Merhaba Cezalandırılmışlarım. Nasılsınız?
Yeni bölümümüz yayında. Şimdiden keyifli okumalar dilerim.
Okumaya başladığınız saati belirtirseniz çok sevinirim.
Mert, kendisine bir şeyler söylendiğini duyuyor ama tam olarak ne dendiğini anlayamıyordu. Birkaç saniye sonrasında sözcükleri net bir şekilde duyabilmeye başladı ama kafası karıştı.
"Sonunda kendine gelebildin."
Kendine gelmek mi? Benimle konuşan kim? Neden böyle diyor?
Ağırlaşmış göz kapaklarını hissediyordu. Gözlerini zar zor açabildi. Yerde sırtüstü uzandığını fark etmesi biraz zamanını aldı. Elini ensesine götürüp çevresine baktığında, konuşan kişinin Egehan olduğunu gördü.
"Bana ne oldu?" diye sordu kaşlarını çattıktan sonra. "Neden yerde yatıyorum?"
Sinan, Ölüm Kokulu ve Egehan göz göze geldiğinde, bir terslik olduğunu fark etti.
"Ne oldu?" diye sordu yeniden sesini baskın tutmaya gayret ederek. "Birileri bana neler olduğunu anlatacak mı? Egehan?"
Egehan, endişeli bir ifadeyle Mert’in suratına bakmayı sürdürdü. Bakışları Sinan ve Ölüm Kokulu'ya döndüğünde "Şeytani Varlıklar bayılmana sebep oldu," dedi. "Bunca zamana kadar hiç ortaya çıkmamışlardı ama ilk defa böyle bir şey oldu. Onlar neden bunu yaptılar? Hala anlayabilmiş değilim."
"Senin yerinde kim olsa korkardı. Üstelik sen daha Akademi'ye alışamadan başına bin bir türlü olay geldi. Bayılman gayet doğal."
Mert, onların desteğiyle ayağa kalktı. Başı hala dönüyordu. Burası ne garip bir yer böyle.
Eğer ki ceza almamış olsaydım, başıma bu kadar tehlike gelmezdi. diye düşündü.
"Şeytani Varlıklar'dan kastın nedir? Onlar ne ki?" diye sorduğunda üzerindeki kalıntıları silkelemeye çalışıyordu.
Sinan, sandalyelerden birine oturduktan sonra "Sana her şeyi anlatmayı inan isterdim," dedi. "Lakin biliyorsun ki, Akademi'de bazı şeyleri anlatmamız yasak. Bunu yaparsak eğer, sonuçları çok ağır olabiliyor.”
"İyi ama böyle olursa, bilgisiz kalırsam, bana yardım edilmezse kendimi nasıl koruyacağım?"
Mert, haklı olarak kendisini oldukça çaresiz ve güçsüz hissediyordu. Nerede, nasıl davranması gerektiği konusunu es geçti. Bilmesem de olur diye düşündü. En azından kendini korumak için neler yapması gerektiğini bilse, bu uzunca süre yeterli olurdu.
"Öğreneceksin. Biz nasıl öğrendiysek, sen de öğreneceksin."
***
Yeni olanların böylesine zorlanmasından nefret ediyorum. Hayır, ne gerek var? Söyleyelim işte her şeyi. Öğrensinler. Ama yok. Neymiş efendim, kendi kendilerine bir şeyleri öğrenmeleri onların gelişmesinde ve sınıf atlamasında en önemli etken oluyormuş.
Sinan ile birlikte Mert’i odasına götürüp yatırdıktan sonra Emir’den gelen bir mesaj olduğunu gördü Egehan.
Mesajda "Alışmaya başladı mı?" yazıyordu.
"Hayır. Hala alışamadı. Çok korkak. Akademide daha bilmediği çok fazla şey var ve öğreneceği bazı şeylerin yüreğine indireceğinden korkuyorum."
Mesajı gönderdikten sonra Mert'e bakıyor yeniden. Derin bir uykuya daldığını görüyor. Nefes alışverişinden hala korkmaya devam ettiğini anlıyor. En iyisi onu rahat bırakmak ve gidip uyumak, diye düşünüyor.
Odadan çıkıp kendi odasına doğru ilerliyor. Üzerindeki kıyafetleri çıkarmadan yatağa girip kendisini uykunun kollarına bırakıyor.
***
Bazen şekil değiştirici olduğum için hiç memnun değilim. Sanki en zorlu görev bana verilmiş gibi hissediyorum. Gerçi öyle. En zorlu görev bana verildi. Akademi'nin çevresini sürekli kontrol ediyorum ve eğer ki tehditkar bir şey hissedersem ya da görürsem, hemen bildiriyorum.
Emir, Egehan ile konuşması bittikten sonra, esniyor. Şu anda yatağına yatıp horul horul uyuduğundan çok emin olduğunu düşünüyor. Uyuması gereken zamana daha vakit olduğu için dikkatini akademinin çevresine yöneltiyor. Kontrolüne devam ederken pek çok kez Egehan’ın yerinde olmak istiyor. Ne kadar istese de bunu olmayacağının farkında.
***
Elindeki sigaradan son bir fırt daha çektikten sonra, izmaritini yere fırlatıyor. Akademideki bütün Kurt Adamlar'ın lideri yani Alfa'sı olmak, onu bazen çok yoruyor. Olsun, sorun değil diyor pek çok kez bu yorgunluğuna rağmen. Öyle ya da böyle buna zamanla alışacağını düşünüyor.
Bugün, birinci sınıfların Kurt Adamlar ile ilgili dersi var ve bu derse girecek. Derse girmesindeki amaç, onların gözünde gerçeklerin daha net canlanmasını sağlamak. Kurt Adamlar nasıl varlıklar? Neye göre dönüşüyor, neye göre hareket ediyor? gibi pek çok şeyi onlara anlatacak.
Kolundaki saate baktığında, derse girme vaktinin geldiğini görüyor. Ayağa kalkıp dersin başlayacağı sınıfa doğru ilerliyor.
***
Derin bir nefes aldıktan sonra, her zamanki bakışını takınıyor. Soğuk, mesafeli, asabi ve katı. Onu tanıyan herkes, çoğunlukla böyle olduğunu biliyor ve kolay kolay değişmek istemiyor.
Ona ayrılan masaya oturduktan sonra, eline aldığı tebeşiri parmaklarının arasında döndürmeye başlıyor. Bakışları, sınıfı taramaya devam ediyor. En önde oturan öğrencilerden birkaçı nefesini tutmuş, put gibi ona bakarken "Evet," diyor. "Nasılsınız bakalım? Bugünkü dersi hep birlikte işleyeceğiz. Sizlere güzel bir zaman dilimi yaşatacağımı umuyorum."
Ses çıkmıyor sınıftan. En ufak bir sesin onu rahatsız edeceğinden mi korkuyorlardı yoksa onunla mı uğraşmak istemiyorlardı? Belki de tek istedikleri dersin bir an önce bitmesi ve onun sınıftan çıkıp gitmesi. Her neyse. Bunun çok umurunda olduğu söylenemez.
"Öncelikle dersimize Kurt Adamlarla ilgili bir sohbet ile başlamak istiyorum. Söyleyin bakalım, Kurt Adamlar'ın ortaya çıkışı ile ilgili bildiğiniz efsaneler nelerdir?"
Hiçbir öğrenciden ses çıkmıyor. Ayağa kalktığında elinde tuttuğu tebeşiri fırlatıyor ve öğrencilerden bir tanesi yere düşmeden yakalıyor. Ona meydan okuyan gözlerle bakıyor. Alfa’nın burada olmasından hoşlanmayan öğrencilerden birisi ve geçmişleriyle ilgili efsanelerden birini biliyor. Üstelik Alfa onu çok yakından tanıyor.
"Nu'e," diyor Alfa kan beynine hücum ederken. Nabzı hızlanıyor ve ister istemez öfkeleniyor. Onun sınıfta olduğunu fark edememesi garibine gidiyor. Bir Kurt Adam olarak onun yokluğunu kesinlikle fark etmesi gerekiyor oysa.
"Yaa," diyor Nu’e. "Ben. Nasılsın Alfa? Beni gördüğüne memnun olmalısın."
"Çok," diyor Alfa meydan okumaya devam ederek. "Seni gördüğüme nasıl memnun olmam?"
"Hazır tebeşiri yakalamışken," diyor Nu’e ve Alfa’nın birkaç dakika öncesinde yaptığı hareketi yapıyor. Tebeşiri parmakları arasında döndürüyor. "Soruna cevap verebilirim sanırım. Bir sorun olmazsa senin için tabii. Seni senden daha iyi tanıyor olmam her zaman canını yakmıştır."
Tüm sınıfın bakışları ikisinin üzerinde. Çıkacak olan tartışma hepsinin dikkatini çekmiş, şehir hayatında yaşanan kavgalarda nasıl mahalleli toplanıp kavga edenlere ilgiyle bakıyorsa, onlar da öyle bakıyorlar.
"Yanılıyorsun," diyor Alfa hafif yükselen sesiyle. Sesinin yükselmesi hoşuna gitmiyor. Bunun Nu’e’yi keyiflendirdiğini gözlerinden okuyor.
"Yanılıyor muyum?" dediğinde Nu’e şen şakrak bir şekilde gülüyor. "Bunu hep birlikte göreceğiz. Hadi sor bana. Ne sorarsan hepsine doğru bir şekilde yanıt vereceğim."
Sandalyeden kalkıp masanın üstüne oturuyor ve bacak bacak üstüne atıyor. Alfa, Nu’e’nin bu lanet olasıca tavrı karşısında hiçbir şey söyleyemiyor ve yapamıyor.
Nu'e, kendinden emin bakışları ile Alfa’ya bakmaya devam ederken sınıfın kapısının açıldığını görüyor. Üzerinde takım elbiseleriyle beş kişi giriyor. Alfa’yı gördüklerinde bir an için duraksıyor, daha sonrasında hiçbir şey yokmuş gibi yürümeye devam ediyorlar.
Nu'e, akademide bir gruba sahip olan nadir varlıklardan. Grubu kendisi de dahil olmak üzere altı kişiden meydana geliyor ve hepsinin farklı özelliği var. Bu özellikleri ile birbirlerini çok başarılı bir şekilde tamamlıyorlar.
Alfa, bakışlarıyla sınıfı taradığında, tam olarak beş tane sıranın boş olduğunu fark ediyor. Boş olan sıralara Nu'e'nin arkadaşları oturuyor. Hepsinin sırası birbirine yakın ve bunun sebebi, istedikleri zaman rahatlıkla sohbet edebilmelerini sağlamak istemelerinden kaynaklanıyor.
"Derse geç kaldınız," dediğinde Alfa, hiçbiri bu söylediğini umursamıyor. Tam da tahmin ettiği gibi. Sıralarına gayet rahat bir şekilde oturduktan sonra, alaycı bakışlarıyla Alfa’yı süzüyorlar. Koskoca akademide en büyük düşmanlarının Nu’e’nin arkadaşları olması, sizce tesadüf olabilir mi? Tabii ki hayır. Böyle varlıklarla olan düşmanlıkta tesadüf diye bir şeyden söz edilemez.
"Bozacının şahidi şıracılar," dediğinde dikkatlerini çekebiliyor Alfa. Nu’e'nin olmadığı zamanlarda onun yerine harekete geçen Kastiel, "Evet, öyleyiz," diyerek lafı yapıştırıyor. "Bir sorun mu var?"
Sarhoş bir insan nasıl ağır ağır hareket ediyorsa Alfa da o şekilde hareket ederek yürümeye başlıyor. Aralarındaki tek fark sarhoşlar sallana sallana yürüyor ve çevresinde ne var ne yok farkında değil. Alfa ise her şeyi net bir şekilde görüyor.
Kastiel'in sırasının hemen sağında durarak "Evet. Bir sorun var," diyor ve dişlerini sıkıyor. "Derse geç kaldınız. Umarım geçerli bir açıklamanız vardır."
Sınıfı kıkırdamalar bir duman misali sardığında, Alfa elini sıranın üzerine vuruyor. "Bundan sonra dersime geç kalan ya da dersi herhangi bir şekilde bozan olursa soluğu mahzende alacak. Bunun ne demek olduğunu hepiniz biliyorsunuz, değil mi?"
Sınıftaki ses, anında kesiliyor. Sınıfta ölüm sessizliği hüküm sürüyor. Durumun hoşnutluğuyla dudakları kıvrılırken Nu'e'ye dönüyor. Kollarını göğsünde kavuşturduktan sonra "Madem beni bu kadar iyi tanıyorsun. Anlat bakalım," diyor. Tam ağzını açtığı sırada Nu’e’nin susmasına sebep olan "Ama öncesinde sorduğum soruya yanıt ver. Kurt Adamlar'ın ortaya çıkışıyla ilgili bana bildiğin bir efsaneyi anlat," cümlesini kuruyor.
Dudakları keskin bir bıçak gibi dümdüz kesiliyor Nu’e’nin. Ağzından iğneleyici cümleleri çıkarmak için can atıyor ama hiçbir şey söyleyemiyor. Alfa, artık tüm kontrolü ele alıyor.
"Pekala," diyor Nu’e ve ayağa kalkıyor. Ellerini pantolonunun cebine sokup havalı bir şekilde yürürken üzerindeki deri ceketinin arması parlıyor. Çevresinde yer alan parlak taşlar, ceketi daha görkemli kılıyor.
Tahtanın önüne geldiğinde, sol bacağını duvara yaslıyor. Elleri hala cebinde ve bakışlarında açıkça okunan bir tehdit var.
"Eski Yunan ve Roma geleneğinde bir insanın kurda dönüşmesi, ceza olarak simgeleniyordu. Böyle bir olayı M.S. 64-113 yıllarında yaşamış olan Plinius şöyle anlatmıştı: 'Tanrılara insan kurban etme törenlerinden birinde kurban gölün kıyısından alınır ve kurban edilirdi. Lakin içlerinden biri, kurban edilmeden kaçmayı başararak karşı kıyıya kadar yüzmüştü. Karaya çıktığında kurda dönüşmüştü. Bundan sonraki 9 yıl boyunca yanında bir grup insanla kırlarda dolaştı. Eğer bu süre içinde insan etine yaklaşmazsa yeniden insan olacaktı. Nitekim kurtuldu ama hayatının 9 yılını kurt olarak yaşadı. "
Nu'e'nin anlattığı efsanelerden sadece biri ve gerçeğe en uzak olanlardan. Kurt adama dönüşüldüğünde, kolay kolay eski hayata dönülemez. Hele ki insan eti yeme kısmında doğruluk söz konusu değil. İnsan eti ister yensin ister yenmesin bir kere kurt adama dönüşüldüğünde, kurtulmak imkansız."
"Anlattığın efsane yarı gerçek yarı değil. Et yeme kısmında ise doğruluk bulunmuyor. Bir kere kurt adama dönüşüldüğünde, ister insan eti yensin ister yenmesin eski hayata dönmek imkansızdır. Sonsuza kadar insan olarak yaşayamaz, bu benliğinizden sıyrılamazsınız."
Dersi istediği kadar uzatabilirdi ama bugün nedense içinden hiç mi hiç uzatmak gelmiyor. Ani bir kararla "Ders sona ermiştir. Bir dahaki dersimizde herkes iyi çalışsın," diyor ve kendini sınıftan dışarı atıyor. İçindeki garip ve karanlık his, onu oldukça rahatsız ediyor.
***
Sakin olması gerekiyor. Kendisini ne kadar savunmasız hissetse de, Aras'ın dediği gibi bir süre sonra akademi hakkındaki her şeyi öğrenebilir.
Akademiye gelmek, ilk başta çok tedirgin olmasına sebep oluyor. Tedirginliğinde haklı olduğunu kendi gözleriyle görüyor. Her güne bir olay çıkıyor. Her an bir şeyler ile karşılaşıyor, garip yaratıklar görüyor. Dünyada milyonlarca hatta milyarlarca farklı türde yaratıklar var demelerine rağmen, Akademi’ye gelene kadar bunun doğruluğuna inanmıyor.
Buraya gelmemde de kesin vardır bir hayır.
Oda arkadaşıyla birlikte yürümeye başlıyor ama yürürken yaşadığı şoktan dolayı arada sendeliyor. Aras, bunun üzerine Mert’in koluna giriyor ve dengede durmasına yardımcı olmaya çalışıyor.
Merdivenlerden çıkıp nihayet odalarını gördüğünde, derin bir nefes alıyor. Uzunca bir süre, çok uzunca bir süre uyumak ve akademide olduğunu unutmak istiyor.
Odaya girdiğinde, hemen üzerini değiştiriyor ve kendisini yatağın üzerine atıyor. Yatağın yumuşaklığı, başını yastığa koyması çok ama çok iyi geliyor. Gözleri yavaşça kapanmaya başladığında, uyumak istediğinden dolayı kendini rahat bırakıyor ve kısa sürede uykuya teslim oluyor.
***
Mert'in uykuya dalmasının ardından Aras da üzerini değiştiriyor. Çalışma masasına oturduktan sonra eline yarınki gireceği dersin kitabını alıyor. İksirlerle Büyü Yapımı. Dikkatli bir şekilde kitabı okumaya ve ezber yapmaya başlıyor.
Bu ders, diğer derslere göre çok zor ve başarılı olabilmek için resmen didinip duruyor. Nitekim çabaları sonuç vermiyor. İksirleri kullanarak bir türlü büyü yapamıyor. Bu durum canını çok sıkıyor. Pek çok defa pes etme kararı alsa da hayatta kalmak ve başarılı bir şekilde mezun olup akademiden kurtulmak için bu kararından vazgeçiyor.
Kitabın elli altıncı sayfasını açtığında, karşısına çıkan Aşk İksiri oluyor. Bu akademide hiç kız yokken bu iksirin kitapta yer almasını çok saçma buluyor.
“Aşık edebileceğim bir kız yoksa bu iksir işe yaramaz,” diyor ve kaşlarını çatıyor. Sağ elini kaldırıp alnını sıkıntılı bir şekilde ovalarken “Neden kullanmayacağımız iksirleri kitaplara koyuyor ve bizim öğrenmemizi istiyorsunuz?”
Başını iki yana salladıktan sonra sayfalar arasında gezinmeye devam ediyor. Bu defa açtığı sayfa yirmi üçüncü sayfa oluyor. Karşısına çıkan iksir, tamı tamına dört sayfayı kaplıyor. Amma da uzun.
Şemhya derisinden yapılan bu kitaptaki iksirlerin büyük çoğunluğu tehlikeli ve çok kuvvetli. Şemhya derisi, sadece risk teşkil eden kitapları belirtmek için kullanılıyor.
Bu deriyi elde edebilmek adına tıpkı insanlar gibi avlanıyorlar ve Şemhya adı verilen, ceylana benzeyen bir varlığı öldürüyorlar. Bu yapılan Aras’a göre bir katliam. Böylesine güzel bir varlığın öldürülmesini çok yanlış buluyor.
Bu dört sayfalık iksirin adı Yaşamak İçin Ölümü Hiçe Saymalısın. Adı genç adama saçma geliyor. Sonuçta bu akademide ölümle burun buruna yaşarken, nasıl ölümü hiçe sayabilirler ki? Hem de yaşamak için.
Elleriyle kitabı sıkıca kavradıktan sonra, iksir ile ilgili yazanları okumaya başlıyor. İlk kısımda iksirin ne işe yaradığı yazmakta.
Yapmaya başladığınız bu iksir, karşı taraftaki kişinin ölümü hiçe saymasını ve sizin kontrolünüz altında kendi kararlarını almadan hareket etmesini sağlıyor. Bir nevi sizin kuklanız oluyor da diyebiliriz.
İksirin yapımının çok tehlikeli olduğunu bilmelisiniz. İçinde kullanacağınız malzemelerin çoğu patlama riski yaratır ve iksir tamamen olmadan bir patlama olursa eğer, bu sizi kısa süreliğine hareketsiz hale getirir ve felç olmuş gibi hissedersiniz.
İksirin yapımına başlamadan önce lütfen hangi türden olursanız olun, güvenlik önlemleri alın. Akademide yer alan koruyucu giysileri giyin. Bu koruyucu giysiler sayesinde, eğer ki iksir ile temas ederseniz etkilenmeyeceksiniz.
Okuduğu satırların sıkıcı olduğunu düşünüyor Aras. Kendi kendine “Ne yapayım ben bir varlığı kukla gibi oynatmayı? Üstelik bu akademide ölümle burun buruna yaşayan bizleri sanki ölümü hiçe saymamız gerekiyormuş gibi bir algıya yönlendiriyor. İsmini Kukla Yapma Yöntemi gibi bir şey olsaydı ya.” diyor.
İki gözünün arasında kalan burun kemiğini parmakları arasına alıp sıkıca sıkarken gözlerini kapıyor. Birkaç saniye öyle kalıyor.
Gözlerini açıp eline yeniden kitabı aldıktan sonra, kitabı aldığı yere bırakıyor.
“Düşün düşün, boktur işin derken ne de güzel demiş insanlar. Daha fazla düşünüp kendimi bu ders ile ilgili yormaya devam edersem dinlenemeyeceğim. En iyisi yatıp uyumak ve dinlenmek. Belki sakin kafayla okursam içindeki iksirleri ezberleyebilirim.”
***
O kadar olaydan sonra, bir de ortaya Mert'in korkusu çıkıyor ve bu durum Sinan’ın üzülmesine sebep oluyor. Bu zavallının ne zaman korkusuz olacağını çok merak ediyor.
Çektiği iyi bir uykunun ardından üzerini değiştirip Ölüm Kokulu'nun yanına gitmek üzere odasından dışarı çıkıyor.
Şeytani Varlıklar olarak adlandırdıkları canavarlar, ilk defa ortaya çıkıyor ve hepsinin ürkmesine sebep oluyorlar. Onların ortaya çıkması, ortalığın karışacağı, akademide kötü günlerin olacağı anlamına geliyor. Bunu bildiği için kendisini diken üstünde hissetmeden yapamıyor.
Ölüm Kokuluyu bahçede, yerin altında bulduğunda "Ne oldu?" diye soruyor.
Şeytani Varlıklar ortaya çıktı çıkalı doğru dürüst konuşamayan Ölüm Kokulu, şimdi onlar gibi rahatlıkla konuşabiliyor. Onun bu hali ne kadar sürecek bilmiyor ama uzunca, çok uzunca bir süre devam etmesini istiyor.
"Şeytani Varlıklar gerçekten ortaya çıktı mı?" diye soruyor Sinan. Ölüm Kokulu, bu soru üzerine ağır ağır hareket eden elini saçına götürüyor ve "Evet," diyor. "Geldiler. Onlar... çok... çok korkunçlardı."
"Peki nasıldılar?"
Korkudan tir tir titreyen Ölüm Kokulu'ya baskı kurmak istemiyor ama merakı üstün geliyor. Bir şeyi merak ediyorsa illa öğrenmesi gerek yoksa gözüne uyku girmez, merakı beynindeki sesleri bir türlü susturmaz.
"İşte bunu anlatamam. Biliyorsun ki akademide yasak olanlardan biri de bu. Eğer ki şansın varsa -ki ben buna hayatta şans demem- görürsün."
Ölüm Kokulu, yere zar zor oturduktan sonra "Pekala," diyor Sinan. Bunu hiç demek istemese de burnundan sıkıntılı bir nefes alıp aldığı nefesi geri bırakıyor. "Kural kuraldır."
Ölüm Kokulu’nun karşısına oturuyor. "Ben bu hale nasıl geldim biliyor musun?" diye soruyor Ölüm Kokulu. Uzun zamandır yer altında yaşayan, yer yüzüne sadece avlanmak için çıkan bu zombinin elbette bu konuda herkes gibi bir hikayesi var. Bu hikayesini de ilk kez anlatacak.
"Bilmiyorum," diyor Sinan merak içerisinde. Ellerini dizinin üstüne koyuyor. Gözlerini birkaç saniye toprak zemine diktikten sonra "Nasıl?" diye soruyor. Sesinin fazlasıyla ilgili çıkmasına özen gösteriyor.
"İnsanların dünyasında on sene önce ortaya çıkan DI758 isimli bir virüs vardı. İsmini duyup duymadığını bilmiyorum ama bu virüs yüzünden milyonlarca insan hayatını kaybetti. Ölenler, gömüldükten kısa bir süre sonra yer altından çıkıyor ve sağ kalan insanlara saldırıyorlardı. Bu saldırılar sırasında ben de tıbbi personel olarak çalışıyordum. Tedaviyi bulmak için uğraşıyor, yakalamış olduğumuz zombilere geliştirmeye çalıştığımız serumu enjekte ediyordum. Serumların hiçbiri hastalığı tedavi etmemizde işe yaramamıştı. Zombilerin DNA'sı üzerinde yapmış olduğumuz incelemeler ile geliştirmeye çalıştığımız ilaçlar etkili olmuyorsa ne yapabiliriz diye kara kara düşünmeye başlamıştım. Bir gün, geliştirmeye çalıştığımız serumlardan biri üzerinde yaptığım çalışmada hastalıklı hücreyi yok edip sağlıklı hücreyi oluşturduğunu görmüştüm. Bu daha önce hiç olmamıştı. İçimden bir ses zombinin üzerinde işe yarayacağını, onu zamanla insana döndüreceğini söylüyordu.”
Konuşmaktan yorulduğunu hissedince duraksıyor ve nefesini düzene sokmaya çalışıyor. Uzunca süredir konuşamadığı için böylesine uzun bir konuşma yapmak çenesini çok yorup tüm vücuduna bir ağırlık yüklenmesine sebep oluyor.
Sinan’ın meraklı gözlerini görüyor ve birkaç saniye sonra yeniden anlatmaya başlıyor.
“Gece vardiyasında çalıştığım bir gün, kimseye bildirmediğim bu serumu enjekte edebilmek adına zombinin yanına tek başıma gitme kararı almıştım. Zombi diye bahsetmemin sebebi, virüse yakalanan insanın tıpkı film ve dizilerdeki gibi bir ceset haline gelip saldırganlaşmasından kaynaklı. Her neyse. Yanına gittiğim zombi, serumu enjekte etmek istediğim zaman aniden hareketlenmiş ve bağlı olduğu sedyeden kurtulmuştu. Bana doğru saldırışa geçtikten sonra elimdeki serumun düşmesine sebep olmuş ve kolumu ısırıp kopardığı et parçasını çiğnemeye başlamıştı. Canım çok acıyordu. Bunun olmasına nasıl izin verebilmiş, nasıl düşüncesizce korunmadan içeri girebilmiştim bilmiyorum. Tek bildiğim öleceğimdi. Virüs, vücuduma işleyip de kanıma karıştığı için kendimi çok halsiz hissediyordum."
Sinan, Ölüm Kokulu’nun anlattıkları ile dehşete kapıldığını hissediyor. "Yuh! Hiçbir koruma sağlamadan o zombinin yanına nasıl gittin? Hangi kafayla? Ayrıca bu işi yaparken hiç korkmuyor muydun? Tamam. Sende bir zombisin şu anda ama ben senin yerinde olsam korkudan tir tir titrerdim."
Ölüm Kokulu'nun böylesine bir aptallığı nasıl yaptığını Sinan’ın aklı almıyor. Hiçbir koruma sağlama, sanki sıradan bir varlıkmış gibi yanına git. Hadi deli olsa bir parça korkardın ama deli de değildi ki bu varlık. Bir zombi. Koskaca bir zombi.
Elini alnına götürdükten sonra Ölüm Kokulu "İnsan severek yaptığı bir işten korkar mı hiç? İnsanların yaşamı bizim elimize bakıyordu ve onları yaşatmak için canla başla çalışmamız gerekiyordu," diyerek açıklama yapıyor.
Sinan, ister istemez Ölüm Kokulu’ya hak veriyor. İnsan söz konusu sevdiği bir işse kolay kolay korkmaz, adeta bir deli cesareti gelir.
Bir süre sonra Sinan’ın aklına Ölüm Kokulu’nun anlattıklarına dair bir şey takılıyor. Eğer ki Ölüm Kokulu zombi olduysa, orada çalışan diğer insanlar ne yapmıştı? Onu bulmuş olmaları gerekiyor sonuçta.
"Ekibin yani çalıştığın insanlar peki seni bulduklarında ne yaptılar?"
Bu sorunun üzerine Ölüm Kokulu yarım yamalak gülüyor. "Bulamadılar ki. Hemen binadan ayrıldım. Kendimi ormanın içine atıp bir daha da ortaya çıkmadım. Ta ki akademinin yetkilileri beni bulup da buraya getirene dek."
Demek ki Ölüm Kokulu da bizim kaderimizi yaşamış. Buraya gelen her yaratık ya da insana benzeyen canlılar yani bizler, almış olduğumuz cezalarla getirilmişken Ölüm Kokulu ise kimseye zarar vermemesi için getirilmiş. Hepimiz burada tutsağız. Kendimizi kurtarmamız imkansız. Emir harici hiçbirimiz akademi dışına ayak basamıyoruz.
Sinan, bu düşüncelerinin ardından Akademi Müdürü'nün çağırdığını duyuyor. "Seninle konuşmak güzeldi," diyor ve ayağa kalkıyor. "Artık sohbetimize başka bir zaman devam ederiz."
Üzerindeki tozları silkeledikten sonra koşarak Akademi Müdürü'nün odasının önüne varıyor. Derin bir nefes alıyor ve kapıyı tıklatıyor.
"Gel.”
Kapıyı açıp içeri adımını attığında Akademi Müdürü bakışlarını Sinan’a çeviriyor. "Gel otur," diyor önündeki koltuğu işaret ederek. "Seninle konuşmak istediğim bir şey var. Bundan kimseye bahsetmeyeceksin."
Kimseye bahsetmemek mi? Sinan şimdi daha çok meraklanıyor. Böylesine gizli olan ne söyleyecek olabilir ki müdür?
Soluğu önündeki tekli koltukta aldıktan sonra "Konu nedir Müdür Bey?" diye soruyor. İçindeki merak her geçen saniye daha da artıyor.
"Yarın itibariyle seni insanların arasına gönderiyorum. Element kontrolünü kullanman gereken bir durum söz konusu. İnsanları bu tehlikeden ancak sen uzak tutabilirsin."
Gözleri akademi dışında bir hayat geçireceğini duymasının şokuyla kocaman açılıyor. Kim bilir adama nasıl bakıyordu ki Sinan’a "Bunda bu kadar şaşıracak bir şey yok. Çok önemli şeyler olmadıkça sizi akademi dışına göndermiyoruz biliyorsun ki," diyor.
O sırada kapı açılıyor. İçeri giren akademinin çok nadir görünen varlıklarından birisi.
Görünüşü bir leopara benziyor. Aslında bu tam olarak doğru anlatım olmaz. Bu varlığın derisi onu leopara benzetiyor. Neden buraya geliyor ve onlar gibi kapıyı tıklatarak içeri girmiyor? Ayrıca müdür bunu kimsenin öğrenmemesini istediğini söylememiş miydi? Söylemişti. Eee o zaman neden bu yaratık burada?
"İstediğim şeyi getirdin mi?"
Neden bahsediyorlar? Eğer ki açık konuşurlarsa Sinan kendisini rahat hissedecek.
"Getirdim patron," diyor. Elinde silaha benzeyen bir şey var ve bu Sinan’ın ürkmesine sebep oluyor. Bununla ne yapacaklar? Yoksa Sinan’ı öldürecekler mi? Yok artık. Daha neler? Sinan’ı öldürmek isteselerdi böyle bir şey ile yapmazlardı değil mi? Üstelik akademideki öğrencilere bu kadar yasak koymuşken ölüm ile ilgili kuralları çiğneyeceklerini hiç sanmıyor.
"Bu... Bu nedir?" diye soruyor Sinan titreyen sesini bastıramayarak. "Bununla bana ne yapacaksınız?"
Akademi Müdürü, yanağındaki gamzesini belli edecek şekilde gülüyor.
"Korkma. Sana zarar vermeyeceğiz. Sadece vücuduna bir izleme çipi yerleştireceğim. Bu çip sayesinde eğer ki bir sorun olursa, sana rahatça ulaşabileceğiz."
"Haa," diyor Sinan vücudunu bir rahatlık hissi kaplarken. "En başında desenize bunu. Ben de sandım ki..."
"Ne sandın?" diye soruyor müdür imalı imalı. "Seni öldüreceğimi mi yoksa?"
Tek kaşı kalkıyor ve düz bir çizgi alan dudakları hiç hoşuna gitmiyor Sinan’ın. Bu haliyle filmlerdeki katilleri anımsatıyor Sinan’a.
Sinan, hemen başını sallıyor. "Hayır. Hayır. Bu şeyi bana vereceğinizi düşündüm. Bilirsiniz, bilmediğim bir şeyi kullanarak asla risk almak istemem."
Akademi Müdürü Ah Sinan ah, dercesine başını sallıyor. Odaya gelen leopar görünümlü adamın elindeki silaha benzeyen şeyi aldıktan sonra Sinan’ın yanına geliyor.
"Canın biraz yanabilir."
Silaha benzeyen şeyin ucunu Sinan’ın boynuna bastırdıktan sonra genç adamın vücudunun tamamını bir elektrik sarıyor. Canı çok yanıyor ve bu acıyla boğuşabilmek adına koltuğun kenarını sıkmak zorunda kalıyor. Parmak boğumları bembeyaz kesilmeye başlıyor ve midesinin bulandığını hissediyor.
Sinan’ın boynuna dayamış olduğu silah benzeri şeyi boynundan çektiğinde, genç adamın az önce hissettiği elektrik çarpması hissi ve mide bulantısı anında yok oluyor.
"Bir yan etki," diyerek açıklama yapıyor müdür. "Bunu yaptığımız herkeste oluyor."
Aman ne güzel. Bende olmasa şaşardım zaten.
"Yeni görevine hazır mısın? Hazırsın elbette. İnsanların arasına karıştığında dikkat et. O yaratık kendini çok kolay belli edecek ama alt etmen kolay olmayacak."
Uyarı için sağ ol ya. Zaten götüm tırsmış vaziyette. Ne yapacağımı, ne edeceğimi bilmiyorum, gelmiş bana onu alt etmen kolay olmayacak diyorsun. Korkumun üstüne korku eklemek, seni mutlu ediyor sanırım.
---
Bölüm hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bölüm sizce heyecanlı mıydı?
Sonraki bölümde sizce neler olacak?
