Ben bunları düşünürken koridorda, odama doğru yaklaştıkça yükselen konuşma seslerini duymaya başladım. Odamın kapısı çalınıp hızla açıldığında -Kapı sembolik olarak çalınırdı çünkü asla benim gir dememi beklemeden içeri girerlerdi.- düşüncelerimi dağıtıp içeri giren hemşirelere baktım. Biri benimle yıllardır ilgilenen benim ona moruk lakabını taktığım -Bu lakabın yaşıyla hiçbir alakası yok. Sadece sürekli giydiği mor hemşire üniformasından esinlendim.- Ayşe hemşireydi. Ötekisiyse Yasemin’in bahsettiği yeni atamayla gelmiş hemşire olmalıydı.
Kahverengi gözlerim sanki zıt kutbuna denk gelmiş mıknatıs gibi yeni hemşirede takılı kalmışken gür bir ses doldu kulaklarıma.
"Günaydın Eray Beha. Maskeni takar mısın lütfen."
Ayşe hemşirenin şen şakrak sesi odada yankılandığında bakışlarımı genç kadından çekip maskemi yüzüme yerleştirdim. Başımı yatağa eğip kendimi önüme saçılmış kağıt parçalarını toplamakla meşgul ettim.
Ayşe hemşire, bana hep iki ismimle hitap ederdi. Bense bunun çok yorucu bir şey olduğunu düşünüyordum. Bir insana neden iki isim takılırdı ki? Gerçi benimkinin güzel bir sebebi vardı; biz doğduğumuzda ikiz kardeşim birkaç gün yaşadıktan sonra akciğer yetmezliğinden ölmüştü. Babam daha kimlikleri çıkaramadan ölen kardeşimin hatırası olarak ona koyacakları ismi benimkinin sonuna eklemiş, ikinci ismim bu sayede olmuştu. Onun ismini taşımaktan onur duysam da yine de iki isimle hitap edilmenin tuhaflığını omuzlarımdan atamıyordum.
Bulanan midem karnımı karıncalandırmaya başladığında düşüncelerimi başka yöne odaklayıp bulantımı yok saymalıydım. Kimse bu iki güzel kadının önünde kusmak istemezdi öyle değil mi?
Moruk hemşirem yatağımın dibinden yürüyüp odamdaki cama doğru ilerlerken benim bakışlarım tekrar yeni atanmış hemşireye kaydı. Kısa kesilmiş koyu kahve saçları ve uzun kirpiklerinin çevrelediği kahverengi gözleri vardı. Boyu ne çok uzun ne de çok kısaydı. Oldukça zayıf bedeni en ufak bir rüzgarda dahi yalpalayacak kadar çelimsiz duruyordu. Tüm bu çelimsizliği çevreleyen üniforması Ayşe hemşirenin aksine maviydi. Maskesinin altında saklanmış gülümsemesi gözlerine büyülü bir ışıltı yolluyor, bakışlarımı adeta esir ediyordu.
Onu incelerken Yasemin’e hak vermeden duramadım. Tam benim tipimdi fakat ben artık o eski çapkın adam değildim. Kanserden önceki benle kanserin buldozer gibi ezip parçalara ayıldığı ben kesinlikle aynı kişi değildik, olmamıza imkan yoktu. Eski Eray olsaydı bu kadını etkilemek için tüm cazibesini kullanırdı ama ben sadece sessizce onun yüzüne bakmayı tercih ediyordum. Belki de bunun yegane sebeplerinden biri onu etkileyecek cazibemin kalmamasıydı. Eski halimin bana kattığı özgüveni de kemoterapinin yok ettiğini düşünmeye başlamıştım. Tabi, tüm bunlar yüzünü görme isteğimin önüne geçemiyordu.
O sırada sanki içimden geçeni hissetmiş olacak ki kısa bir anlığına maskesini çenesine indiren yeni hemşirem tüm güzelliğini gözler önüne serdi ve adeta bakışlarımı esir aldı.
Ayşe hemşire, "Ben olmasam bu perdeleri açacağın yok galiba." dedi her sabahki rutinini gerçekleştirerek odama ışık girmesi için perdeleri açarken.
Bakışlarımı yeni hemşiremden kurtardığımda terlediğimi hissetmiştim. Hızla önüme döndüm. Ayşe Hemşirenin söylediğine umursamaz bir şekilde omuzlarımı silkip olduğum yerde hareketsiz kaldım.
Perdelerle işi bittikten sonra saatine bakıp "Birazdan Doktor bey gelecek." dedi. Bunu bilmiyormuşum gibi söylemesine sinir olsam da sesimi çıkarmadım. Sanırım tüm enerjimi Yasemin’le mücadele ederken tüketmiştim. Kolumu kaldıracak halim dahi yoktu. Öyle ki sadece yatmak, yatmak ve inanmayacaksınız ama yine yatmak istiyordum(!)
Doktor Murat, bana uygun bir nakil bulunmadıkça sadece birkaç ay yaşayabileceğimi ailemi ve beni hiç üzmeden çok güzel bir şekilde anlatmıştı ve ömrümün son zamanlarını bu odada çürüyerek geçirmem gerektiğini de bu müjdeli haberin yanına lafı eğip bükmeden ekleyivermişti (!) Ona kızamazdım. Kamu spotlarında da denildiği gibi “Kanser değil, geç kalmak öldürür.” Beni de o öldürecekti. Geç kalmak. Tüm bunlara rağmen yine de doktor ve hemşirelerimin iyileşmemden yana olan umutları ve iyimser yaklaşımları bana kendimi biraz da olsa iyi hissettiriyordu.
Ayşe hemşire sergilediğim tavıra aldırış etmeden -hiçbir zaman etmez- bakışlarını odada duran genç hemşireye çevirdi. Onunla birlikte benim bakışlarım da tekrar ona dönerken gözlerimde yumuşak bir ifadenin oluştuğunu hissettim. Maskesini tekrar takmış, yüzünü gizlemişti. Güzel hemşirenin bakışları benimkilerle buluştuğunda maskesinin ardında beliren tebessüm benim yüzüme de yansımıştı. Kısacık bir an için bu his tüm vücudumu dolaştıktan sonra Ayşe hemşirenin sesiyle yok olup gitti.
"Seninle ilgilenecek yeni hemşiren Eftalya. Eftalya bu da hastanemizin en uysal ferdi Eray Beha(!)" Uysal kelimesini havaya kaldırdığı tombul parmaklarıyla tırnak içinde belirtmişti.
"Merhaba." dedi yeni hemşire. Tam cevap vermek için ağzımı açmıştım ki onun arkasındaki kapıdan odama giriş yapan, benim süper kahramanım görünümlü ama asla beni kurtaramayacak doktorun girmesiyle susup ona baktım. "Günaydın benim genç savaşçım." dedi Tonton Murat. İşte bu konuda haklıydı. Ben bir savaşçıydım. Asla kazanamayacağım bir savaşta kaybetmeye mahkum bir savaşçı...
Koca göbeği ve kendisi adeta yuvarlana yuvarlana odamın tam ortasına geldiğinde boş bakışlarımla sadece onu seyrediyordum.
"Kendini nasıl hissediyorsun bakalım?"
Doktor Murat'ın her sabah saat 09.00'da klasik olarak sorduğu bu soruya her zamanki yanıtımı vererek "Hayatımdan 24 saat 3 dakika daha eksilmiş gibi." diye cevap verdim ve göz ucuyla duvardaki saate baktım. Sonra da yüzüme yapmacık bir gülümseme yerleştirip bakışlarımı tekrar doktora çevirdim.
Murat Bey, yüzüne anlamlandıramadığım bir maske taktı. "Bu cevabı vereceğini biliyordum." dedi. Telefonunu cebinden çıkarıp bir şeyler baktıktan sonra telefonu, koca göbeğini derin bir nefes hareketiyle içeri çekerek cebine geri sıkıştırdı. Bakışlarını odamda gezdirmeye başladığında sabırla bu anın bitmesini umdum. Ayşe Hemşire ve yeni gelen hemşire sessiz sedasız odadan çıkınca ben bu şişkoyla baş başa kalmıştım. Neden bütün hemşirelerde tüymek gibi bir huy vardı?
Aslına bakarsanız tonton Murat'ı severdim. Koca göbeği ve küçücük boyuyla tam bir oyuncak ayı gibiydi ve oyuncak ayılar her zaman şirin gelirdi gözüme. Tabi üzerindeki ona dar gelen ama giymek zorunda olduğu, aslında renginin beyaz olmasına aldandığımız ve yüzlerce ölüm gören önlüğü saymazsak.
O sırada aklıma Yasemin’in getirip yatağıma fırlattığı oyuncak ayı gelince yüzüm ekşidi. Yeni gelen hemşirem bunu görmüş olmalıydı. Ayıyla uyuduğumu düşünme olasılığı kafamda canlanırken yüzümün kızardığını hissettim. Utanç çeviriciydi!
"Her şey yolunda gözüküyor." dedi bana gülümseyerek. Hemşirelerin ve doktorların bitmek bilmeyen iyimserlikleri canımı sıkarken bugünkü viziteyi kısa tutması için dua ettim. Yatakta dikleşip ayaklarımı yatağın kenarından sallarken sürekli göz devirme hissimi bastırmaya çalışıyordum. Artık çevremde olan biten hiçbir şeye tahammülüm kalmamıştı. Giderek öldüğümü de tam da bu sebeple anlayabiliyordum. Çünkü bana göre tahammülsüzlük ölüme yaklaşmanın yan etkisiydi. Yavaş yavaş bedenim çökerken ve ölüm bana adım adım yaklaşırken her zamankinden daha tahammülsüzdüm.
Doktor Murat, "Ağrıların ne durumda?" diye sorduğunda bakışlarımı ona çevirip "Gayet iyiler. Hatta sırtımdaki ağrının size selamı var. Kilo aldığınızı söylüyor." dedim umursamaz bir muziplikle. Doktor, koca bedenini yanıma yaklaştırıp kırlaşmış kafasını kalemin tersiyle kaşıdı. "Keşke herkes senin gibi yaşama sevinciyle tedavi görse." diyerek iç çekti.
Ölecek olmamı şakaya vurduğum bugünlerde bunu yaşama sevinci olarak adlandırması gerçekten komikti ama bunu ona söylememe gerek yoktu. Tıpkı onlara taktığım lakapları içime gömdüğüm gibi onlar hakkında olan düşüncelerimi de içime gömüyordum. Sonuçta ben dünyada değil, daha çok kendi içinde yaşayan bir adamdım. Ayrıca bunları bilmelerine gerek de yoktu. Onların gözünde hep neşemle anılan, ölürken bile gülebilen bir adam imajı çizmek istiyordum. Beni anımsadıklarında, gözlerinde her daim yukarı kıvrılan dudaklarım canlansın, benimle birlikte tebessüm etsinler istiyordum.
"Evet şimdi ciddi bir cevap verirsen sevinirim. Hatta şöyle yapalım. Sen bana ağrını numaralandır. Şiddeti on üzerinden kaç?" diye sorduğunda kafamı kaldırmayıp bakışlarımı kaşlarımın altından ona çevirdim.
"Bunu cevaplarsam gidecek misin Doktor?" diye sorduğumda Tonton'un hafiften yüzü düşer gibi olunca onu çokta bekletmeyip "Altı." diye cevap verdim. Doktorumun içinden "Ne kadar saygısız bir çocuk." diye geçirdiğini duyar gibiydim. Benim için yaptıkları onca şeyden sonra kendime çekidüzen vermem gerektiğini bir kez daha hatırladım.
Birkaç muayeneden sonra Murat Bey elindeki not defterine bir şeyler karaladı ve daha fazla soru sormayıp beni yalnızlığımla baş başa bıraktı.
Yatağıma sırt üstü uzanıp vücudumdaki ağrıları görmezden gelmeye çalıştım. Tavanın beyazlığı bana ölümü hatırlatırken duvarların yeşilliği de -inanmayacaksınız ama onlar da- ölümü hatırlatıyordu. Yatakta dikleşip Ayşe Hemşire'nin açtığı camdan dışarı baktığımda gördüğüm her şey bana ölümü hatırlatıyordu. Bana ölümü hatırlatan her şey, herkes, bir gün o ölümün ta kendisi olacaktı. Ölüm ve yok oluş onları da bulacaktı. Bu yüzden üzülmeme gerek var mıydı? Sonuçta herkesin öleceği bir dünyada, önce kimin öldüğünün ne önemi vardı ki?
Kendi kendimi, saniyeler içerisinde önce ölümü dert edip ardından her şeyin bir gün yok olacağıyla avutmuştum.
Düşüncelere daldığım için fark etmeden kapadığım gözlerimi, kapının çalınmasıyla istemeye istemeye araladım. Farklı birinin geldiği, kapıyı çaldıktan sonra açmak için işaret beklemesinden belliydi. Kendi kendime gülüp "Muhtemelen içeri girmen gerekiyordur." dediğim esnada kapı yavaşça aralandı ve o aralıktan bir ay parladı.
"Müsait misiniz?" diye soran hemşireyle kafamı olumlu anlamda salladım. Zayıf bedeni masmavi üniformanın içinde adeta kayboluyordu. Kısacık kesilmiş saçları onun yüzüne çok yakışırken yumuşak yüz hatlarını da tamamlayan bir şekle sahipti. Her ne kadar maske yüzünün yarısını gizlese de kahverengi gözlerinin ve saçlarının, teninin rengiyle olan uyumu güzelliğini ortaya çıkarmaya fazlasıyla yetiyordu. Bakışlarımın ona kilitlediğini fark ettiğimde gözlerimi kırpıştırıp onu betimlemeyi bırakmam gerektiğini kendime hatırlattım.
"Şey, ben sırayla hastalarla özel olarak konuşmak istedim de." dedi çekingen ses tonu odayı doldururken. Bunu neden yaptığına anlam veremesem de işinde yeni olduğu için mesleki hevesine bağladım. Umursamaz bir tavır takınıp "Tanımanıza ne gerek var ki? Buradaki herkes bugün varken yarın olmayabilir. Yormayın kendinizi. Biz alıştık oda numaralarımızla anılmaya. Siz de öyle devam edin." dedim dümdüz çıkan sesimle. Bakışlarımdaki soğukluk ve his barındırmayan göz bebekleri onu korkuturken bunun nedenini anlamaya çalıştım. Yavaşça yataktan kalkıp banyoya doğru ilerlediğim sırada yeni hemşirenin bakışları benim üzerimden hiç ayrılmıyordu.
"Anlaşılan bizimle çok yakından ilgileneceksiniz." dedim aynanın önüne geçip kendime bakarak. Ah, berbat görünüyordum. Gözlerim şişmiş ve altları morarmıştı. Olmayan saçlarım ve seyrek kaşlarım yüzüme hiç gölge düşürmüyordu. En kötüsü de buydu. Eskiden kaşlarımın gözlerime düşürdüğü gölge bana çekici bir hava katardı. Şimdiki halimse balkabağından farksızdı.
Eski halimi özlüyordum. Kahverengi saçlarım ve biçimli dolgun kaşlarım vardı. Yüzümü oldukça yakışıklı gösteren ve fazla uzamalarına izin vermediğim sakallarımla parmakla gösterilecek kadar yakışıklıyken bir ünite kemoterapiyle yolunmuş tavuğa dönmüş, ardından da bembeyaz bir kafayla kalakalmıştım. Kısacası eski halimden eser kalmamış, bir hastalığın beni çevirebileceği en pasaklı hali almıştım. Bu görüntüye bakarken yeni hemşirenin benden neden korktuğunu şimdi anlamıştım. Kelimenin tam anlamıyla hayalet gibiydim.
Maskemi çıkarıp dolabın kulpuna astım. Hızla ellerimi ve yüzümü yıkayıp peçeteyle kuruladım. Adımlarımı sanki bataklıkta yürüyormuşçasına zorla hareket ettirirken rotamı odaya çevirdim. Genç hemşirem, iki yanda duran kısa saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırdı. Söylediğim şeye cevap vermek için odaya gelmemi beklemiş olacak ki ancak ben karşısında durunca cevap vermişti.
“Bütün hastalarımla yakından ilgileneceğim.”
Bakışlarım önce güzel gözlerinde dolaştı. Ardından ancak çeneme kadar gelen boyu ve küçücük bedeninde oyalandı. Onun yanında böyle uzun ve büyük gözükmek bana kendimi iyi hissettirmişti. Uzun zamandır hissetmediğim o güçlülük duygusu ruhumu okşadı ve kayboldu.
“Başlarda hep böyle söylerler.” dedim düşüncelerimden arınarak. Yeni hemşiremin gözlerine, anlamadığını belli eden bir ifade yerleşti.
Daha fazla ayakta durmaya dayanamayıp istemesem de yatağıma oturdum ve söylediğim cümleye açıklık getirmeye başladım. “Hemşireler, doktorlar, paramedikler...” diye kelimeleri hafifçe uzatarak sağlık alanındaki meslek dallarından örnekler verdim. “Hepsi ilk atandıklarında çok hevesli ve istekli olur. Ama sonra meslekte ilerledikçe giderek soğukluk ve nefret dolmaya başlarlar. Bence siz de öyle olacaksınız...” Cümlemin sonunda ismini söylemek istesem de kötü isim hafızam nedeniyle aklıma gelmeyen ismini o hatırlatıp “Eftalya diyebilirsin.” dedi. Bu cümlesinden cesaret alıp zaten hiç sevmediğim resmiyeti söktüm attım ağzımdan. “İşte sen de öyle olacaksın, Eftalya.” diye tamamladım cümlemi. İsmini söylediğimde içime dolan tuhaf his, isminin farklılığından mı yoksa ismindeki garip ahenkten mi kaynaklanıyor anlayamamıştım ama bu kelime ağzıma çok yabancıydı. Eftalya.
Eftalya hafifçe gülümsedi. Bu gülümseme neşeden yoksun, soluk bir gülümsemeydi. Söyleyeceği şeylere yumuşaklık katmak için yapılmış bir eylemdi. “Beni henüz tanımıyorsunuz. Tanısanız sevdiğim şeylerden asla sıkılmayacağımı bilirdiniz.”
“Siz de beni henüz tanımıyorsunuz. Tanısanız sizin gibi kaç tane hemşire gördüğümü bilirdiniz.”
Sarf ettiğim cümleden sonra Eftalya’nın yüzü aynı ifadeyi korumaya devam etti. Bakışlarını bedenimde dolaştırıp aniden yüzüme baktı. “Bir şeye ihtiyacınız olursa ben hemşire odasında olacağım.” Başımı olumlu anlamda sallayıp yatağıma uzandığım sırada Eftalya kapıya doğru yönelmiş ve gözden kaybolmuştu. Çıktığı kapıyı ardından kapattığında bakışlarım hâlâ kapıda oyalanıyordu. O sırada telefonuma gelen mesaj sesiyle bakışlarımı kapıdan kurtardım, telefonu elime aldım, ekranı açtım. Mesaj Yasemin’dendi.
Küçük Cadı: Yeni hemşireyi odandan çıkarken gördüm. Nasıl ama? Tam senin tipin!
Sen: Haklı olmandan nefret ediyorum!!
Küçük Cadı: Ben haklı doğmuşum ;)












