İçeriğe geç

DONÖR

Bölüm 4 · 11 dk okuma

DONÖR

Bölüm 4

⇝ 3 | Eftâlya

Yeni bir statü, yeni bir hayat demekti. Artık atanmış ve yıllardır hayalini kurduğum mesleğe bugün ilk adımımı atmıştım. Heyecandan kalbimin her atışını beynimde hissediyordum.

Bu his bütün gün beni yalnız bırakmamıştı. Öyle ki en ufak sessizlikte kalbimin atışı kafamın içinde yankılanıyordu. Bu yüzden koridordaki bilgisayardan en sevdiğim şarkılardan birini açıp güzel melodisinin kalbimin sesini bastırmasını sağladım. Hafif sesle çalan müzik koridoru doldururken bu sıkıcı yer sanki biraz daha renklenmiş gibiydi.

Bütün hastalarla kısa da olsa iletişime geçmek beni biraz rahatlatmıştı. Buraya alışmamı daha kolay hale getirecek arkadaşlar da edinmişe benziyordum.

Tedavi odasında 110 numaralı hastanın tepsisini hazırladığım sırada arkamdan yükselen sesle dalgın kafam ürkerek kendine geldi.

“Yeni biri, yeni huylar.” dedi Havva bilgisayarın olduğu masaya yaslanarak.

Herkesin bir çalışma tarzı vardı. Kimi sessiz bir ortamda çalışmayı, kimi işini yaya yaya yapmayı, kimi bütün iş boyunca söylenmeyi kendine tarz olarak belirlemişti. Bense müziksiz asla çalışamazdım.

Bakışlarımı ondan tarafa çevirdim. Yüzüme otomatik olarak yayılan gülümsemeyle Havva’ya baktım.

“Müzik konsantre olmamı sağlıyor.” dediğimde onun da yüzündeki gülümsemenin büyüdüğüne şahit oldum.

“Çalışırken müzik dinlemeyi ben de severim ama Ayşe abla bu konuda biraz huysuzdur.”

“Neden ki?”

“Şeytanla iş yapıyormuşuz.”

Havva’nın bu söylediği beni güldürürken “Şeytanla iş mi yapıyormuşuz?” dedim. “Şeytan müzik mi?”

“Ona göre öyle.” dedi Havva. Daha sonra sırtını benden tarafa döndü. Hemen sağındaki dolabı açıp dizlerinin üzerine çöktü. Beline kadar uzanan saçlarını ensesinden bağlamış, sırtının üçte birini açık kahverengi saçları örtmüştü. Zayıf bedenini giydiği siyah üniforma kusursuz bir şekilde sarıyordu. Benim aksime o, oldukça havalı gözüküyordu.

Bakışlarımı Havva’dan ayırıp açtığı dolaba çevirdim. Zeminde yan yana duran iki tane koli vardı. İlk koliyi alarak ayağa kalktığında “Neyse ki şu an yemekte.” dedi. Birkaç adım atıp koliyi masanın üzerine bıraktı. Tek bir koliyi kaldırmakla nefes nefese kalmış gibiydi.

Havva’nın verdiği bilgiyi kafamda tarttım. Bir anlığına Ayşe Hemşirenin penceresinden kendi hayatıma baktım. Ben müzikle uyur, müzikle uyanırdım. Onunla yemek yer, onunla kitap okurdum. “O zaman ben şeytanın ta kendisiyim.” diye mırıldandım. Havva bu söylediğimi duymuş olacak ki dudaklarımdan dökülen kıkırtıya kahkahasıyla eşlik etti. O an aramızda sıcak bir duygunun filizlendiğini hissettim.

Daha sonra tedavi tepsisini alarak Hayriye’nin odasına yöneldim.

Havva, “Şeytan kesinlikle elinde tedavi tepsisiyle bir hasta odasına gitmez.” diye seslendi arkamdan. Güldüm. Haklıydı. Şeytan asla yardıma ihtiyacı olan birine yardım edilmesini istemezdi. Aksine edilmesine engel olurdu. Ne ben, ne de canım müziğim şeytan falan değildik. Sanırım hastalardan ziyade Ayşe hemşireye de müziğin iyileştirici özelliğini kabul ettirmeliydim. Ya da sadece şeytan olmadığını anlamasını sağlasam yeterdi.

Tek elimle tedavi tepsisini tutup diğeriyle de 110 numaralı odanın kapısını tıklattım. Boşta kalanıyla maskemi yüzüme çektiğim sırada içeriden yükselen yorgun bir ses “Gel.” dediğinde yavaşça kapıyı açıp içeri girdim.

Hayriye, yatağın üzerine oturmuş test çözerken annesi elindeki kumaşa bir şeyler işliyordu. Ben geldiğimde ikisi de işlerini bırakıp dikkatlerini bana vermişlerdi. Yatağa doğru ilerlediğim sırada ikisiyle de göz teması kurmaya özen göstererek başımla selam verdim, ardından getirdiğim serumları serum askılığına asmaya koyuldum. Serumların ucundaki delikli kısmı metal çubuğa geçirmeye çalışırken “Murat hoca bunu senin için istetti. Seni rahatlatacak, daha iyi bir gün geçirmeni sağlayacak.” dedim. Pijamasının yakasından sarkan kateterinin ucunu alıp serumu taktım. Daha sonra doz ölçeri ayarlayıp serumun akmasını sağladım.

“Bana ilaç verdiğinizde kitabımdaki harfler gezintiye çıkıyor.” dedi Hayriye. Hafif kilolu kollarını sanki dünyanın en zor işini yapıyormuşçasına kaldırdı. Kısa ama ince parmaklarını, kitabın kapağının altına sokup kapağı bir hamlede kapattı. Başımı kaldırdım, bakışlarımı tedavi tepsisine çevirdim. Parmaklarımın arasına 10 cc’lik enjektörü aldığımda hiç oyalanmadan paketini açmaya koyuldum. Ellerim bu işle meşgulken zihnim vereceğim cevabı düşünüyordu.

Anladığım kadarıyla Hayriye üniversite sınavı için çalışıyordu. Solgun olmasına rağmen gözlerinin içindeki parıltı herkes tarafından görülebilecek kadar netti. O, kendinin bu hastalıktan çok daha fazlası olduğunun farkında olan hastalardandı. Hayriye’nin adına mutlu olmuştum. Şu ana kadar gezdiğim çoğu hastanın umutsuz gözlerinin aksine onun gözlerindeki ışık bana da bulaşıyordu.

Hayriye’yi sevmiştim. Onun umudunu, yaşama aşkını sevmiştim.

Bakışlarımı gözlerine çevirdim. Kahverengi gözleri hafif içe batıktı. Bitkinliğin vermiş olduğu mor halkalar gözlerinin iyice çukura gömülmüş gibi gözükmesine sebep oluyordu. Dolgun bedeni sanki hafiften titriyordu. Tüm bunlar aldığı ilaç ve kemoterapinin yan etkisiydi.

“Sınavı kazandığında gezintiye çıkan sen olacaksın.” dedim. Gülümsedi.

“Umarım öyle olur.”

“Öyle olacak, dosyalarını inceledim. Öyle olmaması için hiçbir neden yok. Ciğerindeki tümör giderek küçülüyor. Ameliyat olduktan sonra eskisinden bile daha sağlıklı olacaksın.”

Hayriye bana tebessüm ederken annesi de sessizce konuştuklarımızı dinliyordu. Göz ucuyla ona baktım. Yüzünde kocaman bir hüzün vardı. Bir de bu hüznün ardına gizlenmiş umut. Şu ana kadar gördüğüm en iyi durumdaki hasta ve yakını onlardı. Bu ikilinin buradan valizlerini toplayıp gitmesi için sabırsızlanıyordum.

“Kolunu uzatır mısın? Kan almam gerekiyor.” dedim elime turnikeyi alarak. Hayriye gözlerini devirdi.

“İşte günün en nefret ettiğim ânı.”

Hafiften güldüm. “Bir de bunun bugün alacağım ilk kan olduğunu duysan.”

“Acıtma.” diye atıldı lafa. Mimiklerini hafif bir gerginlik kuşattı. Elimdeki enjektörü havada salladım.

“Onu bu arkadaşa söyle.”

Hayriye ile aramda güzel bir ilişki olmuştu. Bunun en büyük nedenlerinden biri yaşıma yakın olmasıydı. Hastalarımla hemşire – hasta ilişkisi kurmaktan çok, onlarla arkadaş olmak istiyordum. Hayriye de bu arkadaşlığın kurulabileceğinin kanıtıydı.

Kan alma işlemimi tamamladıktan sonra eşyalarımı toplayıp odadan çıkmak için harekete geçtim. Çıkmadan önce ardımda bıraktığım ikiliye bakıp “Herhangi bir ihtiyacınız olursa ben buralarda olacağım.” demeyi de ihmal etmedim.

Geldiğimden beri ilk defa konuşan yaşlı kadın “Teşekkürler kızım.” dediğinde kendimi çok daha mutlu hissetmiştim. Bu mesleğin sevdiğim yanlarından biri de buydu işte. İnsanlar size minnet duyuyorlardı. Bu benim için dünyanın en iyi hislerinden biri olabilirdi.

Yüzüme mutlu bir ifade yerleştirdim, koridora çıkmak için kapıyı açtım. Dışarı adım atmamla birlikte biriyle çarpışmam aynı anda olmuştu. Elimdeki tepsi düşmesin diye saliseler içindeki çabam işe yarasa da çarptığım kişiyi görünce parmaklarımın uyuşmasına engel olamadım.

“Beni tedavi etmeniz gerekiyor hemşire hanım, ezmeniz değil.” dedi Eray Beha. Bakışlarımı vücudunda kısa bir gezintiye çıkardım. Onun bana çarptığını söyleyecek olsam da daha yeni tanıştığım biriyle tartışmaya girmek, üstelik o kişi tedavisinden sorumlu olduğum hastam, istemedim. Onun yerine “Bir şeyin var mı?” diye sormak daha mantıklı gelmişti. Elleriyle üzerini düzeltip “Beni kanser devirememiş, ufak bir çarpışma mı devirecek?” dedi.

Eray, garip biriydi. Hiçbir şeyi umursamıyormuş gibi gözükse de öyle olmadığı açıktı. Gizlemeye çalışıyordu ama onun gibileri iyi bilirdim. Bedenlerini, duygularını içine hapsettikleri bir hapishane olarak kullanırlardı. Bu da onları içten içe tüketirdi.

“Sen iyi misin?” diye sordu merakla. Düşüncelerim bir sis gibi dağılırken o sisin ardından kahverengi gözlerin bana baktığını gördüm. “Evet, evet ben iyiyim.” Elimdeki tepsiyi havaya kaldırıp “Neredeyse ilk günden işi batırıyordum.” dedim. Sesime alaylı bir ton yükleyip aramızdaki sohbetin yumuşamasına önayak oldum.

“İyi kurtardın.” dediğinde o da benimle aynı ruh haline bürünmüştü. Gülümseyince bembeyaz dişleri gözler önüne serildi. Bu hastanedeki herkesin gülümsemesi bulaşıcıydı! Başımı hafif geri yatırarak bakışlarımı gözlerine hizaladım. “Nereye gidiyordun?” diye sorduğum sırada bakışlarım koridorun ucuna doğru kayıp ona geri dönmüştü.

“Hiç, müziği duyunca ne oluyor diye merak ettim.”

“Bir şey olmuyor.” dedim söylediğini garipseyerek. Bu müzik işini neden bu kadar ilginç bulmuşlardı anlamamıştım. Galiba daha önce burada böyle bir şey yapan olmamıştı. Farklılık yaratmak gururumun okşanmasına neden olurken bunu belli etmemeye çalıştım.

“Sadece ortama renk katmak istedim.”

“Müzikle mi?”

“Neden? Yoksa sen de mi şeytan olduğunu düşünüyorsun?”

Ayşe hemşireden alıntı yapıp espri yapmak istemiştim ama Beha’nın boş bakışlarıyla karşılaştığımda hiçbir şey anlamadığını fark ettim.

“Neyse, benim işlerim var. Şu kan pıhtılaşmadan tüplere koyup laboratuvara göndermem gerekiyor.”

Beha başını olumlu anlamda salladı.

“Görüşürüz.”

Gitmek üzere bir adım atacaktım ki kolumdan tutup beni durdurdu. “Bir dakika.” dedi. Bakışlarım kolumu tutan elinde takılı kalınca yaptığının bir hata olduğunu düşünmüş olacak ki “Pardon.” deyip elini geri çekti. Biraz gerilmiş gibiydi.

“İyi misin?” diye sordum.

“Evet, evet gayet iyiyim.”

“Sorun ne o zaman?”

“Müziği kapatmanız belki de daha iyi olur.” dediği sırada bomboş geniş koridorları ‘Yüksek Sadakat- Fener’ şarkısı dolduruyordu. Müzik oldukça hafif ve rahatsız etmeyecek bir ritimdeydi.

“Neden ki? Sevmez misin?”

“Ben severim de buradaki insanların buna tahammülünün olduğunu sanmıyorum. İlk günden sorun yaşamanızı istemem.”

Beni düşünmesi çok hoştu ama bir sorun çıkacağını sanmıyordum. Sonuçta müziği herkes severdi. Kim kısık sesle çalan böylesine güzel bir müzik için olay çıkarırdı ki?

“Uyardığın için teşekkür ederim ama bir sorun olacağını düşünmüyorum.” Eray kısa bir sessizlikten sonra konuştu.

“Siz bilirsiniz hemşire hanım. Ben bir hasta olarak fikirlerimi söyledim.”

O kısa anda aklından ne geçirmişti merak etmiştim doğrusu. Bakışları hep bir düşünce barındırıyor gibiydi. Dayanamadım, sordum.

“Sen ne düşünüyorsun bu konu hakkında?”

“Serviste müzik çalması konusunda mı?”

Başımı olumlu anlamda salladım.

“Her şeyin bir usulü vardır. Eğlencelerde müzik çalınır, cenazelerde çalınmaz. Buranın da bir cenaze evinden farkı yok. Ben bu şarkıyı, sizin ve bizim aramızdaki asla aşamayacağınız bir duvar olarak görüyorum. Asla aşıp da bizi anlayamayacağınız bir duvar.” Son cümlesini üzerine basa basa söylemişti. Kelimeleri vurgulamış, dikkat çekmek istediği kısmı açıkça belirtmişti.

Sessizce söylediklerini dinliyordum. Alt tarafı bir müziğin ona bu kadar şey ifade etmesi beni oldukça şaşırtmıştı. Bakışlarım sessizce pürüzsüz yüzünde gezinirken onunkiler arkamda bir yere kilitlenmişti. Baktığı yeri görmek üzere başımı çevirdim. Ellili yaşlarda bir adam sinirli bakışlarını koridorda gezdirip bir şey arıyor gibiydi. Onu önemsemeyerek tekrar Beha’ya döndüğümde artık önümde durmuyordu. Nereye gittiğine bakmak için koridoru taradım ama bulunduğum yerden onu görmüyordum. Başımı onaylamaz bir şekilde sallayıp elimdeki işleri halletmek için Hayriye’nin odasının önünden ayrılacakken arkamdaki adamın seslenmesiyle durdum. “Hemşire Hanım!” Bakışlarım adama döndüğünde sinirli adımlarla bana doğru yaklaştığını gördüm.

“Efendim?” dedim kısık çıkan sesimle.

“Bu müzik ne böyle? Dalga mı geçiyorsunuz siz bizimle?” Adamın sinir dolu sesi koridorda yankılandığında kalbim hızla atmaya başladı. “Anlamadım?” diye bir mırıltı döküldü dudaklarımdan. Beha’nın haklılık payı paldır küldür kafamın içine akın etti. O esnada çalan müziğin susmasıyla gözüm duvarın hemen üzerindeki hoparlöre kaydı.

“Sizin keyfiniz gıcır tabi, her şeyiniz yolunda, ağrınız sızınız yok. Açar dinlersiniz böyle şeyleri, ne kadar düşüncesiz bir hastane burası. Şikayet edeceğim sizi!”

Adamın birbiri ardına sıraladığı cümleler karşısında dilim tutulmuştu. İlk günden böyle bir şey yaşadığıma inanamıyordum. O esnada koridorun başında yükselen bir sesle bakışlarım o tarafa döndü.

“Beyefendi!” diye bağırdı Beha, gözlerindeki ciddi ifadeyle bize doğru gelirken. “N’oluyor burada?”

“Hemşire hanımlar müzik keyfi yapıyorlar, olan bu.” dedi yaşlı adam. Ellerini kahverengi keten pantolonunun cebine sokup Beha’nın karşısına dikildi.

“Bilip bilmeden konuşmayı çok seviyorsunuz anlaşılan. Hemşirelerin keyif yaptığı falan yok. Kapandı işte müzik. Olay çıkmasın, geçin hastanızın yanına.”

Adam kaşlarını çatıp bakışlarını Beha’ya kilitlediğinde kalbim korkudan titremişti. O esnada Doktor Emre ve Havva’nın yemekten döndüklerini ve bize doğru geldiklerini gördüm. Artık içim biraz da olsa rahatlamıştı.

“Söyle bana genç adam, neyi bilmiyorum?” diye sordu hasta yakını. Kırışık yüzü, kaşlarını çatınca iyiden iyiye çizgilerle dolmuştu. Kalabalık kaşları yüzüne korkunç bir ifade katarken hafiften kırlaşmış saçları az da olsa yüzündeki gölgeyi dağıtıyordu. Maskesi yüzünün yarısını gizlese de koca burnu hâlâ açıktaydı.

Takındığı bu tüyler ürpertici yüz ifadesiyle yaşlı adam vücudunu tamamen Beha’ya dönerek karşısına dikildi. Beni ve müziği unutmuş gibilerdi. Adamın yüzünde Beha’ya meydan okuyan bir bakış vardı. Böyle insanlardan nefret ediyordum. Kim etmez ki? Bu tipler, güzelce rica etmek dururken horozluk taslayan, kadınlara ya da aciz insanlara karşı güç gösterisinde bulunmaktan kendilerini geri tutmayan, toplumun zehri gibiydiler. İçimde, ufak bir parçam Beha’nın ona haddini bildirmesini isterken çoğunlukta kalanıysa olay çıkmadan herkesin yoluna gitmesini istiyordu.

“Ben açtım müziği, itirazın mı var?” dedi Eray Beha. Sesindeki ton oldukça ürkütücüydü. Gözlerindeki karanlığı görünce Beha’nın adama haddini bildirmesini isteyen o küçük yanım kaçıp saklanmıştı.

“Burası senin babanın çiftliği değil delikanlı. İstediğin zaman müzik açıp bütün servisin kafasını ütüleyemezsin.”

Birkaç saniyeliğine soğuk bir gülümseme belirdi Beha’nın dudaklarında ve kayboldu. “Bu kadar rahatsız olduğunu bilseydim kapatmazdım, kusura bakma.” dediğinde sesindeki ton oldukça sinir bozucuydu.

“Sen benle dalga mı geçiyorsun!” diye bağırdı adam ve Beha’yı omzundan itti. Beha bir adım geri yalpalarken Emre, bir sorun olduğunu sezmiş olacak ki koşarak yanımıza geldi. Otoriter bir sesle, “Noluyor burada?” diye bağırdığında henüz yolun yarısındaydı. Bakışlarında merak ve öfke geziniyordu. Olayın büyüyeceğini hissederken o müziği açtığım âna lanet ederek olanları seyrediyordum.

Adam sinirini içine gömüp bakışlarını Emre’ye çevirdi.

“Kerhane mi burası ben anlamadım ki? Hastam içerde ağrıdan ağlarken hemşireler müzik keyfi yapıyor.”

Doktor Emre’nin bakışları önce bana sonra da Beha’ya döndü. Yüzünde bir sinir belirtisi yoktu. İçim biraz daha rahatlamışken Emre elini adamın omzuna koyup “Odanıza geçin, birazdan hastanızı kontrole geleceğim. Kan gazı bakmak için kan almam gerekecek bu yüzden hastanızı hazırlayın lütfen.” deyip adamı yanımızdan göndermeyi başardı. Yeni tanıştığım bu doktora minnet dolu bakışlarımı yolladım. O esnada yanımızdan ayrılan adam hâlâ söylenmeye devam ediyordu. Bense kendimi oldukça mahcup hissediyordum.

Havva, bakışlarını bize çevirip “Noldu? Söylesenize.” dedi. Bakışlarım Beha’ya döndüğünde onu bana bakarken yakalamıştım. Yarım ağız gülerek “Her zamanki gibi günü kurtardım.” dedi. Yüzünde oluşan ifade eğlendiğini düşünmeme neden olmuştu. Yarım ağız gülüyor ve halinden gayet memnun gözüküyordu. Az önce bana söylediği cümleyi ona geri iade edip “İyi kurtardın.” diye mırıldandım.

“Bana hiç öyle gelmedi doğrusu.” dedi Emre Bey. Sesindeki iğneleme dikkatimi çekmişti.

“Neden öyle söylediniz?” diye sordum. Doktor Emre bakışlarını Beha’ya dikti. “Bana daha çok günü kurtaran benmişim gibi geldi.”

“Evet, biz gelmeseydik Eray muhtemelen o adama saldırır; zaten dert dolu başımıza bir yenisini açardı.” diye onayladı Emre’yi Havva. Bakışlarım Beha’ya döndüğünde omuz silktiğini gördüm. Bakışları ikili arasında gidip geldi. “İkiniz de oyun bozarsınız, birbiriniz için yaratılmışsınız.” dedi Beha. Daha sonra ellerini gri eşofmanının cebine soktu. Sırtını bize döndü, yorgun vücudunu ondan daha yorgun bacaklarıyla taşıyarak yanımızdan uzaklaştı.

Bakışlarım, karşımdaki ikilinin sevgili olabilme ihtimalinin verdiği şaşkınlıkla onlara takıldı. Havva bizden uzaklaşan Beha’nın ardından bağırdı. “Bozulması gereken oyunlar oynama sende!” Beha tekrar omuzlarını silkip yürümeye devam etti. Emre’nin bakışlarını üzerimde hissedince bakışlarımı Beha’dan çektim.

Emre, “Tam olarak ne oldu?” diye sordu.

“Serviste müzik açmamam gerektiğini öğrendim.” diye açıklama yaptım.

“Böyle olacağını tahmin edemedim. Bilseydim uyarırdım seni.” dedi Havva mahcubiyetle.

“Sorun değil. Beha uyardı ama ben dinlemedim.”

“Eray seni mi uyardı?” diye sordu Doktor Emre. Sesinde hayret etmiş bir ton vardı.

“Evet, garip bir şey mi?”

Emre gülüp “Yok, garip değil. Demek kendisi ve Yasemin dışında başkalarını da düşünebiliyormuş.” dedi.

Havva, Emre’nin bu söylediğine gülerken aklıma gelen şeyle birden gerildim. “Eyvah! Kanı unuttum.” dedim heyecanla. Hızla tedavi odasına koşarak enjektördeki kanı tüplere doldurdum. Neyse ki kan pıhtılaşmamıştı. Tekrar gidip Hayriye’den kan almak gerçekten utanç verici olurdu.

Tüplere etiketlerini yapıştırırken bir yandan da ilk günümün bundan daha berbat bir hâl alamayacağını düşünüyordum. Bundan kötü ne olabilirdi ki?

Bölüm sonu

17 yorum