Merhaba Cezalandırılmışlarım. Nasılsınız?
Yeni bölümümüz yayında. Şimdiden keyifli okumalar dilerim.
Okumaya başladığınız saati belirtirseniz çok sevinirim.

Akademiye geldi geleli karşılaştığı şeyler, neredeyse aklını kaçırmasına sebep olacak düzeyde. Farklı farklı yaratıklar, onun gibi insan görünümlü olan varlıklar ve garip garip kurallar ile yaşayış şekilleri...
Bunların hiçbiri Mert’e göre değil.
Gözlerini çoktan açmış bir şekilde oturuyor. Endişeyle kendi kendine söylenmeye başlıyor. "Buradan kurtulmak istiyorum. Buradan kurtulmak istiyorum. Buradan kurtulmak istiyorum."
Dudaklarından dökülenler sadece üç kelimeden ibaret.
Odanın içine göz attığında, Aras'ın uyuduğunu görüyor. Nefes alışverişi çok sık ve sözlerini duymuş olacak ki kısa bir süre sonra "Sakin ol," diyor. "Bu gördüklerin daha hiçbir şey. Ben bu akademide neler neler yaşadım. Ah bir bilsen. Üstelik daha ilk sınıfsın. İkinci sınıfa geçmek öyle kolay olmuyor."
Bir de sınıf mevzusu vardı. Değil mi? Her sınıfın ders zorluğu kat be kat artıyormuş. Bu beni daha da fazla strese sokuyor.
Mert, kaşlarını çattıktan sonra "Öyle de ister istemez korkuyorum. Sanki akademi akademi değil de insanların dünyasında vizyona giren korku filmlerinden çıkma gibi geliyordu. Bazen burayı Fright Night filminden çıkmış gibi görüyor, bazen ise Pişt filmindeki komedi sahnelerinden fırlamış gibi düşünüyorum,” diyor. Bahsetmiş olduğu yapımları izlemeyen Aras, ne demek istediğini anlamıyor.
Akademi’deki yaşantısını Fright Night ile bağdaştırmasının sebebi, o filmde var olan vampirleri yok etmeye çalışan insanların onlar ile savaşından dolayı. İnsanlar onları yok etmek için canla başla çalışıyor, tek amaçları hayatta kalmak. Aynısı aslında bu akademide yer alan her doğaüstü varlık için de geçerli. Akademiye gelmesinin üzerinden çok geçmeden bir savaşa girip hayatta kalmaya çalışıp başarılı oldular. Ama ileriki zamanlarda yeniden bir savaş çıkarsa başarılı olup olamayacaklarını kimse bilmiyor.
Neden Pişt filmi ile bağdaştırdığını da düşünürsek, aniden ortaya çıkan yer altındaki şeyler ve ruhani yaratıklardan kaynaklı bu benzetmesi. Resmen götünün tırsmasına sebep olup kendisini o filmdeki insanlar gibi hissetmesini sağlıyorlar. İkisi de başarılı olan yapımlardan.
"Haklısın,” diyor Aras. Başını yeniden yastığa koyduktan sora “Hadi biraz daha uyuyalım. Dersin başlamasına çok zaman kalmadı," diyor ve gözlerini kapıyor.
Mert, başını Aras gibi tekrardan yastığa koyuyor. Gözlerini kapadığında, içinde garip bir his beliriyor.
"İyi geceler," diyor Aras neredeyse fısıldayarak.
"İyi geceler," diyerek Aras’ı yanıtlıyor Mert ve kendisini uykuya bırakıyor.
***
İnsanların dünyasına gidebilmek için Mert'in getirildiği aracın benzeri bir araca biniyor. Bu araç sayesinde insanların dünyasına görünmeden girebiliyor ve onlar varlıklarını hissetmeden rahatça ilerleyebiliyorlar.
Yolculukları sırasında Sinan, hiç ağzını açmıyor. Sadece çevresine bakmak ve insanları izlemekte yetiniyor. Birbirleri ile olan konuşmaları, şakalaşmaları, sinirli halleri, yaptıkları alışverişler ve daha fazlasını görmek Sinan’ı inanılmaz derecede heyecanlandırıyor.
Ne kadar süredir yolda olduklarını bilmiyor. Sadece çevresini seyretmeye devam ederken kilise benzeri bir yerde araç duruyor. Yanında oturan Leopar görüntülü adam, vücudunu Sinan’a döndürüyor. Bakışları birbiri ile birleştiğinde, donuk ses tonuyla "Araçtan in," diyor.. "İçeride seni bekliyorlar."
Kilisenin önünde durduklarına göre, genç adamı kilisenin içinde bekliyor olmalılar.
Sinan, aracın kapısını açıp içinden çıktıktan sonra kapıyı arkasından kapatıyor ve derin bir nefes alıyor. Arkasına dahi bakmadan ilk adımını atıyor.
Kilisenin kapısının tam önüne geldiğinde, içini garip bir huzursuzluk kaplıyor. Görevini anlattıkları şekilde gerçekleştirmesi gerekiyor. Bunu da Silüet Avcıları adı verilen varlıklar ile gerçekleştirecek.
Silüet Avcıları, dünya ilk yaratıldığı günden beri varlar. Görevleri kötü yaratıkları insanların dünyasından uzak tutup onları yok etmek.
Sinan, elini kapıya vurmak için kaldırdığı sırada, kapı kendiliğinden açılıyor ve geriye doğru çekilmeye başlıyor. Genç adam gözleri irice açılırken yutkunuyor ve içeri girmek için ilk adımını atıyor. Tam o anda havada uçan bıçağı görmesiyle bedeni olduğu yere çakılı kalıyor.
***
Alfa, ders programını gözden geçirmesini bitirmesinin ardından kulağına takmış olduğu kulaklıktan yükselmeye devam eden müzik sesinin keyfini çıkarmaya başlıyor. Müzik dinlemek özgür hissetmesini sağlıyor. Bu yüzden müzik dinlemeyi çok ama çok seviyor.
Müzik dinlediğinde kendisini bu sinir bozucu dünyadan uzaklaştırıyor, gerçek benliğini aklından bir süre dahi olsa da uzak tutabiliyor.
Bu benliğine giden yol, onu evlatlık alan ailedeki adamın saldırıya uğrayıp öldürülmesi ile başlıyor. Baba dediği adama saldıran kişi başta çok normal biri gibi görünürken bir anda değişiyor. Önce yüzü uzamaya başlıyor, ardından sırtı geriye doğru geriliyor. Bunun ardından Alfa, korkuyla kendisini kanepenin üzerinden atlıyor ve delirmiş gibi hızla dış kapıya doğru koşuyor. Kalbi göğüs kafesinden dışarıya çıkacakmış gibi atıyor. Daha önce hiç bu kadar gerildiğini ve korktuğunu hatırlamıyor.
Elini kapı koluna uzattığı sırada duyduğu uluma sesi, olduğu yere kilitlenmesine sebep oluyor.
Bu an Alfa’nın hayatındaki kötü anlardan sadece biri. Sonrası yaşadıkları çok daha karanlık ve ürkütücü. Aklına geldikçe keyfi kaçıyor, kendisini öfkesini yok edebilmek adına bir şeyleri kırıp dökerken ya da avlanırken buluyor.
Peki, bu yaptıkları Alfa’ya iyi geliyor mu? Hayır. Aksine, kendini çok daha kötü hissetmesine sebep oluyor.
***
Egehan, akademide bulunan herkesin ondan korktuğu kadar uykucu olmasından da nefret ettiklerini adı gibi biliyor. Akademinin en çok uyuyan varlığı olması ve uykusundan uyandırılmasının ardından onu her kim uyandırırsa uyandırsın ondan intikam alması, kesinlikle en kötü özelliği.
En son hatırladığı kadarıyla Mert'i odasına bırakmışlardı. Ondan sonra her ne olduysa hatırlamıyor. Çünkü yine uyumaya devam edip kendisini akademi içerisinde olanlardan soyutluyor.
Mert, büyük ihtimalle uyumaya devam ediyor. Egehan ise hala uyanık. Uyanalı yirmi dakika kadar oluyor.
Bugün gireceği derslerden biri olan Yanılsama. Yanılsama, tamamen karışık şekiller ve alfabelerden oluşan kelime ile cümleleri çözebilmeleri için aldıkları eğitime verilen ad.
Bu derste çoğu öğrenci kalıyor. Yazan yazıları ve anlatılmak istenenleri çözmek çok zor. En çok zorlanılan ise şekillerin yer aldığı kelime ve cümleleri hiçbir zorluk çekmeden doğru bir şekilde belirtmek.
Derse Yanılsama Hoca'sı giriyor. Gerçek adını hiçbir zaman öğrenemedikleri hocalardan birisi o. Sadece öğrencilerin ve mezunların adını biliyorlar. Bu durum genç adamı sıksa da itiraz edebilme gibi bir seçeneği yok. Daha önce de söylediği gibi Akademi içerisindeki her kurala uymak zorunda.
Yanılsama Hocası simsiyah kanatlara sahip. Upuzun siyah saçları var. Bu saçlarını her zaman açık tutuyor. Bir kere bile olsun topladığını kimse görmüyor. Alnının biraz üstünde, saçının alt tarafında kalan kısımda m harfine benzeyen boynuzlar var. Üst bedeninde, omuzlarının olduğu yerde sivri dağları andıran çıkıntılar mevcut. İki göğsünün arası daha önce dikilmiş ve kurumuş iplikler kalmış gibi görünüyor. Gözlerinin akının olduğu yerler bile altın renginde. Kulakları sipsivri. Bu kulaklar duyduğu seslerde tepki verircesine sürekli hareket ediyor. Sağ eli ve kolunun üzerinde kendi türünü temsil eden dövmeler bulunuyor. Bu dövmeler her hareket edişinde ışıl ışıl parlıyor ve renk değiştiriyor. Alt bedeni siyah renkte bir kumaş ile tamamen sarmalanırken bu kumaş diz kapağına kadar iniyor. Kumaşın üzerinde ateşi andıran renkli çizimler mevcut. Alt bedeninin geri kalanı tamamen çıplak. Ayak bileklerinde büyülü taşlardan yapılma halhallar var.
Egehan, bu görünüşünün hangi türe ait olduğunu merak etse
de bir türlü öğrenme imkanı elde edemiyor. Akademide cevapsız
kalan pek çok şey gibi bu da cevapsız kalan şeylerden biri oluyor.
Bugün acaba onları nasıl zorlayacak? Egehan, bunu ancak derse girerse öğrenebilecek.
***
Sinan, elini kapıya vurmak için kaldırdığı sırada, kapı kendiliğinden açılıp geriye doğru çekilmeye başlıyor. Genç adamın gözleri bunun üzerine irice açılırken yutkunmadan yapamıyor. Sakin kalmaya çalışarak içeri ilk adımını atıyor. Tam o anda havada uçan bıçağı görmesiyle bedeni olduğu yere çakılıyor.
Bıçak, hızla Sinan’a doğru gelmeye devam ediyor. Hemen bir şeyler yapmalı ama ne? Sonra aklına, donan ve kendine küfretmesine sebep olan elementleri kontrol edebilme gücü geliyor. Mert'i de akademiye ilk geldiği zaman kurtarmıştı hava kontrolü yaparak. Yine aynısını yapmalı.
Ellerini havaya doğru yavaşça kaldırdıktan sonra tüm dikkatini bıçağa yöneltiyor. Bıçak, havada etkisi altında girdiğinde ilerlemesini kesiyor. Bu sayede Sinan yaralanmanın eşiğinden dönüyor.
Bıçağı yavaşça hareket ettirip yere indirdikten sonra, rahatlamanın verdiği etkiyle derin bir nefes alıyor. Üstünden büyük bir endişe kalkıyor. O anda kendini uçurumun kenarındaymış ve uçuruma düşecekmiş gibi hissederken şimdiyse kendisini tehlikede hissetmesine sebep olacak bir durum yok. Karşısında dümdüz, hiçbir şekilde engebesi ve taşları olmayan bir yol uzanıyor sanki. Bu çok iyi geliyor.
Yine de her ihtimale karşı temkinli olmayı bırakmıyor. Gözünü kulağını iyice açarak yeniden bir saldırı olma ihtimaline karşın kendini korumaya çalışıyor.
Kilisenin içini dikkatli gözlerle incelemeye başladığında gözüne çarpan birbiri ardına sıralanmış, insanların oturup dua ettiği yerler oluyor. Akademi içinde bulunan oturakların daha genişi bunlar ve çoğu Japon Akçaağacı’ndan yapılma.
Duvarda dinlerini temsil eden çizimler, haçlar, İsa ile Meryem Ana heykelleri bulunuyor. İlk defa bir kiliseye adım attığı için kendisini tuhaf hissediyor.
Elleriyle oturaklardan birine tutunup ayakta durmaya devam ederken, kulağına ayak sesleri çalınıyor.
"Hakkında söylenen gerçekten de doğruymuş," diyor sesin sahibi. Bu ses bir erkeğe ait değil. Bir kadına ait. Bu durum genç adamın kalbinin heyecanla çarpmasına sebep oluyor. Bir kadın görmeyeli o kadar uzun zaman olmuş ki, neredeyse ayakları yerden kesilecek.
***
Bilincini bazen yitirmek istiyor. Bulunduğu yeri unutmak ve olabildiğince uzaklaşmak bu hayattan. Ama olmuyor. Buraya hapsedilmiş bedenler arasında o da var ve buradan hiçbir zaman kurtulamayacağına emin.
Zaten bu zamana kadar kim kurtulmuştu ki akademiden? Böylesine kurulan bir hayal, çok aptalca. Emir Berke gibi şanslı olunduğu taktirde akademi dışına çıkılabilir ama Yalçın onun kadar şanslı değil.
Mert'in başına gelenlerin binde birini yaşamamış olsa da burada korkunç zamanlar geçirdiğini inkar edemiyor. Pek çok kez yaralanıp, iyileşebilmek için günler hatta aylar süren tedaviler görmek durumunda kalıyor. Bunlara sebep olan çoğunlukla sakarlığı ve akademide yaşananlardan kaynaklanıyor.
Akademi Müdürü'nün hoparlörden yankılanan sesi odayı doldurduğunda, düşüncelerinden istemeden de olsa sıyrılmak durumunda kalıyor. Ne zaman ki önemli bir şey olsa ya da bir şeyi bilmeleri gerekse, tüm sesi akademinin içini dolduruyor.
"Dikkat! Dikkat! Bu önemli bir duyurudur. Akademi öğrencilerinden Sinan Açıkgöz, kendisine verilen çok önemli bir görevden dolayı akademimizden ayrılmış bulunmaktadır. Emir Berke gibi Akademi dışında yer alan ikinci kişidir ve görevi bittiğinde tekrardan aramıza dönecektir. Onun yokluğunu fark eden ve bu konuda sürekli konuşanların, bir daha bu konudan bahsetmeyeceğini düşünüyorum. Eğer ki bahsetmeye ve sorgulama yapmaya devam ederseniz, bedeli çok ağır olacaktır."
Al işte. Yine bir tehdit. Şimdi bu durumda nasıl mutlu olayım? diye düşünürken Yalçın, ruhunun en ücra köşelerinin daraldığını hissediyor. Tüm doğaüstü yaratıklar burada zorla tutuluyor ve izin almadan akademi dışına çıkmaları yasak. Çıkmaya çalışırlarsa başlarına çok kötü şeyler geliyor. Bunu deneyen ve o kötü şeylerin sadece bir kısmı ile karşılaşan öğrenciler sağ olsun, bir daha bunu yapamaya dahi cesaret edemiyorlar. Keşke tam tersi olsaydı. Buradan çıkmanın bir yolunu bulup bu esaretten kurtulabilselerdi…
Pek çok kişinin aklında bu tehlikelerin ne olduğuyla ilgili soru işaretleri oluşuyor ilk duyduklarında. Ne oldu? Başlarına neler geldi diye düşünüyor ve bu konuda kafa yoruyorlar. Oysa akademi içinde yer alan katı kurallar yüzünden bu kafa yorgunluğuna rağmen tehlikelerin ne olduğunu öğrenemiyorlar.
Yalçın, bu sıkıcı düşüncelerden arınıp derse gireceği sınıfına doğru ilerlemeye başladığında canının hala sıkkın olduğunu biliyor. Kim bilir Sinan'a ne görev verip onu ne tür bir tehlikenin içine attılar? Keşke nasıl bir görev verdiklerini bilip içi rahat bir solukla dolup kafası rahat olsa. Bu hiçbir zaman mümkün olamayacak…
Gözleri sürekli çevresindeki varlıklara ve insan görünüşlü olanlara bakıyor, yanından geçenleri fark ediyor ama hiçbir tepki vermiyor. Gerçekten çok yorgun ve mutsuz. Yetmişti akademide olanlar canına. Böyle giderse bundan bıkanlar ile iş birliği yapacak ve büyük, çok büyük bir isyan başlatacak. Bunun öncesinde yapması gereken uygun zamanı beklemek ve bir şeylerin değişip değişmeyeceğini gözleriyle görmek.
Sınıfına varıp yerine oturduğunda, peşinden gelen Aras da yanına oturuyor. Aras ile Yalçın, ikinci sınıfta öğrenim görüyor. İlk seneyi bin bir zorluklarla bitirip en sonunda soluğu burada, bu sınıfta alma hakkını kazanan öğrenciler arasındalar. İkisinin şu anda girdiği ders, Yanılsama.
Yalçın, Egehan ile farklı bir sınıfta ders göreceklerini, ortak derslerinin olmadığını sanırken onun da sınıfa girdiğini görüyor.
"Bakıyorum da birileri uykusundan uyanıp soluğu derste alabilmiş. Egehan, seni buralarda görebilir miydik? Hayret doğrusu."
Egehan, söz konusu başkası olsaydı kıyameti koparırdı ama bunu söyleyen Yalçın olunca hiçbir şey demiyor, sadece gözlerini devirmekle yetiniyor.
"Uyku önemlidir. Uykunu alamazsan beynin çalışmaz. Çalışmayan beyinle de hiçbir şey yapamaz, derslerde başarılı olamaz ve kendini tehlikelere karşı savunamazsın. Ben de bu yüzden bolca uyuyorum işte."
Egehan'ın sözleri üzerine Yalçın gülmeden yapamıyor. Hala uyku derdinde ve uykudan söz edip duruyor. Ah Egehan, ah. Keşke herkes senin gibi rahat olsa.
Egehan, sırasında yerini aldığında bakışlarını yeniden Yalçın’a yöneltiyor ve gözlerini kısarak bakıyor.
"Ne?" diye soruyor Yalçın neden böyle baktığını anlamadığı için. "Neden oldu? Bir şey demek istiyorsun belli ki. Ne diyorsun? Dök bakalım ağzındaki baklayı."
Egehan, elini çenesine koyup çenesini sıvazlamaya başladığında "Ders hocamızı düşünüyordum," diyor. "En zor derslerden birinde bizimle olacak ve bu derste ne yapacağımızı aklım fikrim almıyor."
Dert ettiği şey bu muydu? Bir şekilde hallederler, öyle ya da böyle başarılı olmak için çabalarlar. Bu kadar kafasına takmasına gerek yok.
***
Sinan’ın karşısında gerçekten de bir kadın var. Kahverengi saçlarını tepesinde toplamış ve giymiş olduğu ayakkabısının yerde çıkardığı ses eşliğinde yürümeye devam ediyor. Üzerindeki beyaz elbisenin göğüs dekoltesi, diz kapağına kadar inen etek boyu, genç adamın nefesini kesmeye yetiyor. Görevde bir kadının olacağını bilmeyen Sinan, hala yaşadığı şokun etkisinde. Görevini erkekler ile yapacağını düşündüğü için bu şok çok normal.
"Çok cesurmuşsun."
Kadın, en sonunda durup Sinan’ın gözlerinin içine bakmaya başlıyor. Korkusuz olduğu apaçık belli.
"Bir kadın mı?" diye sorduğunda Sinan, kadının dudaklarında kıvrılma oluyor. Dudağının bu kıvrılma hareketi genç adamın midesinde kelebekler uçuşmasına sebep oluyor. Bir kadın bu kadar güzel gülebilir mi? Dahası bu kadar güzel olabilir mi? diye düşünmeden yapamıyor. Hayran hayran bakmaya devam ediyor.
"Ne o? Daha önce hiç kadın görmedin mi?"
Sinan, daha önce çok kadın görmüş ama o kadar uzun zamandır kadınlardan uzak kalmıştı ki, bu davranışlarını normal görmek gerekiyor. Hele ki çözülmeye yüz tutan dizleri tir tir titriyor ama bunu belli etmemeye çalışıyor.
"Gördüm," dedikten sonra Sinan ensesindeki elini başına götürüyor. Elini başından çekip serbest bıraktıktan sonra "Sadece daha öncesinde bir kadına bu kadar yaklaşmadığım için kendimi çok tuhaf hissediyorum. Her neyse. Beni çağırmışsınız. Size yardımcı olmam gerekiyormuş. Konu nedir? Size nasıl yardımcı olabilirim?" diye soruyor.
Az önceki konuyu kapatmak için doğru sözcükleri seçmiş olmalı. Karşısında dikilmeye devam eden kadının bu defa bedenini daha da dikleşiyor ve birkaç saniye öncesinden daha güçlü bir duruş sergiliyor. Bu genç adamın gözünden kaçmıyor.
"İnsanların dünyasında tehdit oluşturan bir varlık var. Biz onlara elimizden geldiğince en güçlü saldırılarımızla saldırıyoruz ama bazen yeterli olmuyor. Bu şey, bir Iyaw. Sen, eminim ki Iyaw'ın en ne olduğunu bilmiyorsundur. Hemen açıklayayım. Iyaw, bir simülasyon. Sürekli bir şeylerin tekrarını oluşturuyor ve oluşturduğu tekrarlar ile insanlara saldırıyor. Öyle ki bazen aklımıza gelmeyecek tekrarlar yapmakta ve bu da çoğu zamanlarda gözümüzden kaçmasına sebep olmakta."
Sinan, buraya simülasyon denilen şey için mi gelip akademiden dışarı çıkarılmıştı? Silüet Avcısı'nın bahsettiği simülasyon denen şey Sinan’ın bildiği şeyden çok farklı bir şey olsa gerek. Bir çeşit şekil değiştirici falan mı? Aklı epey karışmış durumda.
"Bana bunu daha detaylı açabilir misin? Çünkü, tam olarak anlayabilmiş değilim. Gerçek dünyada olan bir şeyin kopyasını oluşturup mu karşınıza çıkıyor? Örneğin telefonlardaki yapay ev yapma oyunları gibi."
Kadının gözlerine bakarken ne düşündüğünü anlamaya çalışıyor ama anlayamıyor. Sinan’ın bu kadar soru sorması saniyeler içinde suratına bakan sert bakışlarını değiştirmesine sebep oluyor, yerini alan ifade ise sıkıntıyı belli ediyor.
"Hiç ama hiç alakası yok," diyor kadın vakit kaybetmeden. "Ona simülasyon diyoruz çünkü gerçek dünyadaki her şeyin bir kopyasını oluşturabiliyor. Canlı olsun olmasın fark etmez. Tanrılar, doğaüstü yaratıklar, her şey ama her şey onun için geçerli."
Bu kadın aptal teki mi? Ona bu ismi takan diğerleri peki? Direkt olarak bu varlığa şekil değiştirici deseler daha uygun olur ya.
Bu düşüncenin ardından duymuş olduğu sözcükler genç adamı şaşırtıyor. Biri zihnini okuyarak anında yanıt veriyor.
"Şekil değiştiriciler, sadece yaşayan varlıkların şeklini alırlar ama Iyaw öyle değil. O Elsa'nın bahsettiği gibi her şeyin şeklini alabiliyor. Aklına gelmeyecek her şeyin. Bu yüzden de sana ihtiyacımız var."
Sinan, sesin sahibine dönüş yaptığında karşısına çıkan adamın birebir kopyası olduğunu görüyor. Bu nasıl mümkün olabiliyor?
"Sen bensin," dediğinde Sinan, kopyasının suratında alaycı bir gülüş beliriyor. Sonrasında kahkaha atıyor.
"Evet. Ben senim. Bizim dünyamıza hoş geldin. Şimdiden böyle şeylere alışsan iyi edersin. Ben Mike. Yarı Siluet Avcısı ve Şekil Değiştirici'yim. Sırf tepkini görebilmek adına karşına senin görünüşüne bürünerek çıkmak istedim. Aynı zamanda düşünceleri de okuyabiliyorum. Dikkatli olsan iyi edersin."
Mike, Sinan’ı uyarmasının ardından geri kendi haline dönüyor. Mike'ın beyaz biri olduğunu düşünen Sinan ten rengini görünce onun siyahi biri olduğunu anlıyor.
"Pekala," diyen Elsa, aralarında geçen iletişimin kopmasına sebep oluyor. "Kaybedecek vakit yok. Bu yüzden direkt konuya yani planımıza geçsek çok iyi olacak."
***
Soluğu revirde almak? İşte bu çok berbat bir şey. Akademinin bahçesine çıkıp biraz hava almak istediğinde Mert, saldırıya uğrayıp ısırılıyor. Mert’i ısıran bir Opaqunus.
Yarı örümcek yarı kelebek şeklinde olan bu varlık, son derece zehirli. Isırdığı yerden onu uzaklaştırabilmek için fazlasıyla uğraşmak durumunda kalıyorlar. Yüzlerce büyü deniyorlar yaratığın üzerinde. İşe yaramayınca büyüleri Mert’e yöneltiyorlar. Bu durum genç adamın kendisini denek gibi hissetmesine sebep oluyor.
Peki Mert nasıl mı ısırılıyor? İşte garip olan da bu. Hava aydınlık o sıralarda ve dersine yaklaşık bir saat var. Bu durum bu süre zarfında genç adamın özgür olduğu anlamına geliyor. Bahçeye çıkıp hava alayım. Yaşadığım o kadar şeyden sonra belki iyi gelir diye düşünüyor ve bahçeye çıkıyor.
Bahçeye çıktıktan sonra bir süre yürüyor ve akademinin gölüne varıyor farkında olmadan. Oradaki kaya yığınlarından birisinin üzerine oturmak istediğinde ayağım kayıyor ve dengesini kaybedip toprağa kapaklanıyor
Bu sakarlığı yine iyi. Sonrası tam bir felaket. Toprağa kapaklanmasıyla bacağı iki kaya arasına sıkışıyor. Orada duran ve uçamayan bu saçma varlıksa bacağını hemen fark edip hızla hareket ediyor, sonrasında kancaya benzeyen dişleriyle derisini ısırıyor.
Isırıldığı anda canının ne kadar yandığını tarif etmek imkansız. Bütün ömrü boyunca böyle bir acı yaşamadığına dair hiç çekinmeden yemin edebileceğini düşünüyor. Hatta ve hatta hayatı üzerine bahse girebilir. Bu kadar çok güveniyor kendine.
O anda can havliyle kıvranmaya devam ederken bacağı kayalar arasına daha da sıkışıyor ve bacağını kurtaramayacak hale geliyor. Tek temennisi akademinin içinden çıkıp birisinin kurtarması oluyor. Temennisi gerçekleşiyor.
Akademinin revirinde bu böceklerle özel olarak ilgilenen büyücüler, Mert’in bu duruma düşmesine sebep oluyorlar. Opaqunus’u ellerinden kaçırdıklarında açık olan camdan dışarı çıkıyor, Mert’i görüyor ve beslenmek için genç adama saldırıyor.
Yaratığı takip eden büyücüler, takip ediyor ve genç adamla karşı karşıya geliyorlar.
İlk olarak yaptıkları şey ellerini kullanarak oldukça dikkatli bir şekilde bacağını sıkıştığı yerden çıkarmaya çalışmak oluyor ama başaramıyorlar. İçlerinden birisi "Çekilin. Yol açın," diyerek kalabalığı yarmaya çalışıyor. Mert, can havliyle çırpınmaya devam ediyor. Büyücülerin bacağını kurtarma çabası canını daha çok yakıyor.
Lanet olasıca şanssızlığım. Böyle şeyler hep beni bulur zaten.
En sonunda kalabalığın arasından sıyrılmayı başarabiliyor ve elinde tuttuğu küçük, baston benzeri şeyi Mert’e doğru savurup "Monitta!" diyerek bağırıyor.
Mert, büyücünün ne demek istediğini bilmiyor ama bu sözcük genç adamın bacağının kayaların arasından kurtulmasına sebep oluyor. Buna rağmen genç adam bacağını hareket ettiremiyor. Artık bu nasıl bir zehirse ısırılan bacağını hissizleştiriyor. Bir nevi felç gibi hissetmesine sebep oluyor.
Kayalar bacağından iyice uzaklaştığında büyüyü yapan kişi, önünde diz çöküyor. Akademinin revirinde çalışan büyücülerden biri olsa gerek. Sonrasında onun ve arkadaşlarının yapmaya devam ettiği büyüler sayesinde toparlamayı başarıyor.
İyileşme sürecinde en zor olan şey, Opaqunus'u vücudundan ayırmak oluyor. Şimdi akademide böyle yaratıklar varsa daha neler neler var kim bilir. Düşündükçe ürperiyor, ürperdikçe de tir tir titriyor.
Durumdan haberi olan biricik arkadaşları, revir dışında bekliyorlar. Mert’in başına gelenlerden haberleri olduğu için hararetli bir şekilde konuşuyorlar.
En sonunda dinlenmesi için revirdeki büyücüler odadan çıktığında, içeri ilk giren Aras oluyor.
Mert, bacağını henüz tam anlamıyla hareket ettiremediği için yatakta doğru dürüst hareket edemiyor. Aras'ın peşi sıra içeri giren Egehan ve Yalçın oluyor. Uykucu beyefendi arkadaşının yaralandığını öğrenince uyumaktan vazgeçip onu görmeye geliyor. Hiç kuşkusuz bu durum onun için tam bir eziyet. Bunu düşününce Mert, bıyık altından gülmeden yapamıyor.
"Geçmiş olsun sakar şey," dediğinde Aras, gözlerini deviriyor Mert. Aslında sakar değil de çok şanssız bir yaratık olduğunun farkında.
BİR SAAT ÖNCE
Ders tahmin ettiklerinden daha da zor geçiyor. Hocanın sert davranışları, kelime ve cümlelerin oluşturulması, bilinmeyen ve anlaşılmayan alfabelerin kullanılması resmen canlarına okuyor.
Dersin bitişinin ardından dışarı çıktıklarında "Bu nedir ya?" diyerek sitem etmeden yapamıyor Egehan. "Hiç de öyle kolay halledilebilecek bir ders gibi durmuyor. Eğer ki bu sene çakarsak, bu ders yüzünden çakarız."
Çakma konusunda gerçekten de çok haklı. Çünkü bu hoca sağ olsun, dersten hem hiçbir halt anlamıyor hem de kafası basmadığı için sıraya vurarak tepkisini göstermek istiyor. Bunu ise yapamıyor. Saçma bir dersten dolayı göstereceği yanlış bir tepkinin ceza almasına sebep olmasını istemiyor.
Yalçın, alt dudağını ısırdıktan sonra başını iki yana sallıyor. "Sorma," diyor. "Bir daha bu derse girmek istemiyorum ama seçim yapma şansım yok."
Koridorda yürümeye devam ederlerken, öğrencilerden birisinin yaralanma olayı olduğuna dair konuşmalar kulaklarına çalınıyor. Konuşan yaratıklardan birini durdurup "Yaralanan kim? Biliyor musunuz?" diye soruyor Egehan.
Yaratık başını iki yana sallıyor. "Hayır. Bilmiyorum,” diyor. Üzerinde kan ve toprak bulaşmış bir damatlık var. Bir deri bir kemik görünüyor. Parmaklarının birinde yüzük bulunuyor. Muhtemelen düğünden önce ya da sonrasında ölümü gerçekleşmiş. Tırnakları bir erkeğin kullanabileceğinden daha uzun ve siyaha boyanmış. Gözlerinin hemen üstü, her iki kaşı kesilmiş gibi bir izle kaplı. Yanaklarındaki deri içeri çekilip çürümeye yüz tutmuş vaziyette. Derinin altında yükselen koku biraz olsun mida bulandırmakta.
Yaratığa teşekkür ettikten sonra oradan uzaklaşıyorlar.
Akademinin iyi yanlarından biri olayların hızla yayılması galiba. Tabii olduğu haliyle yayılırsa. Akademi içinde her ne olursa olsun kulaktan kulağa oyunu oynar gibi yayılıyor, hatta bazen öyle bir hal alıyordu ki aslından çıkıp da bambaşka bir şeye dönüşüyor.
Yalçın, bir süre daha yürümelerinin ardından pat diye "Yaralanan Mert olmasın sakın? Biliyorsunuz ki akademi ona hiç yaramadı," deyince hepsi acaba o olabilir mi diye düşünüyorlar. Son zamanlarda akademinin içi Mert'in başına gelen olaylar zinciriyle dolup taştığı için adeta akademinin maskotu olmak üzere.
"Eğer yaralanan oysa bunu nasıl öğrenebiliriz?"
Aras, cümlesinin ardından sağ kolunu göğsünde kavuşturuyor, sol kolunu ise sağ elinin üstüne koyuyor. Endişelendiği zaman daha da ortaya çıkan damarları, elinde yine apaçık bir şekilde görünüyor. Baş parmağı çenesini kavrıyor, işaret parmağı ise dudağının üstünde yerini alıyor. Çok ama çok düşünceli görünüyor.
Derin bir nefes alıp alıp nefesi sıkıntıyla geri vermesinin ardından öne hafifçe eğiliyor. Sağ eli ile alnını kaşıyıp ardından yerdeki küçük taşlardan birine tekme savuruyor. "Bilmiyorum," diyor.
Konuşmaya devam ettikleri sırada Yalçın pat diye "Hemen revire gidelim. Bu sayede hasta kimmiş öğrenebiliriz. Dilerim ki Mert değildir. Eğer ki oysa çok üzüleceğim çünkü." diyor. Birlikte revire doğru ilerliyorlar.
***
Sinan’ın eline daha önce görmediği ve ne olduğunu bilmediği kılıç benzeri bir şey tutuşturuyor. Sinan bir kılıca bir Elsa'ya bakıyor, bununla ne yapacağını çözmeye çalışıyor.
"Buna gerçekten ihtiyacım var mı?" diye sorarken ses tonu çok gergin çıkıyor.
"Elbette var," diyor Elsa girmiş oldukları odadaki diğer şeylere bakarken. Sinan’ın daha önce hiç görmediği silahlar, kesici ve yaralayıcı aletler var odada. Bazıları o kadar küçük ki, eline alsa parçalanıp yok olacakmış gibi hissediyor.
Elsa, bir müddet Sinan’ın yüzüne bakmasının ardından “Korkuyor musun?” diye soruyor.
"Sence korkmalı mıyım?" diyerek sorusuna soruyla karşılık verdiğinde Sinan, ifadesini hiç bozmadan "Evet," diyor Elsa. "Korkmalısın. Çünkü burada çocuk oyuncağı oynamıyoruz. Eğer ki dikkatli olmazsan hayatını kaybetme riskin var."
Tehlikeli olan şeylerin en çok Mert’i ve kendisini buluyor olması rahatsız hissetmesine sebep oluyor. Ölmeyi istemediği için elinden gelenin en iyisini yapıp fazlasıyla çabalayacak.
--------
Bölüm hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bölüm sizce heyecanlı mıydı?
Sonraki bölümde sizce neler olacak?