best ne demek?” diye sordu. Onun bu halleri hepimizi güldürmüştü. Eray, “Yasemin ablanın sözlükle olmayan tabirlerinden biri.” dediğinde ona çatık kaşlarla baktım. Elif’in iyice aklı karışmışa benziyordu. Söze Eftalya karışıp “En yakın arkadaş demek.” dediğinde Elif cevaptan tatmin olmuş bir yüz ifadesiyle tekrar bana doğru geldi.

“Sende benim en bestimsin.” dediğinde gülmeden duramadım. Tam olarak kelime anlamı bu olmasa da İngilizceden dilimize geçmiş ve gençlerin bu anlamda kullandığı bir kelime haline gelmişti. Tabiki güzel Türkçemizi zehirlemek değildi amacım ama izlediğim yabancı film ve dizilerden dilime yerleşmiş ve benim için ana dil halini almış birçok kelime ve sözcük grubu vardı. Her kullandığımda Eray’dan bir ton laf duysam da onun inadına daha çok kullanıyordum. Bende, bir şeyi yapmamam söylendiğinde inadına yapma sorunsalı da vardı. Bu da bedenimi ele geçiren lenf kanserimin yanına ilişmiş bir hastalık olabilirdi.

Eray, ben ve Eftalya; Elif’i anne ve babasına teslim etmek için çocuk servine inmiştik. Anne ve babasının endişeyle karşıladıkları Elif koşarak onlara sarıldı. Heyecanla bizi tanıştırdıktan sonra Elif, annesi ve Eftalya birlikte odaya girdiler. Biz de Eray’la birlikte koridorda kalıp onları beklemeye başladık. Yeni hali eminim ki yine çok güzel olacaktı.

O sırada geldiğimizden beri bizi inceleyen Elif’in babası ikimizle göz teması kurunca lafa atılıp “Geçmiş olsun.” dedi. “Ne durumdasınız?”

Ben cevap vermezken Eray konuştu.

“Savaşıyoruz işte abi.” Sesinde halk arasında ‘Nasıl gidiyor?’ sorusuna verilen ‘Yuvarlanıp gidiyoruz.’ cevabıyla aynı vibe vardı. -Sözlükte karşılığı olmayan tabirlerden biri daha-

“Kızım da böyle mi olacak?” diye mırıldandı adam. Bu bizden çok kendi benliğine sorduğu bir soruydu. Ama yine de bu sorusuna cevap veren Eray, oldukça şaşırmamı sağlayan sözler sarf etmişti

“Hiçbir ilaç sevgi ve motivasyon kadar iyileştiremez Elif’i. Onu hep sevdiğinizi ona hissettirin ve onu hep mutlu edin. İşte o zaman Elif’in hastalığı yenip güçlü kocaman bir kız olduğunu ve saçlarının da belini bile geçtiği zamanları görecek ve onun bu denli büyümüş olmasıyla gurur duyacaksınız.” Sanki uçsuz bucaksız çöllerine bir adet yağmur damlası damlamış gibi yabancıydı kelimeler dudaklarına. O değil de Eftalya'ydı sanki bu cümleleri kuran.

Adamın içindeki üzüntü bedenini bitkin bırakmış gibiydi. Otuz yaşlarında olan bu adamın yorgun yüzü metrelerce uzaklıktan seçilebilecek kadar belirgindi. Bu üzüntü ve bitliliğin hâkim olduğu omuzları aldığı nefesle kalkıp indi. “Saçlarına bakmaya kıyamazdı benim kızım. Eminim ki bu hastalığı atlattıktan sonra hiç kesmemek üzere uzatacaktır onları.” dedi. “Belli mi olur, belki de az önceki hemşire gibi yapar saçlarını.” Kurduğu son cümle buruk bir gülümseme doğurmuştu yüzünde.

Ne kadar zaman geçti bilmiyordum ama ayakta durmaktan yorulmuş ve koridorun kenarına oturtuvermiştim. Eftalya ve Elif dakikalardır odadaydılar ve uzun bir süredir tek bir ses dahi çıkmamıştı. Servise çıkmayı düşünsem de Elif’le vedalaşmadan gitmek istemiyordum. Eray da benimle kalmak istediğini söyleyip yanıma çökmüştü. Başımı omzuna koydum.

Meraklı bekleyişimiz sürerken kapının hafifçe aralanmasıyla içeriden saçlarını kazıtmış şekilde Elif çıkınca ağlamamak için kendimi zor tuttuğumu fark ettim. Bugün ne duygusal bir gün olmuştu böyle?

Bakışlarım ufak bir anlığına Elif’ten Eftalya’ya kaydığında dona kalmıştım. O da tıpkı Elif gibi saçlarını kazıtmış ve elinde iki tane boneyle odadan çıkmıştı. Bu boneleri nerden aldığına dair bir fikrim olmasa da şu an kesinlikle gündemim bu değildi. Şu anki gündemim küçük bir kız için saçlarına kıyarak böylesine büyük bir fedakarlığı yapabilecek bir kalbe sahip olan bu kadındı.

Onun bu görüntüsü zihnimde bir kapı aralarken bugünden çok öncesinde yaşanmış bir olay canlandı kafamda.

Henüz hastaneye yatmama gerek olmadığı zamanlarda yeni kazınmış saçlarım ve ben odamda oturuyor, kısa saça gidebilecek makyaj videoları izliyordum. O esnada odamın kapısı tıklatıldığında gelen kişinin babam olduğunu gördüm. Yüzündeki kocaman gülümsemeyle bana doğru gelirken başındaki mavi şapkayı çıkarmasıyla sıfıra vurduğu saçları görüş alanıma girdi.

“Ya sen de mi kazıttın saçlarını?” dediğimde birçok duygunun hâkim olduğu sesim odayı doldurmuştu.

“Kızım kazıtır da ben kazıtamaz mıyım?” diye cevap verdi. Her zamanki bilmiş sesi doldurmuşu kulaklarımı. Yine bana meydan okumuştu. Benimle hep mücadele içerisine giren bir babam vardı. Çocukla çocuk, gençlerle genç olurdu her zaman. Her gün beni şaşırtmanın ve mutlu etmenin bir yolunu bulurdu. O gün de benden habersiz saçını kazıtmış ve bir daha hiç uzatmamıştı.

“Yasemin?”

Bakışlarım Eray’a döndüğünde birkaç damla yaşın daha yanaklarımdan süzüldüğünü hissettim.

“İyi misin?” diye sordu Eray. Söz konusu ben olunca çabuk endişelenir bir yanı olmuştu Eray’ın. Bu oldukça hoşuma gitse de onu endişelendirmek istediğim son şey bile değildi.

Hızla yaşlarımı kurulayıp başımı olumlu anlamda salladım.

Elif, Eftalya’nın elinden boneyi alarak koşar adımlarla babasına gittiği sırada Eftalya da bize doğru ilerledi. Elinde tuttuğu boneyi başına takıp iplerini bağlaması için Eray’a “Yardım eder misin?” diye sordu. Eray’ın şaşkın bakışları bana döndüğünde ellerimi cebime atmış bir şekilde onları izliyordum.

Eftalya ona arkasını dönmüş ve ipleri bağlaması için Eray’ı bekliyordu. O ise akşam yemeği olacağı aslana bakan geyik gibi dona kalmıştı. -Ona sırf boyundan ötürü geyik demiyordum, cidden geyik gibi bakıyor bu çocuk.-

Yüzündeki korku ve gerginlikle öylece duruyordu. En sonunda kendine gelip bonenin iplerine uzandı. Bağlarken, “Neden yaptın bunu?” diye sordu. Bonesini takmayı bitirdikten sonra Eftalya yüzünü bize, gözlerini ise Elif’e çevirerek “Çünkü bir çocuğun gülümsemesi, tüm dünyaya bedeldi. Bu yüzden yaptım.” dedi.

Ve ben orda anladım ki bazen umut, sevdiğimiz şeylerden vazgeçmemizi gerektirse bile sonunda bir şekilde insanın kalbine yerleşmeyi başarabiliyordu. Eftalya her ne kadar saçlarını Elif’i cesaretlendirmek için kestiğini söylese tek amacının bu olmadığı barizdi. O, bugün bize hastaları için sevdiği şeylerden kolayca vazgeçebileceğini üstü kapalı bir şekilde anlatmıştı.

Bölüm sonu

24 yorum