İçeriğe geç

Döngü

Bölüm 2 · 8 dk okuma

Döngü

Bölüm 2

Travma

Ve yine uyandım.

Sanki hep uyanmaya mahkûmmuşum gibi. Gözlerimi açtığımda bir hastane yatağındaydım. Sol kolumdaki serumu fark ettim. Hatırladığım son şey bulanıklık ve bam! Ondan sonrası yoktu bende.

İçeriye sevecen bir tavırla hemşire girdi. Bana kaza geçirdiğimi ama sürücü fazla hızlı olmadığı için fazla hasar almadığımı söyledi.

İçeriye Ezgi geldi ve kucağında minik Siyam. Bana üzgün bir ifadeyle bakıyordu. Hemşire bizi yalnız bıraktığında bana neden bu kadar dalgın olduğum konusunda kızdı. Endişeleri konusunda haklıydı, ona kızamazdım. Yüzümdeki pişmanlığı gördü ve bana "Tamam, tamam seni bu seferlik affediyorum. Ama bir daha aynı durum yaşanırsa o zaman bozuşuruz." dedi.

Gülümsedim.

En azından birinin beni hatırlaması güzeldi.

İçeriye doktor girdi. Birkaç gün içerisinde taburcu olabileceğimi, şu anlık dinlenmem gerektiğini söyledi. Nazikçe kovdu Ezgi'yi.

Odada yine tek başımaydım.

Olanlar hakkında düşünecek bolca vaktim vardı. O çocuk kimdi? Neden kaza yapmıştım? Bir dakika! Ezgi, Siyam'ı nereden biliyordu?!

Tam yine dalmışken pencereden hafif bir tıklatma sesi geldi.

Tık, tık.

Nazik ve ürkekçe bir tıklatma.

Başımı pencere tarafına doğru yönelttim. Cam, perdeyle kapalı olduğu için dışarısı görünmüyordu. Beyaz bir perde. Pencereye doğru ilerledim. Hafif bir esinti çarptı yüzüme. Perdeyi araladığımda camın kapalı olduğunu gördüm.

Umursamadım çünkü dikkatimi pencerenin dibindeki parşömene yöneltmiştim. Hafif sararmış, rulo haline getirilmiş ve tam üstüne kırmızı bir mühürle mühürlenmişti.

Açıp açmama konusunda tereddüt ettim. Kırmızı mührü biraz tırnağımla eşeledim. Uzun tırnak pek sevmezdim ama aşırı kısa da sevmezdim. Parşömeni dikkatlice açtım. İçinde bilmediğim bir dilde yazı vardı. Ve altında bir imza. Biri eşek şakası yapıyor olmalıydı.

Olduğum kat aklıma geldi.

Odadan dışarıya çıktım. Gördüğüm ilk kişiye kaçıncı katta olduğumuzu sordum. Bana son katta olduğumuzu dedi. Son kat kaçıncı kat dediğimde önce bana delirmişim gibi baktı ardından 6.katta olduğumuzu söyledi.

6.kat ve parşömen...

Canım iyice sıkılmaya başlamıştı. Biri benim akıl sağlığımla oynuyordu sanki.

Aklıma birden boynumdaki iz geldi. Odadaya bir göz gezdirdim. Tam ortada tek kişilik, beyaz bir yatak. Sol tarafında -pencerenin önünde- serum vardı. Klasik hastane odasıydı.

Lavaboya doğru gittim. Işığı açtım ve aynanın karşısına geçtim. Boynumdaki izden eser yoktu. Elimle üzerinden geçtim. Elimin değdiği yerleri yakıyordu. Aynaya daha da yaklaştım. Dikkatli bir şekilde incelesem de herhangi bir şey fark edemedim. Tam odaya giderken yine etraf bulanıklaşmaya başladı. Bu sefer kulağımda anlamadığım dilde fısıltılar duymaya başladım. Kulakların acıyordu ve her seferinde sesi daha da artıyordu. Sanki biri ilk önce uzaktan seslenmeye başladı da yakınlaştıkça sesi daha net geliyor gibi. Bu sesten kurtulmak için kulaklarımı kapadım. Sanki bu yaptığım şeyden dolayı öfkelenmiş gibi daha gür bir sesle bir şeyler söylemeye başladı. Dayanamıyordum. Kulaklarımı sıktıkça daha da artıyordu. Sussun diye artık "Yeter!" diye bağırdım. Odaya yine tanımadığım kişiler girdi. "Hayal, uyan artık neden kendine gelmiyorsun?!"

Aynı yatak ama farklı koku. Gözlerimi açmak istemiyordum. Ama açmak zorundaymışım gibi hissettim.

Gözlerimi açtığımda karşımda bir çift meraklı göz gördüm. Sanki bu gözleri daha önce de görmüştüm. "Hayal, iyi mısın?"

Endişeyle bana bakan bir çift gri göz. Ama sadece gri demek bile hakaret sayılır onun gözleri için. Kahveyle uyumlu bir çift gri göz.

Biraz doğruldum ve etrafıma bakındım. Aynı odadaydım. Kadife yataklı oda. Tam yanımdaysa o çocuk. Bana endişeyle bakıyordu. "Senin için o kadar endişelendim ki..." devamini getirmesini bekledim ama getirmedi. Sadece baktı, şefkatle.

Elim birden gerdanıma doğru gitti. Kolyeyi elleyince içim rahatladı. Bir an kaybettiğimi sanmıştım.

Tekrar ona döndüm. Soluk beyaz tenli, hafif çekik gri gözleri, küçük burnu ve kendinden emin, iç rahatlatıcı bir gülümsemesi vardı. Saçlarıysa...Değişikti. Aynı göz rengi gibiydi ama kahve tonu daha baskındı gözündekine nazaran.

"Sen kimsin?" dedim ama sadece bakmakla yetindi. "Benim kim olduğum önemli değil, önemli olan senin nasıl olduğun."

Dediklerini duymamış gibi yataktan aşağı inmeye çalıştım. Koyu kahve renginde tahta parkeler kaplıydı. Sanki asırlardır bu ev varmış gibi. Ama aynı zamanda boyası hiç eskimemiş, yepyeni gibi. Zemindeki soğuğu iliklerime kadar hissettim. İrkileceğimi düşündüm ama irkilmedim. Ayağa kalktım, odanın içinde ilerlemeye başladım. Sanki ne yapacağımı biliyormuş ama aynı zamanda merak ediyormuş gibi beni seyretmeye başladı. Bakışlarını umursamadan aynaya doğru gittim. İstemsizce gittiğimin farkında bile değildim.

Tekrar uğultu ve tekrar ay ışığı.

Bu sefer sıçrayarak uyandım. Neler yaşadım ben az önce? O beni nereden tanıyordu? Daha da önemlisi, o kimdi? Bunları düşünürken birinin beni sarstığını fark ettim. Sağ tarafıma döndüğümde Ezgi ağlayarak bana "Sen ne yaptığını sanıyorsun!" dedi. Dediklerini anlamadığımı yüz ifademden anlayacak olacak ki "Kırık cam parçalarıyla neden kollarına çizik attın? Zamanında gelmeseydik ölebilirdin, bunun farkında mısın"dedi.

Bir dakika. Koluma çizik atmak mı?! Yani kimse benim attığım çığlığı duymadı mı?!

Kollarıma baktım ve dirseğimle bileğim arası tamamıyla sarılmıştı. Canım acımıyordu ama kolumu rahatça hareket ettiremiyordum. Kısıtlanmıştım. Kendimi yastığıma doğru attım. Ve bir of çektim.

Doktor içeri girdi, bana acıyarak bakıyordu. Göz devirdim ve başımı pencereye doğru yönelttim. Dışarıda hafif bir rüzgâr esiyordu. Ve doktorum taburcu süremi daha da uzattığını belirtti. Demek ki artık yeni evim burası olacaktı. Alışmaya bakmalıyım.

Alışamıyorum.

Her geçen gün daha da acı çekiyorum. Ruhum bedenimden ayrılmak için adeta çırpınıyordu. Gecelerim kâbus, hep aynı rüyayı görüyorum.

Yetimhanede kaldığım günler. İsyankar olduğum için yediğim cezalar. İsyandan kastım yapılan haksızlıklar. Kötü koşullar içinde büyüdük. Eğitimin sıkı bir disiplinden geçtiğini düşünen müdire ve onun yandaşları. Gerçi biz de az değildik. Ama o kadın kadar da fazla değildik. Bunları düşünmek bile sadece içimi ürpertiyor.

Hastaneyi sevdiğimi düşünüyorum. Sanırım buradan çıkmamak için kendimi tekrar sakatlayabilirim.

Bandajlarımı değiştirmek için bir hemşire geldi. Değiştirirken canım acımıştı o kadarı da olacaktı artık.

O günden bu yana hiç lavaboya gitmemiştim. Yani kendi odamdaki lavaboya. Tek başıma gitmeme izin vermiyorlardı. Yakında nefes almama da izin vermezler diye düşünmeye başladım artık.

Yanımda hep refakatçi oluyordu. Bu sefer o refakatçiyi atlatmam gerekiyordu. Ona susadığımı ve bana kantinden içecek getirmesini istedim.

Bu numarayı yemedi. Telefonla kantini aradı ve odaya getirdiler. Meyve suyunu bardağa koymasını rica ettim. Bardağı tam bana uzattığı sırada sanki bardak elimden yanlışlıkla kaymış gibi onun üstüne bilerek dökülmesini sağladım. Kendimi savunma durumuna geçtim, özür diledim ve bunu istemeyerek yaptığımı belirttim. O da sıkıntı değil diyerek çantasını kontrol etti. Hay aksi şeytan! Yanında yedek kıyafetleri bile vardı. Üstünü değiştirmek için odadan çıktı. Neden buradaki lavaboyu kullanmamıştı?

Usulca kalktım ve lavaboya doğru ilerledim. Kapıyı zorladım ama açılmadı. Kapı deliğinden baktığımda bir çift kırmızı göz gördüm. Korkuyla geri çekildim. Yatağıma doğru gittim ve aynı uzanmaya devam ettim. Yaklaşık 2 dakika sonra yine aynı refakatçi geldi. Bana önce şüpheyle baktı ve sonra dedi ki "Yatağından kalktın de mi?" cevap vermedim. Pencereye doğru tekrar bakmaya başladım. Odadaki tek arkadaşım pencereydi. Televizyon bile ilgimi çekmiyordu.

Fazla üstelemedi, telefonuna bakmaya devam etti.

"Hayal, sen iyi değilsin. Bir daha buraya gelme. Daha kötü oluyorsun."

Uğultu. Ve sessizlik.

"Hayal, kızım kalk artık. Geçti."

Gözlerimi açtığımda birkaç doktorun başımda dikildiğini fark ettim. Kendime geldiğimde ağlamış olduğumu anladım. Yanaklarım ıslaktı.

Doktorlar bende neyin ters gittiğini anlamamışlardı. Bu yüzden bir psikiyatris ile görüşmenin daha doğru olduğunu düşündüler. Taburcu olmam biraz daha uzadı. Anlaşılan aylarca bu dört duvar arasında sıkışıp kalacağım.

Görüş günüm geldi. Heyecandan içim içimi yiyordu(!) Belki de gerçekten içim içimi yiyordur.

Bana son zamanlarda gördüğüm rüyaları sordu. Anlatıp anlatmama konusunda tereddüt ettim ve yaşadıklarımı değil de gördüğüm kabusları anlatmaya karar verdim. Geçmiş travmalarımı.

Son zamanlarda rüyamda yurtta kaldığım dönemlerdeki müdirenin verdiği cezaları gördüğümü dedim. Bana detaylıca anlatmamı istedi. Ona sadece bir anıyı gördüğümü söyledim.

"Çocuklarla oyun oynuyorduk. Selin ve Ekin kardeşlerdi. Genelde diğer çocuklar tarafından biraz da olsa dışlanırlardı çünkü onlar da diğer çocuklarla pek muhattap olmazlardı. Bir gün bu ikisi girmemeleri gereken odaya girmişlerdi. Biz oraya "bodrum katı" derdik çünkü oraya ulaşmak için koridorun sonundaki demir kapıdan geçmek gerekirdi. Onlar nasıl olduysa o ağır demir kapıyı itmişler, içeriye girmişlerdi. Ben de tam odaya giderken onların demir kapıyı arkalarından biraz da olsa kapattıklarını gördüm. Peşlerinden gittim, başlarına bir şey gelirse ablaları olarak onlara sahip çıkayım diye. Tam onlara doğru ilerlemişken birden çığlık atarak dışarı çıktılar. İçeride ne gördüklerine bakmak için girdiğimde..."

devamını getirmek için biraz soluklanmıştım. Beni pür dikkat dinliyordu psikiyatris.

"Yerde..." diyebildim sadece. O da devamını sorarcasına dediklerimi tekrar etti: "Yerde?"

Biraz soluklandıktan sonra ancak devam edebildim.

"Yerde kana benzer bir boyayla çizilmiş pentagram vardı. Her bir köşesinde kırmızı bir mum ve yanıyordu mumlar. Ortasında Arapçaya benzer yazılar vardı. Duvarlarda pençe izlerine benzer izler..."

Gözlerim dolmuştu o anıyı hatırladıkça. Devamını hatırlamak istemiyordum ama anlatmam gerektiğini biliyordum. Çünkü beni daha dikkatli bir şekilde dinlemeye başlamıştı. Gözlerimin dolduğunu anladığı anda ellerimi tuttu ve hafifçe sıktı. "Merak etme tatlım, her şey geçecek. Sadece travmatik bir olay yaşamışsın. Bunu atlatmana yardım edeceğim."

Sevindim. En azından 6 yıldır kâbusum olan olayın üstesinden gelebilecektim.

Anlatmaya devam ettim. "Sonra birden kapı gıcırtısı duydum. Arkamı döndüğümde onu gördüm. Müdireyi. Bana sinirle bakıyordu. 'Senin burada ne işin var, bu saate yatağında olman gerekiyordu. Haddini fazla aşmaya başladın Hayal Hanım!' Ona kendimi açıklamaya çalıştım ama beni dinlemedi. Beni biraz daha ileri itti. Tam çemberin ortasına... Ayağa kalkmaya çalıştım ama sanki yere yapışmış gibiydim. Bir şeyler söylemeye başladı. Anlamadığım bir dilde kulağa melodi gibi gelen bir şekilde söylüyordu. Bundan korkmam gerekiyordu ama korkmadım. Korkamadım. Kendimi... Nasıl anlatırım bilmiyorum ama bir girdabın içinde hissettim. Bunu fark etti ve bana 'Seni pis ucube, ailenin seni neden terk ettiğini şimdi daha iyi anlıyorum.'dedi. Bir ailemin olup olmadığını bile bilmiyordum. Hatta öldü sanıyordum. Kadın gitti ve üstüme kapıyı kapattı. Onun arkasından gittim. Kapıyı açmaya çalıştım ama açamadım. Sonra birden kulağıma sesler gelmeye başladı. Sanki biri yüksek bir sesle fısıldıyordu. Küçük bir tahtaya kör bir kalemi sürtüyorlardı da öyle bir cızırtı çıkıyordu. Sabaha kadar böyle devam etti. Delireceğimi hissettim. Kulaklarımı kapattıkça daha beter oluyordu. Sanki biri ruhuma vuruyordu ama acısını çeken bedenimdi."

Bunları dedikten sonra yüzüme ciddi bir şekilde baktı. Bir kâğıda bir şeyler doldurdu ve bana hemen döneceğini söyleyerek odadan çıktı. Geldiğinde yanında birileri vardı. Bana her şeyin daha iyi olacağını sadece ona güvenmemi istedi ve her şey için özür dilediğini söyledi.

Üzerime üç kişi birden gelmeye başladı. Ürkütmeden, yavaş adımlarla geliyorlardı. Neler olduğunu ve ne yapmaya çalıştığını sordum. Bana yine aynı şeyleri söyledi.

Ve yine bilincimi kaybettim

Bölüm sonu

3 yorum