Her zamanki gibi güzel birgün. Denizin altında tuzlu ve ferah. Mutlu kuyruklarımızla saraydaki taht odasında şirin sohbetler ediyoruz. Ne kadar da tatlıyız. Açıkçası burada kendimi sıkıntıdan öldürmektense benim aksime ruhu olan birini öldürmeyi yeğlerdim. Ama hayır Ursula burada uslu bir kız gibi durmalı ve sevgili babası "Okyanusların Kralı" kıçımın kenarı Yüce Poseidon'un çok sevdiği biricik kızlarıyla saçma sohbetlerini dinlemeli. Tanrı babam olmasaydı ve tercihen diğerleriyle aram kötü olmasaydı Tanrı'ya beni kurtarması için dua edebilirdim. Sanırım Tanrılara şuan edebileceğim tüm dua bayık gözlerle etrafa bakmak.
"Babacım umarım keyfiniz yerindedir. Sizinle ve kız kardeşlerimle geçirdiğim bu vakitten oldukça hoşnutum." En büyük ikinci ablam Ampheta'nın sözlerine karşın göz devirdim. Babam karşılık olarak Ampeta'nın altın sarısı saçlarını okşadı. Bu babamın dilinde aferin uslu evcil hayvanım demekti. Tek sinirimi bozan babamın, benim deyimimle "6 pisi balığı" olan ablalarımı severken tebessüm etmesiydi. Kusmak istememe sebep oluyordu. Ablalarım da sahiplerine yaranmaya çalışan aç balıklar gibi babamın ilgisini her gördüklerinde onun yanından ayrılmıyorlardı. Ben sanırım burada akvaryumun dibindeki ters dönmüş ölü balık oluyorum. Orada olmaması gerekmesine rağmen orada bırakılan, çirkin ve sevimsiz, büyük ihtimalle akvaryuma konulurken umarım ilk bu ölür denilen balık. Hiçbir zaman babamın ilgisini istemedim. Tabi babam da bana o yüce ilgisini asla vermekle uğraşmadı. Farklı teorilerim var bu konuda. Kız kardeşlerim tabağınıza konulduğunda yeme de yanında yat diyeceğiniz balıklar bense bayat balık turşusuyum diyebilirim. Ayrıca sevgi ve ilgiden göstermede bir kayayla aynı başarı seviyesine sahibim. Kişiliğim, başınıza gelse Tanrılara bir düzine bakire kız sunacağınız bir felakettir. O yüzden babama biraz hak ve üç evet vererek onu uğurlayabilirim. Tercihen denizin en dibine. Bunları düşünürken bugünlük sohbetlerinin bittiğini fark ettim. Babamın önünde eğildik ve en sonunda hepimiz kendi işlerimizi yapmak için babamın bana huzursuzluk veren huzurundan ayrıldık.
"Umarım hepiniz görevlerinizi doğru bir şekilde yerine getiriyorsunuzdur. Günün sonunda hepiniz yaptıklarınızı bana bildireceksiniz. Anlaşıldığımı düşünüyorum." dedi en büyük ablam Merlana. Konuşması ağırbaşlı ve kendinden emindi. Bunları söylerken bize bakma gereği bile duymamıştı. Başı dik bir şekilde hepimizin önünden geçip gitti. İleride tacın ona kalacağından emindi ve bu tavrı onu balıkçıların ağına atmak istememe sebep oluyordu. Tabi bunu eğlencesine de yapabilirim. Belki de bunu not almalıyım.
"Ablamı duymuş olduğunuzu düşünüyorum. Oyalanmayı bırakın ve en iyi şekilde hizmet edin." diye söylendi Ampheta. Sesindeki kıskançlığı duyabiliyordum ve bu kulağıma tatlı bir melodi gibi geliyordu. 6.pisi balığı olan ablam Hariles, Ampheta'ya sinirli bir bakış attı. En küçükleri, en masumları ve en adaletlileri olarak sevgili ikinci büyük ablama bunu söylemeli miydim? Belki kavga ederlerdi. Her ne kadar otoritesine karşı gelinmesinden hoşlanmayan asıl kişi Merlana olsa da, onu ölümüne kıskanan Ampheta'nın bu konuda bile ona üstün gelmeye çalışacağından eminim. Tüm bunları ve çıkabilecek potansiyel bir kavgayı düşünmek daha çok söylemek istememe neden oluyor ama Ampheta ile konuşmak istemiyorum. Kız kardeşlerimle konuşmaktan bu kadar nefret etmeseydim şimdiye kadar herbirini bir diğerine öldürtmüştüm. Ne de harcanan bir potansiyelim var. Ablalarımın hepsi önemli olan ama benim hiçbirinin ne olduğundan haberimin dahi olmadığı işlerini yapmak için dağıldıklarında yalnız kaldım. Onların aksine bana verilen herhangi bir görev yoktu. Verilseydi de zaten yapmazdım. Yapsaydım da önce yapar sonra çok daha kötü bozardım. Başkasının işlerini bozmaktan daha eğlenceli olan tek şey kendimin istemeden yaptığı işleri bozmak. Babam bu düşüncemin farkında diye bana hiç soylu işler vermiyor sanırım. Ara sıra babamın evcil pisi balığı olmak nasıl birşey diye merak etmiyor değilim. Tabi bu özendiğimden değil. Bazen kuru bir yosun olmanın nasıl olduğnu da merak ediyorum ve yosun olmaya özeneceğimi sanmıyorum.
Ursula kendini oyalayacak bir şey bulamayınca sarayın dışında dolanmaya karar verdi. Beyaz uzun saçları suda ablalarınınki kadar ışıltı ve ihtişamla süzülmüyordu ve onun canını sıkıyordu. İçinden bunun için söylenirken kendini bir eğlencenin ortasında buldu. 20'ye yakın deniz insanı şarkı söyleyip dans ediyorlardı. Müzik aletleri bazen tiz bazen pes seslerle herkesi dans etmeye davet ediyordu. Tam bu saçma çılgınlığın arasından çıkıp kurtulacakken birden kolundan çekildi. Onu kolundan çeken genç bir deniz erkeğiydi. Çocuk Ursula'yı kolundan tutmuştu ve onu kendine doğru çekerek hareketli ritimle dans ettirmeye çalışıyordu. Anlık şokla Ursula bir şey yapamadı ve çocuğun yüzüne bakakaldı. Genç bir erkekti bu ve yakışıklı yüz hatlarına ayrıca turuncu parlak saçlara sahipti. Ama en göz alıcısı büyük gülümsemesi olmalıydı.
"Sizce de bu ritim dansa davet etmiyor mu? Bu ritimin davetine icap edersiniz diye düşünüyorum genç leydi. Haksız mıyım acaba?" Dedi genç oğlan muzipçe.
"Ben...aa..." Ursula anın şokuyla hala kekeliyor ve ne diyeceğini bilemiyor gibiydi. Kendisine çarpan ve onu iten bedenle irkildi. Dönüp baktığında bunun kendini dansa kaptırmış bir denizkızı olduğunu gördü. Küstahça itilmiş olmanın öfkesi birden Ursula'yı kapladı.
"Bu ne cürret!" dedi. Sesinde oldukça tehditkar bir ton vardı. Ursula'ya geçiştirici bir özür vermek için dönen kız Ursula'yı görünce kaskatı kesildi.
"B-Ben özür dilerim...çok özür dilerim prenses Ursula lütfen beni affedin kabalığımı mazur görün. Sizi tanıyamadım ve küstahça bir davranışta bulundum. Gururunuzu zedeledim lütfen bağışlayın." Başını öne eğip durmadan özür dileyen kız resmen titriyordu. Kızın o halini gören herkes Ursula ve kıza odaklandı. Balıklar kaçıştı ve olaya uzak olan deniz insanları fark edilmeden hızlıca yüzerek oradan uzaklaştı. Kalanlar birbirlerine endişeli bakışlar atıyorlardı ve hepsi en sonunda anlaşmış gibi başlarını öne eğip sessiz kalmanın onları olası bir cezadan kurtaracağını düşünerek başlarını önlerine eğdiler. Tüm bu sahneyi gören Ursula içten içe gülümsedi. Güç ve iktidar tamamıyla insanları küçük hissettirmekti. En güçlüsü olmak nasıl da güzeldi. Ursula kendisini kolundan çekip onunla muzipçe konuşan oğlana baktı. Oğlan ne yapacağını bilemiyor gibiydi.
"Prenses ben üzgünüm...kim olduğunuzu bilmiyordum..lütfen lakayıt davranışlarımı bağışlayın." Dedi oğlan ne yapacağını bilemez bir tavırla.
Ursula oğlana baktı ve artık öyle büyükçe gülümsemiyor diye düşündü. Tüh ne yazık,oysa ki biraz daha gülse kalbimi hızlı attırmayı belki başarabilirdi diye hafifçe hayıflandı. bunlarla uğraşmak istemiyorum diye düşünüdü Ursula. Büyük ihtimalle Saraydaki canavarın karnını çoktan doyurmuşlardı zaten ikinci seçenek olan bağışlayıcı prenses rollerine girmek bozuk olan modunu daha çok bozardı o yüzden yalnızca kalabalığı terkederek saraya doğru yüzmeye karar verdi. Geride kalan kalabalık Ursula'ya şaşkın bakışlar atarken Ursula çoktan oradan uzaklaşmıştı.
"Sanki dışarısı çok iyiymiş gibi dışarı çıkıyorum" derken gözlerini devirdi Ursula. O sırada sarayın çanları iki kere çaldı ve yemek saatinin bittiğini duyurdu. Yemek saatini kaçırdığını fark eden Ursula birden sinirlendi ve koridordaki vazoyu yere atıp parçaladı. Bunun sinirini almayacağını biliyordu ama daha fazlasını yapmak babasıyla uğraşmak demekti. Sakince çay saati için sarayın minik resifine doğru yol aldı.
Anlaşılan en son gelen bu sefer ben değilim ha. Ablam Shera'yı göremiyorum. Ben bunu düşünrken 3.ablam Shera bütün zarafetiyle resife girip sandalyesine oturdu. Ben de kendi sandalyeme oturdum ve babamızın teşrif ederek bu acınası masayı şereflendirmesini diğer ablalarım gibi beklemeye başladım. Az sonra babam iki uşağı yanında masanın başına oturdu.
"Sevgili kızlarım bugün çay vaktine kalamayacağım." dedi babam. Ablalarım üzüntülü bir iki mırıltı çıkarttı.
"Ama bunu telafi etmek için size hediyeler getirdim. Bir dahaki çay saatimizde birlikte olacağımıza söz veriyorum." dedi ve resifi terk etti babam. Yanında gelen iki uşağın ellerinde büyük iki sandık vardı. Uşak teker teker isimlerimizi söylemeye başladı.
"Prenses Merlana" dedi uşak. Ablam Merlana büyük bir kendini beğenmişlikle uşağa doğru gitti ve uşağın sandıktan çıkarıp kendine verdiği görkemli tacı eline aldı.
"Tacınızda yedi denizden toplanmış deniz kabukları ve kıymetli inciler bulunuyor. Ayrıca tacınızda yedi denizin büyüleriyle kutsanmış bir zümrütte bulunuyor." dedi uşak ders verircesine. Merlana'nın kendi beğenmiş gülümsemesi yüzüne daha çok yayıldı ve 4. ablam Morgana'nın meraklı ayrıca övgü dolu sözleriyle yerine geri oturdu. Diğer ablalarım kıskançlıklarıyla başa çıkamıyor gibilerdi. Hatta Hariles başında bulunan pembe incili tokasını bir çöp parçasıymış gibi yere attı. Yine eğlenceli olaylar oluyor sanırım.
"Prenses Ampheta" dedi uşak. Ampheta yerinden uşağa doğru süzüldü ve flörtöz bir sesle "Sevgili Prensesin burada" dedi. Acaba çay bardağıma kussam kimse fark eder mi? Hafif kızarmış yanaklarıyla utanmış duran uşak kutudan bir çift küpe çıkardı. Küpe inanılmaz derecede parlıyordu. Ampheta bunu hergün taksa çoğu deniz canlısı gözlerinden olurdu herhalde.
"Bu küpeler Güzellik Tanrıçası Afrodit tarafından kutsanmış nadide takılar. Takan kişiye inanılmaz bir cazibe katar ve gözler ondan başkasını görmez." dedi uşak. Ampheta hediyeyi çabucak uşaktan aldı ve heyecanla yerine gitti.
"Güzellik ve cazibe için küpe mi? Baya ihtiyacın vardı." diye sessizce mırıldandı ablam Merlana
"Prenses Shera" Shera ufak bir tebessümle yerinden kalktı. Uşak ona simsiyah bir bileklik verdi. Öyle karaydı ki bilekliğin etraftaki ışığı emdiğini düşündüm.
"Bu bileklik derin okyanusun büyüsünü içeriyor. İçine binlerce ruh hapsedilebilir. Hint Okyanusunun eski koruyucusu Shera tarafından yapıldı. Onun ismini aldığınız için babanız bu hediyeyi almanızı istedi." dedi uşak. Shera yerine geçti ve "Ne Düşünceli bir hediye babacım." dedi. Hediyeyi pek sevmediğini ama değerli birşey olduğunu anladığını fark etmiştim.
"Babam hiçbir takının seni daha güzel yapamayacağını bildiğinden anlamı olan bir hediye göndermek istemiş sanırım." diye kıkırdadı 6.ablam Hariles. Shera ona ters bir bakış attı. Ampheta da Hariles ile kıkırdadı.
"Prenses Morgana" Morgana heyecanlı bir şekilde yerinden kalktı neredeyse sandalyesini düşürüyordu.
"Evet benim hediyem nedir?" dedi heyecanla.
Uşak ona parıldayan bir yüzük verdi. "Bu yüzük deniz gardiyanlarının ruhunu çağırmanıza yarar. Yüzük sizde olduğu sürece gardiyanların ruhları size itaat edecektir."dedi. Morgana çirkin bir köpek balığı gibi sırıttı. En azından mutlu ve çirkin bir köpek balığı diyeyim.
"Prenses Sorin" Sorin sakince yerinden kalktı ve uşağın önünde dikildi. " Sizin hediyeniz bir müzik kutusu. Kral Poseidon en çok bunu seveceğinizi düşündü." diyerek Sorin'e Deniz kabuğu şeklinde bir müzik kutusu verdi.
Sorin memnun olmadıysa bile anlamadığım ufak bir gülümsemeyle yerine oturdu.
"Prenses Hariles" Hariles ablalarım gibi ağırbaşlı bir şekilde hareket etmeye çalışırken eliyle çay bardağını devirdi. Diğer ablalarımdan aşalayıcı gülüşmeler koptu. Hariles utanmış bir şekilde uşağın vereceği hediyeyi bekledi. Uşak ona mercanlardan yapılma gökkuşağı gibi bir kolye verdi. "Bu kolye içinde resifin sihrini barındırıyor. Bu sihir size şekil değiştirebilme imkanı tanıyacak." dedi. Hariles özelliğini pek umursuyor gibi değildi. Kolyenin parlak, gökkuşağına benzer görüntüsü onun ilgisini daha çok çekmiş gibi duruyordu. Sıranın bende olduğunu biliyordum o yüzden seslenilmeden gidersem her şey daha çabuk ve daha az utanç verici şekilde biter diye düşündüğüm için yerimden söylenerek kalkıp uşağın yanına gittim. Uşak şaşırmış ve telaşlanmış duruyordu. Diğer uşağa baktı ama diğer uşak da ondan farklı değildi. "Evet? Hediyem? Tüm gün bekleyecek miyim?" dedim.
Uşak çaresizce diğer uşağa baktı ve "Üzgünüm efendim lakin Kral size herhangi bir hediye göndermedi." dedi. Nasıl yani? Babam aptal ablalarımı bu hediyelerle şımartmış ve bana bir deniz kabuğu bile vermeyi düşünmemiş miydi?



