Bade, Ertuğ masadan uzaklaştıktan sonra uzun süre aynı noktaya baktı. Aslında baktığı şey duvarın üzerindeki çerçevelerden biriydi ama onları gerçekten gördüğü söylenemezdi. Düşünceleri o kadar gürültülüydü ki kafenin içindeki sesler bile arkada kalmıştı.
Bir ay boyunca kurduğu bütün ihtimaller gözünün önünden geçip duruyordu. Tatildeyken aklına gelişleri, otobüste camdan dışarı bakarken onu düşünmesi, teslim tarihleri arasında sıkışıp kaldığı günlerde bile bir şekilde aklına düşmesi… Hepsi şimdi biraz saçma görünüyordu.
Belki de Ümran haklıydı.
Belki de gerçekten kendini gereksiz yere kaptırmıştı.
Sonuçta Ertuğ’un ona karşı bir sorumluluğu yoktu. Ona umut vermemişti. Bir şey vaat etmemişti. Birkaç kez konuşmuşlar, birkaç kez gülmüşlerdi. Bade ise bunlardan koca bir hikâye çıkarmıştı.
Bu düşünce canını daha da sıktı.
Çünkü insan en çok kendine kızınca yoruluyordu.
Telefonu masanın üzerinde titreşti. Ümran’dan yeni bir mesaj gelmişti.
“Nefes alıyor musun?”
Bade istemeden güldü.
“Şimdilik.”
“Git konuştur kendini.”
“Hayır.”
“Belki sevgilisi değildir.”
“Ümran.”
“Tamam sustum.”
Bade telefonu kapattı. Sonra istemsizce başını kaldırdı.
Yanlış yaptığı şey tam olarak buydu.
Kendine bakmayacağını söylüyor, sonra birkaç dakika içinde yine ona bakarken buluyordu kendini.
Kız hâlâ oradaydı.
Kasaya yaslanmış bir şey anlatıyordu. Ertuğ da dinliyordu. Arada gülüyordu.
Bade’nin içi yine sıkıştı.
Kendini aptal gibi hissediyordu.
Üstelik en sinir bozucu olan şey, kıza kızamamasıydı.
Kız gayet tatlı görünüyordu.
Uzun koyu saçları vardı. Konuşurken ellerini kullanıyordu. Muhtemelen iyi biriydi.
Bu da durumu daha kötü yapıyordu.
Çünkü kötü biri olsa insan biraz olsun rahatlayabiliyordu.
Ama değildi.
Yaklaşık on dakika boyunca gerçekten gitmeye çalıştı.
Çantasını topladı.
Kalemlerini yerleştirdi.
Kitabını kapattı.
Sonra yeniden oturdu.
Bir şey eksikti.
Sanki bu kadar bekledikten sonra hiçbir şey olmamış gibi çıkıp gitmek istemiyordu.
Belki bir kahve içip giderdi.
Belki biraz daha otururdu.
Belki…
Tam bu sırada çalışanlardan biri mutfağın tarafından seslendi.
“Ertuğ!”
Ses o kadar yüksekti ki kafenin yarısı dönüp baktı.
Ertuğ başını kaldırdı.
“Ne var?”
“Şu kolileri taşısana.”
“Bir dakika.”
“Bir dakika diyor bir de.”
Ardından aynı çalışan gözlerini devirdi.
“Çağır şunu.”
Kafenin diğer ucundaki kıza baktı.
“Kızım, abin seni çağırıyor.”
Bade’nin eli bardağının üzerinde dondu.
Bir anlığına duyduğu şeyi yanlış anladığını düşündü.
Kız dönüp çalışana baktı.
“Geliyorum.”
Sonra yüksek sesle ekledi:
“Bir dakika ya, Ertuğ!”
Abin.
Bade’nin beyninde yankılanan tek kelime buydu.
Abin.
Bir kez daha.
Abin.
Sanki bütün kafenin sesi kapanmıştı da sadece o kelime kalmıştı geriye.
Abin.
Bade birkaç saniye boyunca hareket edemedi.
Sonra gözlerini kırpıştırdı.
Sonra tekrar.
Sonra yavaşça başını bara çevirdi.
Ertuğ kızın omzuna hafifçe vurmuş, onunla tartışıyormuş gibi yapıyordu.
Kız da kahkaha atıyordu.
Abi-kardeş.
Abi.
Kardeş.
Sevgili değil.
Sevgili değil.
Bade’nin içine yayılan rahatlama o kadar ani oldu ki kendisine sinirlendi.
Gerçekten sinirlendi.
Bir saat boyunca kendi kendini üzmüştü.
Kendi kendine senaryolar yazmıştı.
Kendi kendine kalbini kırmıştı.
Ve sebebi tamamen yanlış anlamaydı.
Yüzünü ellerinin arasına aldı.
“Ben salak mıyım?”
diye mırıldandı.
“Biraz.”
Bade başını kaldırdı.
Karşısında Ertuğ duruyordu.
Kalbi yeniden hızlandı.
Ama bu sefer farklıydı.
Çünkü içindeki o ağırlık gitmişti.
“Evet, biraz.”
Ertuğ gülümseyerek karşısındaki boş sandalyeyi işaret etti.
“Oturabilir miyim?”
Bade’nin kalbi o anda ikinci kez tökezledi.
Bir ay boyunca onu görmeyi beklemişti.
Bir saat boyunca onun sevgilisi olduğunu sanmıştı.
Ve şimdi çocuk karşısında durmuş, oturmak için izin istiyordu.
“Moladayım.”
“Şanslı günüm galiba.”
“Bir aylık kaybı telafi etmeye çalışıyorum.”
Bade istemsizce ona baktı.
“Bir aylık kayıp mı?”
“Evet.”
Ertuğ omuz silkti.
“Bir insan her hafta gelip sonra bir anda ortadan kaybolunca fark ediliyor.”
Bade’nin bütün düşünceleri birkaç saniyeliğine sustu.
Çünkü o cümle çok basitti.
Ama etkisi değildi.
Bir insan her hafta gelip sonra bir anda ortadan kaybolunca fark ediliyor.
Demek gerçekten fark etmişti.
Demek gerçekten yokluğunu anlamıştı.
Demek…
Bade hemen başka tarafa baktı.
Çünkü yüzünün kızardığını hissediyordu.
Ertuğ bunu görürse bir daha asla toparlanamazdı.
“Neredeydin peki?”
Bade derin bir nefes aldı.
“Tatil. Sonra finaller. Sonra teslimler.”
“Psikoloji öğrencilerinin hayatı zor galiba.”
“Çok.”
“Ben de öyle düşünmüştüm.”
“E nereden biliyorsun?”
“Bir ay boyunca ortada görünmediğine göre ya kaçırıldın ya da final haftasındaydın.”
Bade istemeden güldü.
İlk kez o gün gerçekten güldü.
Ve bunu fark ettiği anda içinden küçük bir ses konuştu.
Belki de mesele buydu.
Belki de onu bu kadar düşünmesinin sebebi sadece yakışıklı olması değildi.
Belki de yanında gülebiliyor olmasıydı.
Ertuğ da gülüyordu.
Sanki o bir aylık boşluk hiç yaşanmamış gibiydi.
Ama Bade biliyordu.
Yaşanmıştı.
Ve garip bir şekilde, onu görmekten vazgeçtiğini sandığı o birkaç saat, onu ne kadar görmek istediğini anlamasını sağlamıştı.