Batıyorduk. Ben aşkımdan zaten batmıştım. Beş yıl boyunca platonik takılmış, aptal aşkımla kendimi batırmıştım. Bir baltaya sap olamamıştım. Ne kariyerimde iyi bir çizgi çizmiştim ne de aşk hayatımda. Aşk hayatımda tek olan şey, Selin’i stalklamak, sevgilileriyle görüp kıskançlık krizlerine girmekti. Tek heyecanım Selin’in Instagram hesabını izleyip stalklamaktı. Twitter hesabını da bulmuştum!
Beni tanıyordu. Ama İrem olarak. Gerçekten aciz bir haldeydim. Aşık olduğum kızın yakınında durmak için girmediğim kılık kalmamıştı. Kendimi tanıtmama izin verin; ben İrem, 24 yaşındayım, yurt dışında Erasmus yapıyorum, işletme okuyorum. Hadi ama, kimi kandırıyorsun Berk?
İrem olmaya bile razıydım. Yeter ki yanında olsaydım. Liseden sonra onu birkaç kez görmüştüm. İyi bir üniversiteye gidiyordu. Ben de kazanmıştım ama mezun olduktan sonra işsiz kalmıştım. Babamın pastanesinde çalışıyordum. En azından aşçılık okusaydım.
Pasta yapmayı bile bilmiyordum ki. Ama kendi kazancımı çıkarmalıydım. Belki babamdan bir şeyler kapar, onun gibi iyi usta olur, o emekli olduğunda onun yerine geçerdim. Beceriksizin tekisin oğlum, kimi ne diye kandırıyorsun?
Ah, bakın, bunu eklemeyi unuttum. Babam pastaneyi büyüterek tehlikeli bir borcun içine girmişti. Zaten annemden kalma borcumuz vardı. Ve borcumuz iki katı olmuştu. Artık aşk konusunda batmakla yetinmeyip ekonomi konusunda da batırdım. İşler iyiydi. Ama borcumuzu karşılamıyordu. Babam satmaya karar verdiğini söylemişti. Buna izin veremezdim. Burası benim çocukluğumdu. Burası benim hayatımdı. Kardeşim İlayda'nın da benim gibi güzel anıları olmasını istiyordum.
Ah, yine bir şey söylemeyi unuttum. Artık romantik komedi izlemeyi sevmiyordum. Çünkü beni üzüyorlar! Bunların hiçbirini Selin ile yapamayacaksam ne anlamı vardı?
"Güzel bir haberim var!" Babamın neşeli cümlesi sabahımı aydınlatmıştı. Ben pastaneyi süpürürken pastaneye girdi babam.
Pastanemiz iki katlıydı. Camlı büyük bir yerdi. Arkada mutfağımız vardı. Şık retro bir konsepte sahiptik. "Burayı satmıyoruz," dedi babam. "Satın alacak kişi, benim pastalarımı sevdiğini söyledi ve ortaklık teklif etti. Oğlun ile çalışmaya devam edin, beni yüzde 65 ortak yapın, parayı da borçlarınızı ödeyerek karşılayayım dedi. Oğlum, çok mutluyum!"
Babam hiperaktif bir enerjiye sahipti. Yerinde zıplayıp dönüyordu. Ve duvarları öpmeye başlamıştı. Bu tepkisinden dolayı yüzümü buruşturmuştum. Bu habere sevinmeliydim ama bilmediğimiz biriyle çalışmak acı vericiydi. Burayı yabancılarla paylaşmak zor olacaktı. En azından satmaktan iyidir diye düşünüp kendimi rahatlatmaya çalıştım.
"Baba, bu iyi sonuçlanır mı?" İçimi kurtlar kemiriyordu. İyi bir karar mıydı, emin değildim. "Tabii ki oğlum! Pastanemiz hala bizim," dediğinde kafamı aşağı yukarı sallamıştım.
"Bir de," dediğinde yüzüme söylesem mi, söylemesem mi gibi baktı.
"Bir de ne baba?"
"Evi satacağım. Borçları ödemem için. Ortaklıktan aldığım para yetmiyor."
Bu borçtan nefret ediyordum. Hepsi annem yüzündendi. Annemi suçlamak istemiyordum. Çünkü onu suçlayınca nefretim ve anne sevgim içimde savaşıyordu. Galip gelen anneme olan sevgi oluyordu. O bizi her ne kadar da kötü bir durumda terk etse de, onu suçlayınca kendimden nefret ediyordum.
Annem kumarbaz biriydi. Her gece tüm paralarımızı kumarda yer, babam ile ortak hesaplarından para çeker, borca bindirirdi. Zaten kumarda tanıştığı biriyle kaçmıştı. Onu görmek için kaç defa kapısına gitmiştim ama beni görmek bile istemedi.
Beni, babamı ve kardeşimi benim doğum günümde terk etmişti. Kendimi bok gibi hissetmiştim. Bana bunu hissettirmişti. Kendimi terk edilmeye mahkum biri olarak görmüştüm. Bu yüzden insanlarla iyi anlaşmaya çalışırdım. En çok da beni seven, yanımda olan kişilerle.
Arkadaşlarım hep yanımdaydı. En kötü günümde, en iyi günümde beni terk etmemişlerdi. Ben de onların beni terk etmemesi için çabaladım. Annemin beni terk etmesine izin verdiğim gibi bu sefer de arkadaşlarımın terk etmesine izin vermeyecektim. Hata yaptıklarında sustum. Çünkü hatalarını söylersem beni bırakırlardı. Tekrar yalnızlığımda boğuşamazdım.
"Nerede yaşayacağız?"
"Ortaklık teklif eden kişi, üst katında kalmamıza izin verdi."
Bu kişiler kimdi bilmiyordum ama bu kadar iyilik boşa olamazdı. Evet, babam yetenekli biriydi. Ama bu kadar iyiliğin altından şüphe aramıştım.
"Baba, bu insanlar bize neden bu kadar iyi davranıyor?"
Babam güldü. "Daha tanışmadın. İyiliğin karşılığını çalışarak vereceğiz." dediğinde biraz duraksadı, "Tok karına çalışmış olacağız biraz da."
Ona çatık kaşlarımla baktığımda, dudaklarını bastırıp kahkaha atmaya başladı. "Şaka yapıyorum! Şu yüz ifadeni görmeni isterdim. Bir git de aynaya bak," diyerek eliyle aynanın önünü işaret etti.
Babama gözlerimi devirdiğimde, "Gözlerin yamulacak eşek sıpası!" diyerek kafama yavaşça vurmuştu.
Kendi aramızda şakalaşıp eğlenirken, yeni ortaklardan bahsetmişti. Yeni ortak kadın, emekli öğretmen, zeki biriymiş. Yatırım yapmak istemiş, elinde yüklü miktar parası olduğu için. Kızı varmış, benimle yaşıt. Kızının işi varmış. Online kolye, çıkartma vs. satıyormuş. Babam, ortağımızın kızından bahsedince aklıma Selin gelmişti. Selin de kendi işini yapıyordu ve başarılıydı. Instagram hesabı 80 bine yaklaşmak üzereydi.
Kendime kızmıştım. Her olayda Selin’i düşünmeden duramıyordum. Oysa ki dün gece onu unutmaya karar vermiştim.
Ah, size bundan bahsetmedim. Evet, duyduğunuz gibi Selin’i unutmaya karar verdim. Bence buna baştan karar vermeliydim. Takıntılı gibi kızı sevmiştim. Unutmam gerekiyordu. Ve yeni bir sayfa açacaktım; pastanemiz için daha çok çalışıp, babamı utandırmayacaktım yeni ortaklarına. Onun gibi pasta yapmayı öğrenecektim. Bu nasıl olacaksa.
"Abiiiii!!" Pastaneye paytak adımlarıyla kardeşim girmişti. Saçlarını ikiye ayırıp at kuyruğu yapmıştım. Ama bozulmuştu. Onun için YouTube’dan saç örme, saç şekillendirme, nasıl nazik saç taranır - böyle bir seçenek çıkmamıştı - diye aratıp, öğrenmiştim. Arkadaşları güzel saç modelleriyle geldiğinde, kardeşimin düz salınık saçla gidip kıskanmasını istemedim. Yedi yaşındaydı. Annem bizi terk ettiğinde iki yaşındaydı. Ben ise 16. 16 yaşımda ona annelik yapmaya çalışmıştım. Onu iyi yetiştirmek için babam ile ebeveynlik eğitimlerine katılmıştık. Onu güzel yetiştirdiğimizi düşünüyordum.
"Saçların neden bozuldu, fıstığım?"
Kafasını öne eğdi, dudaklarını büzdü ve kollarını çiçek yaptı. "Birini dövdüm!
Babam sandalyeye kendini gömerken, demin içimden geçirdiğim "onu iyi yetiştirdik" cümlesinden utanmıştım. Bu çocuk kime çekmişti?
Kim bu dövdüğün?"
"Cansu!"
"Arkadaşını mı dövdün?"
"Evet, arkadaşım."
Babam, "Pek, neden dövdün?" diye sorduğunda, "Kedilerden korkuyormuş! Kedimi korkutmuş ve ona bağırmış!" Kedisi dediği, sokaktan aldığımız ve İlayda’nın bir an olsun yanından ayırmadığı Safran. Bembeyaz tüyleri ve camgöbeği gözleri olan bu kedi, kardeşimden uzaklaşıp tezgahın üstüne çıkmış, ayaklarını toplamış ve uyukluyordu. Tek ihtiyacı battaniye ve küçük kardeşim olurdu. Kedinin gözünden bir an olsun ayırmazdı. Kedisi olmadığı zaman ağlar, odasına kapanır ve ne zaman ki Safran’ı eline aldığında yüzünde güller açardı. Bu yüzden kedinin bir yere gitmesine izin vermez, nereye giderse onunla giderdi.
Arkadaşlarıyla parka mı gidecek? Tabii ki Safran ile. Annesinin ölüm yıl dönümünde mezarını mı ziyaret edecek? Tabii ki Safran da orada.
Safran kardeşim için önemliydi. Ve onu korumak için arkadaşını dövdüğünü duyduğumda "Aferin kızım!" demek istemiştim. Ama bu onu ödüllendirmek olurdu. O yüzden tebrik etmektense yaptığının yanlış olduğunu söylemeliydim.
"Kızım, kedini çok sevdiğini biliyoruz. Ama bu onunla kavga etmeni gerektirmez. İnsanlarla anlaşmazlık olduğunda onu sakince çözmen gerekir. Şiddetle çözmek hem arkadaşını kaybetmene hem de annemizin mezarındaki çiçekleri dehşetle izleyen Safran’ı unutmanla sonuçlanır."
İlayda beni dinliyordu. "Yani birini dövmek kötü bir şey mi?" diye saf bir şekilde sorduğunda, "Hayır, kötü değil. Sadece doğru değil."
"Bana bağıran birini dövsem?" diye sorduğunda, babam araya girmişti: "Kızım, kedin Safran’ı bağırsa bile dövmen doğru değil. Ama, seni korkutup sana zarar vermek isteyen birini döversen... Tabii ki evet!"
İlayda bizi dikkatlice dinleyip, "Anladım babacım. Kedimle iyi anlaşanları dövmeden uyarmalıyım. Ama beni korkutanları dövebilirim," diye eklediğinde babamla gülüşmüştük.
İlayda eline Safran’ı alıp üst kata çıkarken, ben de babama, "Bu insanlar kim ve ne zaman gelecekler?" diye sormuştum. Babam bana döndü ve "Birkaç gün içinde burada olacaklar," dedi.
Geriye çekildim. Evi toparlamamız gerekiyordu. Taşınmadan önce son bir kez göz atmak isteyeceklerdi. Babama sırtımı dönüp, "Evi toparlamak için hazırlıklara başlamam gerek," dedim. Babam, "Sen oraya bak, ben de pastaneye bakarım," dedi.
Yeni ortaklarla tanışmak zor olacaktı. Her an bir yanlış yapıp babamı utandırmaktan korkuyordum. Ama yeni sayfa açmak istiyordum. Belki de unutmam gerekenler için en iyi yol buydu.
Pastanenin ikinci katında oturuyorduk. Bana tatlı tatlı olayları anlatırken bir yandan ödevini yapıyordu. Ben de, İrem hesabına girip girmemek arasında gidip geliyordum. Kalbim girmemi; Selin'in son gönderdiği mesajlara bakmayı istiyordu. Bir sürü bildirim gelmişti onun adına. Bir sürü mesajını gördüğümde kalbim teklemişti. Sevinmiştim. Ama bu mesajları bana değil, İrem adlı kıza atıyordu. İrem'i seviyor, yanında tutuyordu.
Benden ise nefret ediyordu. Eminim aklına geldiğimde beni kötü anıp, beddua ediyordur. Ben ve arkadaşlarım ona lisenin son iki yılını cehennemi yaşatmıştık. Doğrusu arkadaşlarım yaşatırken ben sadece izlemiştim.
Mezuniyet dansında, onun ile dans ederken, onu detaylı bir şekilde izlemiştim ve onun gözünden kaçmamıştı. Bana ''Sen sadece izlemeyi mi biliyorsun?'' demişti.
Haklıydı, konuşmayı unutuyordum. Annem gittiğinde son kez bana baktığında tek kelime etmemiştim. Ama içimde bir çığlık atıyordu gitme diye. Arkadaşlarım, Selin'i zorbaladıklarında yapmayın diyordu içimden. Selin ile ilk dansımızda senden hoşlanıyorum diyordu. Ne yazık ki geçici sandığım hoşlantı aşka dönmüştü.
Bakışlarını hatırlıyordum, sesinden fazla güçlü olan gözlerini. Keskin, öldürücü gözlerini. Benim içimi mermi gibi delip geçerken kimlere aşkla bakmıştı. Bana hiç bakmayacağı kesindi. Arkadaşlarım, onunla uğraştıklarında ki bakışı çok farklıydı. Hüzün? Acı? Hayır, o bakışlara anlam veremiyordum. Çok farklı bir duyguydu. Belki de nefretti. Nefret bakışlarını asla üzerimde hissetmemiştim. Belki de hissettim ama yabancı olduğum için bana uzak geldi. Belki de Selin'in bakışları nefretti.
Pencereden gelen geçene bakıyordum. Açık camdan onları dinliyordum. Yüzlerce kişi geçiyordu şu an. Gözüm bisiklet süren genç kıza takılmıştı. Bisikletini durdurup pastaneye baktı. Saçları, çenesi çok tanıdıktı. Gözlerini göremiyordum. Gözlük vardı.
Sanki beni duymuş gibi gözlüğünü çıkardı.
Selin dönmüş...
Bu kız Selin'di. Buraya gelmişti. Oturduğum yerden hızlıca kalktım. "Abi, iyi misin?" diyen kız kardeşimi görmezden geldim ve merdivenlere doğru koşmaya başladım. Çok hızlı koşuyordum. Ona gidince ne diyecektim ki? Sarılamazdım da, "Merhaba Selin, geri dönmüşsün" diyemezdim. Zambak kokusunu içime çekemezdim. Dokunamazdım da. Ne diye gidiyordum?
Hani unutacaktık? Durdum olduğum yerde. Gitme, vazgeç.
Kimi kandırıyordum, vazgeçemezdim onu görmem gerekti. Uzaktan olsa da görmem gerekti. Fotoğraflarla yetinemezdim, canlı görmeliydim. Hızlıca merdivenlerden inmeye devam ettiğimde iki basamaktan kayıyordum, korkuluklara tutunmasaydım düşerdim.
Onunla şu an karşı karşıyaydım. Pastaneyi inceliyordu. Sonra bakışları babamı ve beni buldu. Bana baktı. Kalbim durdu. Nefesim kesildi. Lütfen, bana hep bakabilir miydi? Saatlerce o bakışlarını izleyebilirdim.
Bana baktığında ifadesizdi. Beni tanımadı mı? Hayatının en güzel anlarını mahveden kişiyi tanımadı. İfadesizdi sadece. Önüne dönme lütfen, biraz daha bana bak.
Duymadı dediğimi. Duysa, devam eder miydi bakmaya? İçimdekileri haykırsam, bana aşkla bakar mıydı? O anlam veremediğim bakışları aşk olur muydu?
Önüne döndü ve bisikletini sürmeye başladığında arkasından koşmaya başladım. Dursana. Koşup ne yapacaksın? Sadece izleyip acı çekeceksin yapma bunu kendine.
Dışarı çıktım, bisikleti sürerken bir iki kez arkasına bakmıştı. Ve gözlerimiz buluşmuştu. Ama gözleri beni bulduğunda hemen önüne çevirmişti. Bana neden bakmak istesin ki... Cebimden telefonumu çıkardım. İrem hesabıma girdim. Onun mesajlarına bakarken nefes nefeseydim. Kalp atışlarımı tüm şehir duyabilirdi. Duymasınlar diye dua ettim. Bende saklı kalsın.
"Çeşmeye geri dönüyorum. Tamamen," Selin'in mesajını okuduğumda, yerimde zıplamıştım. Artık buradaydı. Belki bir şansım olabilirdi. Ne şansı oğlum!
Kendimi çocuklar gibi hissetmiştim. Pastaneye girip babamın yanaklarını öpmüştüm. "Bu ne cıvıklık, Berk?" diye babam beni sorgulamıştı. Ona omuzumu silkmiştim. Merdivenlerden tekrardan koşarak çıktığımda, İlayda'yı kucağıma almış etrafta döndürmüştüm. İlayda'nın sevinç çığlıkları ile kalp atışım yarışıyordu. En çok ben yüksek ses çıkarıyorum diye.
Babam aşağıdan bize seslenmişti. "Yeni ortaklarımız geldi! Koşun çabuk!" diye çağırmıştı bizi. Ortaklarımızı merak etmiştim. Bu iyi insanlar ile tanışmak için can atıyordum. Telefonuma tekrar mesaj bildirimi geldiğimde arkadaşım Cem'dendi.
"Pastaneye geliyoruz, koçum. Bugün maç var."
Bugün gerçekten güzel bir gündü. Evimizi satacaktık ama olsun. Pastane yerinde kalıyordu. Selin dönüyordu, maç vardı. Yeni sayfa açılıyordu hayatımda.
Aşağı yavaş adımlarla inerken, Cem ile mesajlaşıyordum. Ona bahsetmek istemiştim hep aşkımdan. Ama o en büyük kötülüğü sevdiğim kıza yapıyorken, ona açılamazdım. Ne diyeceklerdi? Benimle dalga mı geçeceklerdi. Benimle arkadaşlığı mı keseceklerdi?
Selin'e olan aşkımı sadece yeğenim biliyordu. En büyük destekçim oydu. Beni sabahlara kadar dinleyendi oydu. Selin'i düşleyerek hayaller kuruyordum, direk lambaları sönesiye kadar. Yeğenim Ömer, onlarla arkadaşlığı kesmemin en sağlıklı olacağını söylemişti. Ona göre bir gün Selin ile bir şansım olursa arkadaşlarım ve onun arasında tercih yapmam gerekebilirmiş. Sanki öyle bir şans var da anasını satayım!
Aşağıdan İlayda'nın cıvıltılarını duyuyordum. Telefonu cebime koyup merdivenlerden indiğimde gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Selin'in annesi buradaydı. Belki pasta almak için gelmiştir. Kızı geldi, kutlama yapacaktır?
"Tanıştırayım, yeni ortağımız Neşe İnci."
Put gibi kesilmiş olduğum yerde donmuştum. Neşe teyze elini bana uzattığında, "Biz tanışıyoruz aslında. Kızımın dans partneriydi. Adını çok duydum," diye tebessüm etmişti. Ne demek adını çok duydum? Eyvah ya! Kesin beni beddualarla anlattı ve ortaklıktan vazgeçtiğini söylemeye geldi. Neden kızını zorbalayan kişinin babasıyla ortaklık kursunlar?
"Ah, doğru. Unutmuşum. Bu arada Selin kızım nerede?" diye babam sorduğunda kızım kelimesi ona ne kadar yakışmıştı. Hep bu anı hayal etmiştim.
"Bisikletiyle önceden gelmiş ama ben gelmeden girmek istememiş. Gelir şimdi Tarık."
Nefeslerim gitgide hızlanıyordu. Nefesimde boğulacak gibi hissetmiştim. Onunla yine karşılaşacaktık ve bu sefer çok farklı olacaktı. Ailelerimiz ortaktı. Belki şansım olabilirdi.
Allah kahretsin, arkadaşlarım geliyordu... Selin onlarla karşılaşacaktı.
Cem, Mustafa ve Murat pastaneye girerken, bisikletini ağaca yaslamıştı Selin. Damarlarımda adrenalin deli gibi geziyordu. Nefes boğazımda kılçık gibi takılı kalıyordu. Yutkunmam çok zor oluyordu. Vücut fonksiyonlarım sanki çalışmıyordu.
Selin üstündeki tozları silerken önüne bakmadan pastaneye girmişti.
Mustafa, Cem ve Murat, Selin'e bakmışlardı. Selin ilk önce annesine gülmüş, o gülüşündeki ışığı bize de göstermişti. Bana ilk defa gülümsemişti. Selin, sol tarafına döndüğünde ışığı yüzünden düşmüştü. Mustafa, Cem ve Murat'ın bakışları ben ve Selin arasında gidip gelirken, Selin'in bakışları yine eline bıçak almış bir katile benziyordu. O bakışları bana
döndüğünde yüzündeki kızgınlığı görmüştüm.
Elimdeki şans uçup gidecek miydi?