İçeriğe geç

Döngü

Bölüm 1 · 4 dk okuma

Döngü

Bölüm 1

Ben Neyim ve Ben Kimim ?

Uyandım. Ellerimde kan , gözlerimde intikamın ateşiyle birlikte doğan umutsuz bir çocuk misali. Etrafıma bakındım , soğuk ve karanlıktan başka bir şey bulamadım.

Neredeydim ben , neden ellerimde kurumuş kan vardı ve neden yoğun bir şekilde kan kokuyordum ? Bütün soruları geçtim , ben kimdim ? Neden hiçbir şeyi hatırlamıyordum ? Bu sorular zihnimi doldururken pencereden vuran ayın ışığı dikkatimi çekti. Yoğunluğumu o tarafa verdim. O kadar huzur vericiydi ki... Sanki , sanki beni tamamlayan bir parçamdı ama aynı zamanda eksikliğini hissettiren bir parça.

Bulunduğum odayı incelemeye başladım. Bir yatak - görkemli olmasına rağmen bir o kadar da eski olan bir yatak. Üstünde birkaç kitap bulunduran bir masa ve onun tam olarak karşısında bulunan eski bir sandalye. Bordo kadife kumaşıyla kaplı bir sandalye. Onun tam sol çaprazında uzun ama ince bir ayna bulunmakta. Camında kırıklar var anlaşılan üstüne bir şey düşmüş veyahut da bilerek kırdırılmış. Bulunduğum yatak çivit mavi örtüyle kaplı. Rahat bir yatak. Buna rağmen bir şey hatırlamamak eksik hissettiriyor sadece.

Ellerimdeki kurumuş kan lekesiyle oynadım. Dökülen kırıntılar sonbaharda kurumuş yaprağın narince yere süzülmesi misali yere düştü. Nedense hoşuma gitmişti.

Kalktım ve aynaya doğru yürüdüm geçmişime dair bir anıyı hatırlama ümidiyle. Üstümdeki kıyafetler yırtıktı bir harpten çıkmış gibi. Üstümü dikkatlice incelerken aynanın yanındaki siyah cübbe dikkatimi çekmişti. Kimindi bu ve neden buradaydı ?

Cübbeyi elime aldım ve incelemeye başladım. Geniş cepleri vardı üstüme giydiğimde ise tam olarak üstüme oturuyordu. Ne bir eksik ne bir fazla. Ceplerini karıştırmaya başladım ve bir kolye çıktı. Kolyenin üstünde güneş ve ayı temsil eden iki göz vardı. Güneşi temsil eden göz kırmızı , turuncu ve sarı renklerinin ahenkli bir şekilde karışmasıyla oluşuyordu. Arkasından ise güneşin ışıkları sarıyordu. Gözün sol kısmındaydı tüm bunların hepsi. Sağ gözde ise lacivert , mavi ve beyazın ahenkli bir şekilde birbiriyle çarpışması sonucunda doğan bir renkle kaplıydı ayı temsil eden göz. Onun da arkasını ayın ışığı sarıyordu. Sol göze ilk baktığımda içimde anlam veremediğim bir yakma hissiyatı oluşmuştu sağ gözde ise dondurma hissiyatı. Bu kolyede beni çeken bir şey vardı. Boynuma taktım ama takar takmaz başım birden dönmeye başlamıştı. Gözüm kararıyordu. Pencereye , ay ışığına doğru baktım bana yardım etmesini istercesine. Tek gördüğüm şey ay ışığının birden odayı kaplaması ve kapının sertçe açılması. Bilincimi kaybetmeden önce duyduğum ilk ve son ses : "Hâyâl , Hâyâl !?"

Tekrar uyandım.

Bu sefer ne ellerimde kan lekesi ne de üstüme çöken o ağırlık hissiyatı vardı. Gördüğüm şeyler beni yanıltmıyorsa bir rüyaydı ama gerçeğe çok yakın bir rüya. Sabah olmuştu ve başımın ağrısı geçmemişti.

Etrafıma ufak bir bakış attım ve odamda olduğumu anladım. "Sonunda bana ait olan şeyler." dedim usulca. Elimi yüzümü yıkamak için lavaboya gittim. Aynanın karşısına geçtiğimde boynumdaki pençe izine benzer izler dikkatimi çekmişti. Tenim beyaz olduğu için hafif bir kızarıklık olmasına rağmen çok belli oluyordu. Gördüğüm şeyin etkisinden halen daha çıkamamış olacağım ki telefon sesini bile duymamıştım. Arayan Ezgi'ydi. Benim en yakın arkadaşım, kardeşim dediğim kız.

Telefonu açtığımda bana öfkeli bir ses tonuyla neden telefona cevap vermediğimi sordu. Ben de çok dalgın olduğumu ve telefonun sesini duymadığımı belirttim. O da pek sorgulamadı. Tam o esnada zil sesiyle irkildim.

Kargo beklemiyordum veyahut da herhangi bir şey sipariş etmemiştim. Ezgi'ye kapıya bakmam gerektiğini söyledim ve telefonu kapattım. Kapıya doğru ilerlerken birden zihnimin bulanıklaştığını hissettim. Neler olduğunu anlamaya çalışırken birden kapının sertçe yumruklanmasıyla kendime geldim. Sinirle kapıya doğru ilerledim ve kapıyı sertçe açtım.

Kapıda kimse yoktu.

Minik bir miyavlama sesiyle aşağıya doğru baktım. Siyah bir yavru kedi kapımın önüne konmuştu. Kimin koyduğuna bakmak için etrafımı incelediğim anda karşı sokak arasında birini fark ettim.

Bulunduğum sokakla karşı sokak arasında fazla bir mesafe yoktu bu yüzden o kişinin göz rengini biraz da olsa ayırt edebiliyordum. Gri desem gri değil, kahve desem kahve değil. Sanki grinin içine hafif bir kahvelik damlatmışlar gibiydi.

Birkaç saniye bakışmamıza rağmen üstümde anlamlandıramadığım bir hafiflik hissettim. Zaten hemen ortadan kayboldu. Miyavlama sesiyle tekrar kendime geldim. Ne oluyordu bana? Neden her defasında dalıp gidiyordum?

Kediyi ellerim arasına aldım. Boynunda küçük gümüş rengi bir kolye tarzı tasması vardı. Üstünde "Siyam" yazıyordu. Ufak Siyam bana merakla ve masumca bakıyordu. Bu ufaklığı ısırmamak için kendimi zor tutuyordum.

İçeri girdik. Onu koltuğa bıraktım ve ne yapacağını izlemeye başladım. Çok yorulmuş olacak ki hemen uykuya daldı. O sırada ben de hayvan dükkanına gittim. Onun daha rahat edeceği eşyaları aldım. Tam karşıdan karşıya geçerken yine aynı hissiyatla karşılaştım. Zihnim bulanıklaşıyordu ve sanki bilincimi başkasına teslim ediyordum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.