Masal’ın yüzündeki o sıcacık tebessüm, kapıdaki gölgeyi fark ettiği an sanki üzerine soğuk su dökülmüş gibi söndü. Gözlerini kıstı, dudaklarını birbirine öyle sert bastırdı ki çenesi bembeyaz oldu. Bakışlarından adeta kıvılcımlar saçılıyordu; Arda’ya bakarken duyduğu o katıksız öfke bir haftadır zerre kadar soğumamıştı.
Fakat sonra başını çevirip bana baktı.
Gözlerimdeki o tedirgin, ne yapacağını bilemeyen çaresizliği gördü. İki koca yıldır suskunluğuma hapsolmuş o kırık bağın artık bir yere varması gerektiğini herkesten iyi biliyordu. Ciğerlerindeki bütün havayı dışarı üflercesine derin, sesli bir nefes verdi.
Kararlı adımlarla kapıya doğru yürüdü. Eşikte suçlu bir çocuk gibi boynunu bükmüş duran Arda’nın ceketinin koluna öyle bir yapıştı ki, çocuğu içeriye doğru adeta çekip savurdu.
Arda sendelerken Masal onun burnunun dibine kadar girdi; sesi kısık ama her kelimesi kurşun gibi ağırdı:
"Senden hala nefret ediyorum. Yüzünü gördükçe midem bulanıyor ve bu ömrümün sonuna kadar da değişmeyecek. Ama bunu senin o paşa gönlün için değil, ortağım için yapıyorum."
İşaret parmağını Arda’nın göğsüne sertçe bastırdı:
"İki yıldır sustun, onu görmezden geldin. Şimdi adam gibi karşısına geçip konuşacaksın. Tek bir yanlış hareketini, tek bir saçma tavrını görürsem seni bu hastane penceresinden aşağı atarım."
Masal arkasını dönüp bana baktığında yüzündeki o sert ifade bir anda buharlaştı. Göğsünün hizasına kaldırdığı elleriyle, bir haftadır geceler boyu ezberlediği o işaretleri sakin ve pürüzsüz hareketlerle yaptı:
«Her... zaman... yanındayım.»
Dudaklarında sıcacık, güven veren bir gülümseme belirdi. Göz kırptı ve kapıyı arkasından usulca çekerek odayı derin bir sessizliğe bırakıp çıktı.
Odanın içinde bir anda sadece monitörün düzenli bip sesleri ve dışarıdan sızan rüzgarın uğultusu kaldı.
Arda kapının iki adım önünde çivilenmiş gibi duruyordu. Gözlerini yerden kaldırıp bana diktiğinde, karşımda okulun o popüler, kibirli abisini değil; canımdan can koparan o gerçeğin altında ezilmiş, darmadağın bir yabancıyı gördüm. Gözleri kan çanağı gibiydi, dudakları titriyordu ve iki yıldır ilk defa bana acıyarak değil, varlığımın önünde diz çökmüş gibi bakıyordu.