İçeriğe geç

Dilekler gerçek olur mu?

Bölüm 16 · 7 dk okuma

Dilekler gerçek olur mu?

Bölüm 16

Kutu

BÖLÜM 15

Söyleyemediklerimiz

Bade, Ertuğ’un uzattığı telefona baktı ama elini kaldırmadı.

Bir insanın telefonuna bakmak, onun hayatına izinsiz girmek gibi hissettirdi. Merak ediyordu. Hem de çok. Günlerdir, haftalardır merak ediyordu. Telefon ekranında her beliren o isim, zihninde yüzlerce farklı hikâye yazdırmıştı. Ama şimdi, gerçeğe yalnızca birkaç santimetre uzaktayken geri çekildi.

Başını hafifçe iki yana salladı.

“Hayır.”

Ertuğ şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı.

“Baksana.”

“İstemiyorum.”

“Neden?”

“Çünkü sen göstermek zorunda hissettiğin için gösteriyorsun.”

Ertuğ birkaç saniye konuşmadı.

Bade devam etti.

“Ben gerçeği merak ediyorum ama bunu vicdan azabından anlatmanı istemiyorum.”

Rüzgâr ikisinin arasından geçti. Kafenin önündeki lavantalar hafifçe sallanıyordu. Karşı kaldırımda birkaç öğrenci kahkahalar atarak yürüyüp geçti. Dünya dönmeye devam ediyordu ama Bade, Ertuğ’un yüzündeki ifadeyi ilk kez bu kadar net okuyabiliyordu.

Şaşırmıştı.

Belki de ilk kez biri ondan açıklama istemiyordu.

Ertuğ telefonu cebine koydu.

“Teşekkür ederim.”

“Neye?”

“Bilmiyorum.”

Küçük bir gülümseme yayıldı yüzüne.

“Galiba bana güvendiğin için.”

Bade, “Güveniyor muyum gerçekten?” diye düşündü. Sonra kendi kendine cevap verdi.

Evet.

Hem de bunun nedenini tam olarak bilmeden.

Tam o sırada Ertuğ’un telefonu yeniden titreşti.

İkisi de istemsizce ekrana baktı.

❤️ Aşkım

Ertuğ bu kez çağrıyı hemen açmadı.

Derin bir nefes aldı.

“İki dakika bekler.”

Bade şaşkınlıkla ona baktı.

“Ya önemliyse?”

“Eğer gerçekten acilse ikinci kez arar.”

Sanki bunu defalarca yaşamış gibiydi.

Gerçekten de beş saniye sonra telefon yeniden çalmaya başladı.

Ertuğ gözlerini kapattı.

“Gördün mü?”

Telefonu açtı.

“Ne oldu?”

…

“Tamam.”

…

“Hayır, oraya gelme.”

…

“Dinle beni.”

…

“Neredesin sen?”

Ertuğ’un sesi gittikçe ciddileşiyordu.

Bade konuşmanın tek tarafını duyabiliyordu. Bu da hayal gücünü daha çok çalıştırıyordu.

“Olduğun yerde kal.”

…

“Geliyorum.”

Telefon kapandı.

Ertuğ birkaç saniye hiç kıpırdamadı.

Sonra cebinden araba anahtarını çıkardı.

“Gitmem gerekiyor.”

Bade sadece başını salladı.

“Tamam.”

Ertuğ iki adım attı.

Sonra geri döndü.

“Bade.”

“Evet?”

“Yarın gelir misin?”

Bu soru hiç beklemediği bir yerden gelmişti.

“Nereye?”

“Kafeye.”

“…”

“Sana bir kahve borçluyum.”

Bade istemsizce gülümsedi.

“Gelirim.”

“Kaçmazsın değil mi?”

“Kaçmam.”

Ertuğ da gülümsedi.

“Tamam.”

Arabasına binip uzaklaşırken Bade, ilk kez onun sadece kafenin arkasındaki çocuk olmadığını düşündü.

Onun da yetişmeye çalıştığı insanlar, çözmeye çalıştığı problemler ve sakladığı yorgunluklar vardı.

Ertesi gün.

Saat henüz on biri gösteriyordu.

Ümran mutfağın kapısından içeri girip Bade’nin odasına seslendi.

“Hâlâ hazırlanmadın mı?”

“On dakika.”

“On dakikadır on dakika diyorsun.”

Bade aynanın karşısında üçüncü kez tişört değiştiriyordu.

Beyaz mı?

Mavi mi?

Çizgili mi?

Sonunda sinirlenip ilk giydiğini tekrar üzerine geçirdi.

Ümran kapının kenarına yaslandı.

“Bakabilir miyim?”

“Hayır.”

“Çok geç.”

Odaya girip Bade’yi baştan aşağı süzdü.

“Sen…”

“Ney?”

“…kahve içmeye değil, evlenme teklifine gidiyor gibisin.”

Bade yastığı alıp Ümran’a fırlattı.

“Abartıyorsun.”

“Hiç.”

Tam o sırada telefonlarına mesaj düştü.

Türkan:Millet! Öğlen hepiniz müsait misiniz?

Semih hemen yazdı.

“Ben varım.”

Berkan:

“Yemek varsa varım.”

Alphan:

“Ben de gelirim.”

Ümran sırıttı.

“Plan iptal.”

“Niye?”

“Toplu gidiyoruz.”

Bade içinden hafifçe homurdandı.

Bugün Ertuğ’la biraz konuşabilmeyi ummuştu.

Kafeye vardıklarında içerisi oldukça sakindi.

Kapıdaki zil çaldı.

Ertuğ başını kaldırdı.

Önce Bade’yi gördü.

Sonra arkasındaki beş kişiyi.

Bir an gülmemek için dudağını ısırdı.

“Orduyla mı geldin?”

Berkan hemen atıldı.

“Biz pakete dahiliz.”

Ertuğ kahkaha attı.

“Hoş geldiniz.”

Masalarına geçtiler.

Siparişler alındı.

Tam sohbet koyulaşmaya başlamıştı ki kafenin kapısı yeniden açıldı.

İçeri şık giyimli, uzun saçlı genç bir kadın girdi.

Bade istemsizce dönüp baktı.

Kadın doğrudan kasaya yürüdü.

Ertuğ’u görünce gülümsedi.

“Ertuğ…”

Ertuğ’un yüzündeki ifade bir anda değişti.

Şaşkınlık.

Ardından huzursuzluk.

“Melis?”

Kadın bir adım daha yaklaştı.

“Konuşmamız lazım.”

“Şu an çalışıyorum.”

“Beş dakika.”

“Emin değilim.”

Melis göz ucuyla Bade’nin oturduğu masaya baktı.

Sonra tekrar Ertuğ’a döndü.

“Lütfen.”

Ertuğ derin bir nefes verdi.

Kasadaki arkadaşına döndü.

“Beş dakika bakabilir misin?”

Önlüğünü çıkardı.

Melis’le birlikte dışarı çıktı.

Bade camın ardından onları izliyordu.

Melis konuşuyor…

Ertuğ sadece dinliyordu.

Bir ara Melis gözyaşlarını sildi.

Sonra…

Hiç beklenmedik bir şey oldu.

Melis çantasından küçük, siyah bir kutu çıkardı.

Kutuyu Ertuğ’un avucuna bıraktı.

Ertuğ şaşkınlıkla kutuya baktı.

Yüzündeki bütün ifade değişti.

Kutuyu açmadı.

Sadece donup kaldı.

Bade’nin kalbi hızlanmaya başladı.

Bade, istemeden ayağa kalktı.

“Ne oldu?” diye fısıldadı Ümran.

“Hiç…”

Ama hiç değildi.

Kafenin camından dışarıyı görmek zorlaşmıştı. Öğle güneşi cama vuruyor, yansıma yüzünden Ertuğ ile Melis’in yüz ifadeleri seçilemiyordu. Sadece siluetleri görünüyordu. Melis bir şeyler anlatıyor, Ertuğ ise hiç sözünü kesmeden dinliyordu.

Masadaki sohbet devam ediyordu ama Bade tek kelime duymuyordu.

Gözü sadece dışarıdaydı.

Melis çantasından çıkardığı küçük siyah kutuyu Ertuğ’un avucuna bıraktı.

Ertuğ önce kutuya baktı.

Sonra Melis’e.

Başını yavaşça iki yana salladı.

Kutuyu açmadı bile.

Sadece avucunda tuttu.

Melis’in gözleri doldu.

Bir şey söyledi.

Ertuğ derin bir nefes verdi.

Ve kutuyu tekrar Melis’e uzattı.

Bade’nin içinde garip bir rahatlama oldu.

Neden rahatladığını kendisi de bilmiyordu.

Tam o sırada Berkan’ın sesi duyuldu.

“Bade.”

Duymadı.

“Bade!”

“Hı?”

“Neredesin?”

“…”

“Biz burada makarna siparişi veriyoruz.”

Ümran gülmemek için dudağını ısırıyordu.

“Kız zihnen başka ülkede.”

Bade utançla önündeki bardağa baktı.

“Dinliyordum.”

“Yalan.”

Alphan gülerek araya girdi.

“Bırakın kızı.”

Berkan omuz silkti.

“Tamam ama ben merak ettim.”

“Neyi?”

“Kutuda ne var?”

Bade şaşkınlıkla ona döndü.

“Sen de mi bakıyordun?”

“Hepimiz bakıyorduk.”

Semih kahkaha attı.

“Restoranda oturan teyzeler gibi olduk.”

Yaklaşık beş dakika sonra kapı yeniden açıldı.

Önce Melis girdi.

Başını eğmişti.

Kimseye bakmadan doğruca çıkışa yöneldi.

Tam kapının önüne geldiğinde kısa bir an durdu.

Dönüp Ertuğ’a baktı.

Gülümsemeye çalıştı.

Olmadı.

Sonra sessizce çıkıp gitti.

Birkaç saniye sonra Ertuğ içeri girdi.

Yüzünde alışmaya çalıştığı bir ifade vardı.

Ne üzgündü…

Ne mutluydu…

Sadece düşünüyordu.

Kasaya geçti.

Önlüğünü bağladı.

Sanki hiçbir şey olmamış gibi kahve hazırlamaya başladı.

Ama Bade onu artık tanıyordu.

Ne zaman canı sıkılsa sağ eliyle ensesini kaşıyordu.

Şimdi yine aynısını yaptı.

Yaklaşık yirmi dakika sonra Ertuğ ellerinde tepsiyle masalarına geldi.

“Kahveleriniz.”

Fincanları tek tek dağıttı.

Berkan her zamanki gibi gülümsedi.

“Abi senin latte artlar her seferinde daha iyi oluyor.”

“Sağ ol.”

Semih köpüğün üzerindeki kalbe baktı.

“Bana niye yapmadın?”

“Sana ayıcık yaptım.”

Masadakiler kahkaha attı.

Berkan fincanını çevirip baktı.

“Harbiden ayıcık.”

“Çok tatlı lan.”

İlk kez Ertuğ da içten güldü.

Bade onun gülüşünü izlerken az önceki gergin hâlinden eser kalmamış gibi görünmesine şaşırdı.

İnsanlar gerçekten duygularını bu kadar iyi saklayabilir miydi?

Öğleden sonra grup yavaş yavaş dağıldı.

Semih’in işi vardı.

Berkan ailesine gidecekti.

Türkan’ın kuaför randevusu çıkmıştı.

Alphan da antrenmana yetişeceğini söyleyip ayrıldı.

Geriye yalnızca Bade ile Ümran kaldı.

Ümran ayağa kalkarken telefonunu cebinden çıkardı.

“Ben markete uğrayacağım.”

“Beraber gidelim.”

“Yok.”

“Neden?”

“Süt alacağım.”

“Ben de geleyim.”

“Bade.”

Ümran gözlerini kıstı.

“Şu çocuğun iki dakika nefes almasına izin ver.”

“Ben öyle…”

“Biliyorum.”

“Git konuş.”

Hiç beklemeden yürüyüp çıktı.

Bade arkasından bakakaldı.

“Bu kız gerçekten beni yalnız bırakıyor.”

Kasadan Ertuğ’un sesi geldi.

“Bence de.”

Bade irkilip ona döndü.

“Duymuş muydun?”

“Son cümleni.”

Utançtan kulakları kızardı.

“Harika.”

Ertuğ gülümsedi.

“Aslında…”

“…iyi oldu.”

“Neden?”

“Çünkü ben de seninle konuşmak istiyordum.”

Kalbi yine hızlandı.

Ertuğ kasadaki diğer çalışana seslendi.

“Emir.”

“Hı?”

“Beş dakika arka bahçedeyim.”

“Tamam.”

Kafenin arka bahçesi ön tarafa göre çok daha sakindi.

Saksılarda fesleğenler vardı.

Küçük tahta masalar dizilmişti.

Kahve çekirdeklerinin kavrulmuş kokusu rüzgârla birlikte bahçeye yayılıyordu.

Bade ilk kez bu tarafa geliyordu.

“Çok güzelmiş.”

“Benim de en sevdiğim yer burası.”

Ertuğ küçük masalardan birine oturdu.

Bade de karşısına geçti.

İkisi de birkaç saniye konuşmadı.

Sessizlik bu kez gergin değildi.

Sadece ikisi de doğru cümleyi arıyordu.

İlk konuşan Ertuğ oldu.

“Melis’i merak ettin.”

Bade dürüst olmayı seçti.

“Evet.”

“Ettiğini biliyordum.”

“Ama sormayacaktım.”

“Neden?”

“Çünkü özel hayatın.”

Ertuğ başını eğip gülümsedi.

“İşte bu yüzden anlatmak istiyorum.”

Bade nefesini tuttu.

“Üniversiteden arkadaşız.”

“Bir dönem aynı kafede çalıştık.”

“Hepsi bu.”

“Sonra?”

“Sonra…”

Ertuğ avuçlarını birbirine sürttü.

“Beni sevdi.”

Bade’nin kalbi istemsizce sıkıştı.

“Ama ben hiçbir zaman aynı şeyi hissetmedim.”

“Hiç mi?”

“Hiç.”

“Ona umut vermemeye çalıştım.”

“Arkadaş kalabileceğimizi düşündüm.”

“Kalamadık.”

Rüzgâr hafifçe esti.

Bahçedeki rüzgâr çanı ince bir ses çıkardı.

“Bugün neden geldi?”

Ertuğ cebinden küçük siyah kutuyu çıkardı.

Kutuyu masaya koydu.

“Çünkü bunu geri verdi.”

Bade kutuya baktı.

“Bu ne?”

“Emanet.”

“Emanet?”

“Üç yıl önce bana bırakmıştı.”

“Neden?”

“Eğer bir gün beni gerçekten unutursa…”

“…geri vereceğini söylemişti.”

Bade şaşkınlıkla kutuya baktı.

Ertuğ kapağını açtı.

Kutunun içinde ince, eski bir anahtarlık vardı.

Üzerinde solmuş küçük bir basketbol topu sallanıyordu.

Ertuğ anahtarlığı avucuna aldı.

“Üniversitede aynı takımdaydık.”

“Mezun olurken bana vermişti.”

“Ben de bunu hiç kullanmadım.”

“Neden?”

“Çünkü onun için anlamı büyüktü.”

“Bugün geri aldı.”

“…”

“Ve bana ilk kez…”

Ertuğ hafifçe gülümsedi.

“…mutlu olmamı söyledi.”

Bade farkında olmadan rahat bir nefes verdi.

İçindeki düğüm çözülmüştü.

Tam konuşacakken…

Kafenin ön tarafından bir bağırış duyuldu.

“Ertuğ!”

İkisi de aynı anda ayağa kalktı.

Kasadaki Emir arka bahçeye doğru koşuyordu.

Yüzü bembeyazdı.

“Ertuğ, çabuk gel!”

“Ne oldu?”

“Bir müşteri fenalaştı!”

Ertuğ hiç düşünmeden koşmaya başladı.

Bade de refleksle arkasından koştu.

Psikoloji öğrencisi olması ilk yardım bilgisi vermiyordu belki ama insanın panik anında yalnız kalmaması gerektiğini biliyordu.

İçeri girdiklerinde yaşlı bir adam sandalyeye yığılmıştı.

Müşteriler ayağa kalkmış, herkes aynı anda konuşmaya başlamıştı.

Ertuğ hiç paniklemedi.

Dizlerinin üzerine çöktü.

“Amca, beni duyuyor musunuz?”

Adam cevap vermedi.

Bade hemen telefonunu çıkardı.

“112’yi arıyorum.”

Ertuğ başını kaldırıp ona baktı.

İlk kez göz göze geldiler.

İkisi de aynı şeyi düşünüyordu.

Şimdi gerçekten birlikte hareket etmeleri gerekiyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.