Araba durduğunda kimseye bakmadım.
Çünkü bakarsam tereddüt ederdim.
“Bana otuz saniye verin,” dedim.
Felix arkasını döndü.
“Burada zaman yok,” dedi.
“Var,” dedim.
“Eğer beni dinlerseniz.”
Asil kapıyı yarıya kadar açmıştı bile.
Karan elini kaldırdı.
Durdu.
“Konuş,” dedi.
Dizlerim titriyordu ama sesim titremedi.
Çantam hâlâ yanımdaydı.
Onlar beni çıkarırken almama izin vermişlerdi.
Bu bir hataydı.
Ya da bilinçli bir riskti.
Tableti çıkardım.
Takip eden araçlar hâlâ tünelin çıkışındaydı.
Bizi bekliyorlardı.
Çünkü kaçacağımızı düşünüyorlardı.
Ben kaçmadım.
“Depodan çıkmadan önce,” dedim,
“beni yakalayan sistemin arka kapısını açık bıraktım.”
Felix’in yüzü ilk kez ciddileşti.
“Ne kadar açık?” diye sordu.
“Onların beni izlediği kadar.”
Parmaklarım ekranda kaydı.
IP’ler üst üste bindi.
Takip sinyali bir anda çoğaldı.
Asil ekrana baktı.
“Ne yaptın sen?”
“Bizi değil,” dedim,
“onları işaretledim.”
Takip eden araçlardan biri aniden durdu.
Diğeri yavaşladı.
Çünkü artık av değillerdi.
Görünürlerdi.
Felix kısa bir kahkaha attı.
“Güzel,” dedi.
“Çok güzel.”
Karan bana baktı.
Bu kez bir sonuç değil, bir ihtimal görüyordu.
Araç tekrar hareket etti.
Ama bu sefer saklanarak değil.
Bilinçli.
Ben tableti kapattım.
Ellerim yanıyordu ama dokunmamıştım.
O an anladım:
Beni bu işin içine çekmediler.
Ben zaten içindeydim.
Ve artık geri çekilen ben değildim.