BÖLÜM 8
Kahvenin Soğuduğu Saatler
Bade o gece neredeyse hiç uyuyamadı. Aslında “uyuyamadı” demek doğru değildi; birkaç kez uykuya dalmış, sonra aynı düşünceyle tekrar uyanmıştı. Her seferinde tavana bakarken aklına aynı cümle geliyordu.
“Bir gün anlatırım.”
Ertuğ bunu söylerken yüzünde garip bir ifade vardı. Ne üzgündü ne de mutlu. Daha çok, anlatmak isteyip de henüz zamanı gelmediğini düşünen biri gibiydi. Bade, psikoloji öğrencisi olmanın verdiği alışkanlıkla insanların mimiklerini, ses tonlarını ve kelime seçimlerini istemsizce analiz ediyordu. Ama iş kendi duygularına gelince bütün teoriler bir anda anlamsızlaşıyordu.
Sabah telefonunun alarmı çaldığında gözlerini açmak istemedi. Yastığa yüzünü gömüp derin bir nefes aldı. Normalde final döneminin bitmesiyle rahatlaması gerekiyordu ama son birkaç gündür zihni derslerden çok başka bir şeyle meşguldü.
Telefonunu eline aldı. Ümran’dan gece atılmış üç mesaj vardı.
“Uyudun mu?”
“Bence o telefon olayı sandığın gibi değildir.”
“Bu arada bugün kafeye gidiyorsan canlı yayın aç. Merak ediyorum.”
Bade istemsizce güldü.
“Canlı yayın mı açayım?” diye yazdı.
Cevap saniyeler içinde geldi.
“Evet. Ben de evden analiz yaparım.”
“Psikoloji okuyan benim.”
“Ama dedikodu yüksek lisansını ben yaptım.”
Bade kahkahasını zor bastırdı. Ümran’ın en sevdiği özelliği buydu. En gergin anlarda bile onu güldürmeyi başarıyordu.
Saat öğlene yaklaşırken hazırlanıp evden çıktı. Hava ne çok sıcaktı ne de serin. Yazın insanı bunaltmayan nadir günlerinden biriydi. Kulaklıklarını taktı, her zamanki çalma listesini açtı ve otobüs durağına doğru yürümeye başladı. Otobüse bindiğinde her zamanki pencere kenarına oturdu.
Şehir akıp gidiyordu.
Kırmızı ışıkta bekleyen arabalar…
Kaldırımda el ele yürüyen yaşlı bir çift…
Simit satan çocuk…
Bisikletli kurye…
Bade başını cama yasladı.
Eskiden bu yol sadece bir yoldu. Şimdi ise her durak onu biraz daha kafeye yaklaştırıyordu. Bunu düşününce kendi kendine gülümsedi.
“Ben gerçekten iflah olmam.” diye geçirdi içinden.
Otobüs tanıdık durağa yanaştığında kalbi her zamanki gibi hızlandı. Artık bunu inkâr etmiyordu. Evet, heyecanlanıyordu. Bunun sebebi sadece Ertuğ değildi. O kafenin kendisi de artık hayatının küçük bir parçası olmuştu. Sessizliği, kahve kokusu, masaların düzeni, camlardan süzülen gün ışığı… Hepsi ona tuhaf bir huzur veriyordu.
Kapıyı itip içeri girdiğinde zil hafifçe çaldı.
İlk refleksi yine bara bakmak oldu.
Ama bu kez Ertuğ yoktu.
Yerinde başka bir çalışan vardı.
Bade fark ettirmemeye çalışarak kasaya ilerledi.
“Bir orta boy latte alabilir miyim?”
“Tabii.”
Sipariş hazırlanırken istemsizce etrafına göz gezdirdi. Belki arka taraftadır diye düşündü. Belki moladadır. Belki depodadır.
Belki bugün izinlidir.
Bu son ihtimal nedense canını biraz sıktı.
Kahvesini aldıktan sonra her zamanki masasına oturdu. Bilgisayarını açtı, kitabını yanına koydu ama dikkati hiçbirinde değildi. Arada bir gözleri bara kayıyor, sonra tekrar ekrana dönüyordu.
Yaklaşık yirmi dakika sonra kafenin kapısı yeniden açıldı.
Bade istemsizce başını kaldırdı.
Ertuğ içeri giriyordu.
Üzerinde önlüğü yoktu. Beyaz, bol bir tişört ve siyah keten bir pantolon giymişti. Saçları hafifçe dağılmıştı. Elinde de karton bir taşıma kutusu vardı.
Demek vardiyası yeni başlıyordu.
Kapıdan girer girmez çalışanlardan biri ona seslendi.
“Geç kaldın.”
“Yok ya, sadece iki dakika.”
“On iki dakika.”
“E sayı saymayı da mı öğrendin?”
İkisi gülüştü.
Bade onları izlerken fark etti ki Ertuğ iş arkadaşlarıyla da aynıydı. Kimseye kasıntı davranmıyor, sürekli şakalaşıyor ama işini de aksatmıyordu.
Tam önlüğünü takarken gözleri salonda dolaştı.
Ve Bade’yi gördü.
Yüzündeki ifade bir anda değişti.
Sanki uzun zamandır beklediği birini görmüş gibi istemsizce gülümsedi.
Elini hafifçe kaldırdı.
Sessiz bir selam.
Bade de küçük bir gülümsemeyle karşılık verdi.
Garipti.
Hiç konuşmadan bile insanın günü güzelleşebilir miydi?
Oluyormuş.
Öğleden sonra kafe her zamankinden daha sakindi. İnsanlar dizüstü bilgisayarlarıyla çalışıyor, bazıları kitap okuyor, bazıları ise yalnızca kahvelerini yudumluyordu.
Bade gerçekten ders çalışmaya niyet etmişti.
En azından ilk yarım saat.
Sonra Ertuğ elinde küçük bir tabakla masasına geldi.
“İkram.”
Bade şaşkınlıkla tabağa baktı.
Küçük bir limonlu cheesecake dilimi vardı.
“Ben bunu söylemedim.”
“Biliyorum.”
“Yanlış masaya geldin galiba.”
“Yok.”
“Emin misin?”
“Evet.”
“Ama neden?”
Ertuğ omuz silkti.
“Yeni tarif deniyoruz.”
“Eee?”
“Birinin yorum yapması lazım.”
“Koskoca kafede ben mi kaldım?”
“Aslında…”
Başını hafifçe yana eğdi.
“Sana güveniyorum.”
Bade’nin kalbi yine saçma bir hızla atmaya başladı.
Bir dilim cheesecake.
Sadece bu.
Ama nedense dünyanın en özel hediyesi gibi hissettirmişti.
Tam teşekkür edecekti ki Ertuğ cebindeki telefonu hissetti.
Telefon yine çalıyordu.
Bu kez ekrana baktığında gülümsemedi.
Aksine, yüzündeki bütün ifade yavaşça silindi.
Derin bir nefes aldı.
Çağrıyı reddetti.
Sonra telefonu sessize aldı.
Bade bunu fark etmişti.
Ama hiçbir şey sormadı.
Ertuğ birkaç saniye sessiz kaldı.
Sanki aklından geçen bir şeyi söyleyip söylememek arasında gidip geliyordu.
En sonunda hafifçe gülümsedi.
“Cheesecake’i beğenmezsen sakın yalan söyleme.”
Bade başını salladı.
“Söz.”
Ertuğ uzaklaştı.
Bade ise gözlerini onun arkasından ayıramadı.
İlk kez aklına şu düşünce geldi:
“Acaba onun da iyi görünmeye çalıştığı günler oluyor mu?”
“Acaba o da bazen eve gidince yoruluyorum diyor mudur?.”
“Acaba sürekli gülen insanlar gerçekten hep mutlu mudur?”
Ve nedense… Ertuğ’u tanıdıkça onu daha az çözdüğünü hissediyordu.