Gece saat ikiyi geçmişti. Bade restorandan çıkarken montunun fermuarını çekti ve abartılı bir şekilde iç çekti.
“Bir daha sizinle gece ikide kanat yemeye gelmeyeceğim.”
Bu cümleyi o kadar ciddi söylemişti ki Türkan birkaç saniye ona baktıktan sonra kahkahayı bastı. Semih de aynı şekilde gülerken Berkan başını iki yana salladı.
“Geçen ay da aynısını söyledin.”
“Geçen ay farklıydı.”
“Nesi farklıydı?” diye sordu Berkan.
Bade cevap vermek için ağzını açtı ama hiçbir şey bulamadı.
“Aslında hiçbir şey farklı değildi.”
Dördü birden gülmeye başladı.
Bade arkadaşlarıyla geçirdiği bu geceleri seviyordu. Sonrasında mide yanması yaşasa da, eve gidince pişman olsa da seviyordu. Çünkü yetişmesi gereken ödevleri, sınavları, gelecekle ilgili bitmeyen kaygıları birkaç saatliğine unutabiliyordu.
Tam taksi çağırmak için telefonunu çıkarırken gözü gökyüzüne kaydı.
Ve bir anda durdu.
Ay incecik bir hilal şeklindeydi.
Normalde her gece gökyüzüne bakmazdı ama bazı görüntüler insanın dikkatini istemeden çekiyordu. Bu da onlardan biriydi.
Çocukluğundan beri böyle şeyleri severdi Bade.
Doğum günü pastasının mumlarını üflerken gerçekten dilek tutardı. Yeni yılın ilk dakikalarında gözlerini kapatıp içinden bir şeyler geçirirdi. Kayan yıldız görürse mutlaka bir şey dilerdı. Mantıklı mıydı? Muhtemelen hayır. Ama bazı şeylerin gerçekleşme ihtimaline inanmak hoşuna gidiyordu.
Türkan koluna hafifçe vurdu.
“Neye daldın?”
“Aya bak.”
Üçü de kafasını kaldırdı.
Semih birkaç saniye gökyüzüne baktıktan sonra omuz silkti.
“Evet. Ay.”
“Ne demek evet ay?”
“Yuvarlak değil. Hilal.”
“Teşekkürler Semih. Astronomi bilgin bizi büyüledi.”
Berkan gülerken Semih dramatik şekilde eğildi.
Bade onların atışmasını yarım kulakla dinliyordu. Gözleri hâlâ gökyüzündeydi.
Sonra sessizce gözlerini kapattı.
Bu sefer tuttuğu dilek diğerlerine benzemiyordu.
Para istemedi.
Başarı istemedi.
Yeni telefon ya da yurtdışı tatili de istemedi.
Gerçek aşk istedi.
Kalbini hızlandıracak kadar güçlü bir şey.
Birini görünce sebepsiz yere gülümsemeyi.
Mesaj beklemeyi.
Heyecanlanmayı.
Kendini biraz aptal gibi hissettirecek kadar hoşlanmayı.
Gözlerini açtığında Türkan onu şüpheli şüpheli izliyordu.
“Dilek tuttun.”
“Hayır.”
“Bade.”
“Hayır.”
“Yemin ederim tuttun.”
Bade gülmesini engelleyemedi.
Belki tutmuştu.
Belki de bazı dileklerin gerçekleşmesi için önce insanın kendisinin inanması gerekiyordu.
Bir hafta boyunca hayatında kayda değer hiçbir şey olmadı.
En azından Bade öyle sanıyordu.
Hilal gecesinden sonraki gün uyanmış, derslerine gitmiş, Ümran’la kahve içmiş, markete uğramış, birkaç ödev teslim etmişti. Hayat normal akıyordu.
Hatta tuttuğu dileği bile unutmuştu.
Ya da unuttuğunu sanıyordu.
Çünkü ne zaman romantik bir film sahnesine denk gelse, ne zaman bir çift el ele yürürken görse ya da ne zaman arkadaşlarından biri hoşlandığı çocuğu anlatsa, aklının bir köşesinde aynı düşünce beliriyordu.
Ben bunu ne zaman yaşayacağım?
O gün de sıradan başlamıştı.
Öğleden sonra üçe doğru evden çıktı.
Haziran güneşi bütün şehri sarı bir filtreyle kaplamış gibiydi. Hava sıcak değildi ama serin de sayılmazdı.
Kulaklıklarını taktı.
Telefonundan her zamanki çalma listesini açtı.
Bade’nin ilginç bir alışkanlığı vardı. Canı ne kadar sıkkın olursa olsun yürürken hep hayal kurardı.
Bazen bir dizinin içindeymiş gibi hissederdi kendini.
Bazen dinlediği şarkının klibinde.
Bazen de henüz yazılmamış bir kitabın ana karakteri gibi.
Otobüse bindiğinde pencere kenarına oturdu. Şehrin yanından akıp giden görüntülerini izlerken müzik değişti.
Yavaş bir şarkı çalmaya başladı.
Bade başını cama yasladı.
Belki de gerçekten bir gün olur diye düşündü.
Belki biri çıkar karşısına.
Belki onu görünce anlar.
Belki saçma bir düşünceydi ama yine de hoşuna gidiyordu.
Yaklaşık yirmi dakika sonra her zamanki durağında indi.
Kafenin bulunduğu sokağa girerken telefonuna baktı.
Ümran’dan üç mesaj vardı.
“Beni ara.”
“Önemli.”
“Tamam önemli değil ama canım sıkıldı.”
Bade güldü.
Telefonu cebine koydu.
Ve kafenin kapısını itti.
Kapının üzerindeki küçük zil tanıdık sesiyle çaldı.
İçeride kahve kokusu vardı.
Her zamanki gibi.
Fondaki müzik her zamanki gibiydi.
Masalar her zamanki yerindeydi.
Her şey her zamanki gibiydi.
Sonra gözleri bara kaydı.
Ve o an her şey değişti.
İlk başta neden baktığını bile anlayamadı.
Sanki biri omzundan tutup başını çevirmiş gibiydi.
Barın arkasında bir çocuk duruyordu.
Daha önce de görmüş olabilir miydi?
Belki.
Ama daha önce dikkatini çekmediğine emindi.
Şimdi ise başka hiçbir yere bakamıyordu.
Çocuk kahve makinesinin önünde durmuş süt köpürtüyordu.
Kıvırcık kumral saçları hafifçe alnına düşüyordu.
Bir şey söyleyen müşteriye dönüp gülümsedi.
Ve Bade’nin içinden geçen ilk düşünce son derece aptalcaydı.
Vay be.
Sonra ikinci düşünce geldi.
Bu kadar yakışıklı biri burada mı çalışıyordu?
Üçüncü düşünceyse daha da kötüydü.
Ben bunu nasıl daha önce fark etmedim?
Bade birkaç saniye boyunca olduğu yerde kalınca arkasındaki müşteri hafifçe omzuna çarptı.
“Özür dilerim.”
Hemen kenara çekildi.
Kalbi neden hızlı atıyordu?
Bu çok saçmaydı.
Tanımadığı bir çocuktu.
Sadece yakışıklıydı.
Hepsi bu.
Değil mi?
Masasına geçti.
Bilgisayarını çıkardı.
Kitabını açtı.
Kalemlerini dizdi.
Ders çalışmaya başladı.
Yaklaşık üç dakika boyunca.
Sonra yine başını kaldırdı.
Çocuk hâlâ oradaydı.
Ve bu sefer latte art yapıyordu.
Bade istemsizce izledi.
Bir kalp çizdi.
Sonra yaprağa benzeyen bir şekil.
Sonra başka bir desen.
El hareketleri o kadar rahattı ki sanki bunu düşünmeden yapıyormuş gibi görünüyordu.
Garip bir şekilde etkilenmişti.
Sadece yakışıklı olduğu için değil.
Yaptığı işi seviyor gibi görünüyordu.
Bu hoşuna gitmişti.
Telefonunu çıkardı.
Ümran’a yazdı.
“Şu an çok saçma bir şey oluyor.”
Mesaj saniyesinde görüldü.
“Ne oldu?”
Bade birkaç saniye düşündü.
Sonra yazdı.
“Burada bir çocuk var.”
Karşı taraftan cevap gelmesi üç saniye sürdü.
“Yakışıklı mı?”
Bade tekrar bara baktı.
Çocuk o sırada gülerken başını geriye atmıştı.
Ve Bade istemsizce gülümsedi.
“Biraz.”
Mesajı gönderdi.
Ardından hemen ikinci mesaj geldi.
“Biraz dediğine göre öldün.”
Bade cevap vermedi.
Çünkü korkunç bir şey olmuştu.
Çocuk başını kaldırmıştı.
Ve ona bakıyordu.
Doğrudan.
Hiç tereddüt etmeden.
Bade’nin kalbi göğsüne yumruk atmış gibi oldu.
Göz göze geldiler.
Bir saniye.
İki saniye.
Sonra çocuk hafifçe gülümsedi.
Sadece küçük bir gülümsemeydi.
Belki tamamen kibarlıktan.
Belki herkese öyle davranıyordu.
Ama Bade’nin bütün dengesi bozulmaya yetmişti.
Hemen kitabına döndü.
Yüzünün kızardığını hissedebiliyordu.
Tam o sırada Ümran’ın yeni mesajı geldi.
“Fotoğraf at.”
Bade telefonuna baktı.
Sonra bara baktı.
Sonra tekrar telefona.
Ve tek bir cevap yazdı.
“Önce ben sakinleşeyim.”
Bade birkaç dakika boyunca kitabına bakıyormuş gibi yaptı.
Gerçekteyse hiçbir şey okumuyordu.
Bir paragrafı baştan sona dört kez okumuştu. Karakterin adı neydi, ne yapıyordu, hikâye nereye gidiyordu hiçbir fikri yoktu.
Çünkü dikkati sürekli dağılıyordu.
Daha doğrusu biri tarafından dağıtılıyordu.
Kendine kızmaya başladı.
Yirmi üç yaşında bir insanın bu kadar saçma davranmaması gerekiyordu.
Tanımadığı bir çocuğa bakıp duruyordu resmen.
Bir süre sonra kafasını toparlayıp gerçekten okumaya çalıştı.
Bu sefer birkaç sayfa ilerleyebildi.
Arada notlarına baktı.
Bilgisayarında bir şeyler yazdı.
Kahvesinden yudum aldı.
Sonra yine bara baktı.
Çocuk bu sefer kahve makinesini temizliyordu.
Bir müşteriyle konuşurken gülümsedi.
Yanındaki çalışan kız bir şey söyleyince kahkaha attı.
Bade nefret ederek kabul etti ki gülünce daha da yakışıklı oluyordu.
Yaklaşık bir saat sonra bardağının dibinde sadece birkaç damla kahve kalmıştı.
Normalde burada toparlanıp eve giderdi.
Ama bugün gitmek istemiyordu.
Kendine söylediği yalanlar da gittikçe yaratıcı hâle geliyordu.
Belki biraz daha çalışırım.
Belki ikinci kahve alırım.
Belki cheesecake yerim.
Belki…
Tamam.
İkinci kahveyi almak istiyordu.
Sebebi belliydi.
Bunu inkâr etmeye gerek yoktu artık.
Telefonunu çıkardı.
Ümran’a yazdı.
“Galiba ikinci kahve alacağım.”
Mesaj saniyesinde geldi.
“Git konuş.”
“Hayır.”
“Git.”
“Hayır.”
“Bade.”
“Hayır.”
“Şu an seni tanımasam masum sanacağım.”
Bade telefonunu kapattı.
Derin nefes aldı.
Ayağa kalktı.
Kasaya yürüdü.
Her adımda kalbinin biraz daha hızlandığını hissediyordu.
Bu durumdan nefret ediyordu.
Sıra ona geldiğinde çocuk başını kaldırdı.
Ve onu tanımış gibi gülümsedi.
İşte bu hiç yardımcı olmuyordu.
“Merhaba.”
Bade’nin beynindeki bütün kelimeler bavullarını toplayıp ülkeyi terk etti.
“Merh… merhaba.”
Muhteşem.
Çok doğal.
Kesinlikle garip durmamıştı.
Çocuk sipariş ekranına döndü.
“Ne alırsınız?”
“Bir latte daha.”
“İkinci latte?”
Bade’nin kalbi duracak gibi oldu.
İkinci olduğunu biliyordu.
Fark etmişti.
“Şey… evet.”
“Yoğun gün galiba.”
“Final haftası.”
“Geçmiş olsun.”
İkisi de güldü.
Bade kartını uzattı.
Tam konuşma bitiyor diye düşünüyordu ki çocuk yeniden başını kaldırdı.
“Bu arada…”
Bade’nin bütün dikkati ona döndü.
“Evet?”
Çocuk birkaç saniye kitabının durduğu masaya baktı.
Sonra tekrar ona döndü.
“Kitap güzel mi?”
Bade afalladı.
“Efendim?”
“Kitap.”
Başını masasını işaret ederek salladı.
“Bir saattir okuyorsunuz.”
Bade rahatladı.
Sonra hemen ardından tekrar gerildi.
Bir saattir okuyorsunuz.
Yani fark etmişti.
“Şey… güzel.”
“Gerçekten mi?”
“Neden?”
Çocuğun ağzının kenarı yukarı kıvrıldı.
“Geldiğinizden beri aynı sayfadasınız da.”
Sessizlik.
Mutlak sessizlik.
Bade’nin ruhu bedenini terk etti.
Bir anlığına gerçekten.
“Ne?”
“Üç dört kez baktım.”
Çocuk omuz silkti.
“Sayfa değişmedi.”
Bade utanmaktan eriyebilirdi.
Yerin açılıp onu içine çekmesini istedi.
Hemen.
Şimdi.
“Hayır değişti.”
“Değişmedi.”
“Değişti.”
“Kanıtlayamazsınız.”
Bade istemeden gülmeye başladı.
Çocuk da gülüyordu.
Ve o an ilk kez gülüşünü yakından gördü.
Yanlış değildi.
Gerçekten çok yakışıklıydı.
“Konsantre olamadım sadece.”
“Ben de öyle düşünmüştüm.”
“Neden?”
Çocuk birkaç saniye sustu.
Sonra yüzünde hafif bir sırıtışla cevap verdi.
“Çünkü ben de bazen aynı şeyi yapıyorum.”
“Kahve yaparken mi?”
“Hayır.”
“Gizlice insanları izlerken.”
Bade’nin kalbi o cümlede takla attı.
Çocuk kahkaha atıp kahvesini hazırlamaya döndü.
Ama Bade birkaç saniye olduğu yerde kaldı.
Yüzü kıpkırmızıydı.
Kalbi saçma sapan atıyordu.
Ve ilk kez aklından şu düşünce geçti:
Belki de hilalin altında tuttuğu dilek düşündüğünden biraz daha hızlı çalışıyordu.
O gün öyle ya da böyle sonlandı. Çocuğun mesaisi bitti ve Bade'nin karşı masasında bir sigara içip kafeden çıktı.
Bade onun bir hamle yapmasını ummuştu ama yapabileceği bir şey yoktu. Müdavimi olduğu kafede bu adımı atamayacak kadar çekingendi.
Çocuğun bir şey demeden gitmesi üzse de çocuk gittikten sonra rahatça kitap analizini yaptı ve eşyalarını toplayarak koşarak eve gitti. Ne de olsa hızlıca uyumalı ve o hayalleri kurmalıydı...
Bir hafta sonra, salı günü saat üçe doğru, Bade her zamanki kafesinin kapısını itti.
Gözleri istemsizce bara kaydı.
Ve onu gördü.
Çocuk kahve makinesinin önünde duruyordu.
Siyah önlüğünün kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Kıvırcık kumral saçları her zamanki gibi dağınıktı. Bir müşteriye kahve hazırlarken yüzünde hafif bir konsantrasyon ifadesi vardı.
Bade’nin adımları bir anlığına yavaşladı.
Saçmalama.
Gerçekten saçmalama.
Bir hafta önce de gördüğün bir çocuk bu.
Ama içindeki ses onu dinlemiyordu.
Masasına oturduktan sonra kitabını çıkardı. Ardından bilgisayarını açtı. Sonra kalemlerini dizdi. Sonra notlarını yerleştirdi.
Sonra yine bara baktı.
“Harika.”
Kendi kendine söylendi.
“Ders çalışmaya geldim çünkü.”
Telefonunu çıkardı.
Ümran’a mesaj attı.
BADE: Buradayım.
ÜMRAN: Nerede
BADE: Kafede.
ÜMRAN: AHA
BADE: Lütfen normal davran.
ÜMRAN: ÇOCUK ORADA MI
BADE: Evet.
ÜMRAN: SEN?
BADE: Ben de buradayım zaten.
ÜMRAN: NEFES ALIYOR MUSUN
BADE: ZOR
Bade telefonunu masaya bıraktı.
Sonra istemeden tekrar baktı.
Ve tam o sırada çocuk da ona baktı.
Bir saniye.
İki saniye.
Çocuk bu sefer hafifçe gülümsedi.
Bade’nin kalbi düştüğü yerden sekerek tekrar çalışmaya başladı.
Aman Allah’ım.
Bu daha kötüydü.
Göz göze gelmek başka şeydi.
Gülümsemek başka.
Hemen kitabına döndü.
Yüzünün kızardığını hissedebiliyordu.
Bir insanın yanağının sıcaklığı hissedilir miydi?
Demek ki hissediliyormuş.
Yaklaşık kırk dakika boyunca ders çalışmaya çalıştı.
Çalışamadı.
Bunun yerine kıvırcık çocuğun davranışlarını analiz etti.
Bir müşteri yaşlı olduğu için tepsisini masasına kadar taşıdı.
Küçük bir çocuğa sıcak çikolatasını verirken eğilip bir şey söyledi ve çocuk kahkahaya boğuldu.
Garsonlardan biri bardak düşürdüğünde onunla dalga geçmek yerine yardımcı oldu.
Sonra mola sırasında kapının önüne çıkıp arkadaşlarından biriyle konuştu.
Konuşurken sürekli ellerini kullanıyordu.
Ara sıra başını geriye atıp gülüyordu.
Ve gülünce daha da yakışıklı oluyordu.
Bade bunu kabul etmek istemiyordu.
Ama gerçek buydu.
Tam bu sırada telefonu titredi.
Ümran’dan yeni mesaj gelmişti.
ÜMRAN: Fotoğraf.
BADE: Hayır.
ÜMRAN: FOTOĞRAF.
BADE: Psikopat gibi hissediyorum.
ÜMRAN: BENİM İÇİN.
BADE: YAPMAYACAĞIM.
ÜMRAN: SAÇ RENGİ?
BADE: Kumral.
ÜMRAN: BOY?
BADE: Uzun.
ÜMRAN: GÖZ?
BADE: Bilmiyorum.
ÜMRAN: NE DEMEK BİLMİYORUM
BADE: Çünkü bakamıyorum.
Mesajı gönderdikten sonra telefonunu yüzüstü kapattı.
Ümran’ın kahkaha attığını hayal edebiliyordu.
Saatler geçtikçe ilk kahvesi bitmişti.
Normalde bu noktada toparlanıp giderdi.
Ama bugün gitmek istemiyordu.
Bu yüzden ikinci kahveyi almaya karar verdi.
Tamamen bilimsel sebeplerle.
Kesinlikle başka hiçbir nedeni yoktu.
Kasaya doğru yürürken kalbi yeniden hızlandı.
Sanki ilk defa konuşacakmış gibi hissediyordu.
Oysa geçen hafta zaten konuşmuşlardı.
Yaklaştığında çocuk başını kaldırdı.
Bu sefer onu tanımış gibi görünüyordu.
“Tekrar hoş geldiniz.”
Bade’nin bütün sistemi çöktü.
Tekrar.
Hoş geldiniz.
Yani onu hatırlıyordu.
Bu bilgi tek başına yeterince tehlikeliydi.
“Merhaba.”
“Bugün sayfa değişti mi?”
Bade birkaç saniye boyunca ne dediğini anlamadı.
Sonra geçen haftaki rezaleti hatırladı.
“Dalga mı geçiyorsun benimle?”
Çocuk güldü.
“Biraz.”
“Çok ayıp.”
“Özür dilerim.”
Ama özür dilerken bile gülüyordu.
Bade istemeden gülümsedi.
“Bu sefer gerçekten okuyorum.”
“Kanıtlayabilir misiniz?”
“Hayır.”
“Demek ki okuyamıyorsunuz.”
İkisi de güldü.
Ve Bade tam o sırada korkunç bir gerçeği fark etti.
Bu konuşma hoşuna gitmişti.
Hem de gereğinden fazla.
Çocuk kahvesini hazırlamaya döndüğünde Bade birkaç saniye olduğu yerde kaldı.
Kalbi yine saçma sapan atıyordu.
Bir hafta önce hilalin altında tuttuğu dileği düşündü.
Belki tamamen tesadüftü.
Belki de değildi.
Ama ilk kez, uzun zamandır ilk kez, eve gidince birine anlatmak için sabırsızlandığı bir şey olmuştu.
Ve bu duygu, ikinci kahvesinden bile daha güçlüydü.