İsmimi panoda gördüğüm an kalabalık koridor bi anda sessizliğe bürünmüştü sanki. Zeren Varel. Bu benim adım. Karşısında yazan isim ise İzan Karel. Üniversitenin beyaz eski duvarları bir anda üstüme gelmeye başlamıştı sanki. Aceleyle geçen öğrenciler, merdiven boşluğunda duyulan sesler yok olmuştu sanki. Onun hakkında duyduklarım beni ürkütmüştü. Sessiz, göz önünde bulunmayı sevmeyen, röportaj vermeyen, atölyesine kimseyi sokmayan bu tasarımcının yanında gözlem yapacaktım. Yıl sonu projesi için sektörde tanınmış bir isimle röportaj ve gözlem yapmamız gerekiyordu. Bir nevi kısa bir staj tecrübesi gibi. Tam ben düşüncelere dalıp panoya birazdaha yaklaşmışken yanıma Günay Hoca geldi.
“Bu ödev senin için çok iyi oldu Zeren” dedi. “Tasarımların ve kalemin zaten güçlü, disiplinlisin. Şimdi birde bu kadar tanınmış ,yurt dışında eğitim almış ilham dolu birini gözlemlemek senin için büyük bir şans.”
Şans.
Elimden gelenin en iyisini yapmamı söyledi.
elimden gelen mi?
Hayır. Ben en iyisini yapacaktım. Bul proje arşive girecekti. Arşive alınmak demek bu okulda bir iz bırakmak demek ve ben silinmek için çalışmıyordum.
O gün eve döner dönmez bilgisayarın başına geçtim. İzan Karel hakkında biraz araştırma yapmaya başladım ama karşıma çıkan tek şey tasarımlarıydı. Ünlülerin giydiği parlak kumaşlı tasarımlar. Her tasarımda daha cesurca hareket etmişti sanki. Daha güçlü kesimler, beklenmedik ufak detaylar, ince işçilik… ve sanki her tasarımda farklı bir ilham vardı. Onun hakkında yazılmış doğru düzgün birşey yoktu sadece sosyeteye karışmış kıyafetler. Bir biyografisi bile yoktu. Röportaj yoktu. Kişisel bir bilgi yoktu.
Sanki sadece tasarımlardan ibaretti.
bu daha da ilgimi çekti.
Pasajın sonunda bulunan dükkan mahallenin diğer lüks butikleri ile aynı değildi. Beyaz kusursuz ve birbirinden neredeyse farkı olmayan vitrinlerin yanında ışık gibi parlıyordu. Fazla canlıydı.
Camın arkasında bulunan kumaşlar sanki ışığı sokağa yansıtıyordu. İçerisi dışarıdan bile hareketli görünüyordu.
Kapının önüne geldiğimde duraksadım. İçimde bir tereddüt duygusu oluştu. Bu panonun önünde yaşadığım duyguya benzemiyordu. Bu bambaşka birşeydi.
Kapıyı hafifçe ittirdim. Küçük bir zil sesi kulaklarımda yankılandı. İçeri tam adım atacakken karşımda belirdi.
İzan Karel.
Beklediğimden çok daha genç bir adamdı. Yüzüne bakınca bu tasarımların arkasında bulunan adamın bu kadar donuk bir ifadesi olması garipti ama gözleri ölçüyordu. Sanki beni değerlendiriyordu.
Dükkanın içine kısa bir bakış attım. Kumaş ruloları, yarım bırakılmış taslaklar, mankenlerin üzerindeki bitmiş tasarımlar. Hafif keskin bir boya kokusu havaya karışmıştı. Dağınık görünüyordu ama kaos değildi. Kontrol edilen ve estetik bir karmaşa vardı.
“Anlat bakalım” dedi sert ama yükselmeyen bir ses tonuyla. “Neden geldin?”
Boğazımı temizledim.
“Ben Zeren Varel moda tasarım son sınıf öğrencisiyim. Yıl sonu projesi için sektörde iyi işler başarmış bir tasarımcıyı gözlemleme ve röportaj yapmam gerekiyor. En iyi proje arşive girecek.” Bir saniye duraksadım. “Ben en iyisini yapmayı planlıyorum.”
İzan’ın bakışları bir anda yüzümde sabitlendi. Sonra yavaşça atölyenin içerisine doğru yürüdü.
”plan” dedi düşünceli bir sesle. “Tasarım planla olmaz”
“Disiplinle olur,” dedim hemen “çalışmayla olur”.
“Çalışkan öğrenci çok gördüm, hepsi aynıydı.”
Bu cümle nedense beklediğimden fazla dokundu.Elimi çantamın askısına daha sıkı bastırdım.
“Ben sıradan bir öğrenci değilim.”
“Biliyorum,” dedi sakince. “Sorun da o.”
Kaşlarım çatıldı. “Anlamadım.”
İzan bir mankenin üzerindeki yarım kalmış ceketi düzeltti. Parmağıyla dikiş hattını takip etti.
“Sen kanıtlamak için gelmişsin,” dedi. “Kendini, hocana, okula… belki ailene.”
Bir adım attım. “Bu kötü bir şey mi?”
“Evet.” Başını kaldırdı. “Çünkü tasarım başkasına bir şey kanıtlamak için yapılmaz. Değişmek için yapılır.”
“Ben değişmek istemiyorum ilerlemek istiyorum” dedim sessizce
“İlerlemek değişmeden olmaz. Değişim demek kırılmak demek. İlerlemek ise düz bir çizgidir.
Atölyenin içinde o güzel dağınıklık bir anda gözümde kocaman bir kaos haline geldi. Gözüme her şey daha sert gelmeye başladı. Sıcak atmosfer soğuğa karışmıştı.
“Röportajı yapmayacağım” dedi sert ve kararlı bir sesle. “Gözlemleye bileceğin bir şey burada bulunmuyor”
“Ama projem-“
“Arşiv mi? Ben arşivlik değilim” küçümsercesine söyledi bu cümleyi.
Bir saniye sustum gururum boğazıma dolanmıştı ama geri adım atmadım. Buraya en iyi projeyi hazırlamak için gelmiştim ve öylede yapacaktım.
“Ben buraya boşuna gelmedim”
“Bende seni davet etmedim”
Bu kadar. Kapıya doğru yürüdü ve eli kapının koluna gitti. Açıkca kovmuyordu ama kalmam içinde bir neden bırakmıyordu.
“Yarın başka bir tasarımcıyla görüş. Daha konuşkan birini.” Dedi
Kapı aralandı.
Bir an için çıkmayı düşündüm. Mantıklı olan buydu. Gururlu olan da. Adım atmaya başlamıştım ki arkamdan sesi geldi.
“Zeren.”
Adımı söyleyiş biçimi düzdü ama durmamı sağladı.
“Eğer gerçekten kalmak istiyorsan,” dedi arkam dönükken, “yarın gel. Ama birinci olmak isteyen öğrenci olarak değil.”
Yavaşça ona döndüm.
“Ne olarak geleyim?”
“Merak eden biri olarak.”
Kapı kapandı.
Sokakta birkaç saniye öylece kaldım. İçimde garip bir huzursuzluk vardı. İlk kez biri bana ‘daha çok çalış’ dememişti. İlk kez biri ‘daha farklı ol’ demişti. Ve ne kadar sinir bozucu olsa da… haklı olma ihtimali vardı. Eve gider gitmez masamın başına oturdum. Saatlerce durmadan çizdim, tasarladım ama hiçbiri istediğim gibi olmuyordu. Her zaman güzel çizdiğim çizimlerim sanki elimden kayıp gitmişti. Çizgilerim çok soluk kalıyordu. İlk defa yaptığım planlar işe yaramıyordu. Oturdum ve biraz sakinleşmeye çalıştım. Düşündükçe İzan’ın söylediği kelimeler kafamdan çıkmıyordu. Merak eden biri nasıl olunur ki. Bir portfolyo hazırlayıp ona göstermek gibi bir planım vardı ama bu merak olmazdı yine başarımı kanıtlamaya çalışmak, takdir istemek olurdu. Kalemi masaya bıraktım. Karşımda yığılmış taslak çizimlerime baktım. Odada sessizlik hakimdi. Hepsi teknik olarak doğruydu. Açı, perspektif, renkler hepsi uyum içindeydi ama sorunda buydu. Atölyede gördüğüm o karmaşık estetik gibi hiçbiri beni heycanlandırmıyordu. Sanki hiçbiri beni yansıtmıyordu. Sorunda buydu zaten hep doğru çiziyordum, güzel çiziyordum. Hocaların takdir edeceği şekilde çiziyordum. Peki ben ne görmek istiyordum? Karşıma alıp tasarımıma baktığımda bana ne hissetirmesini istiyordum?
Defterimi açtım. Çalışmalarıma teker teker bakmaya başladım. Bu sefer planlı zeren değil meraklı bir zeren olarak bakacaktım. Sayfaların kenarlarına notlar düşmüştüm. Bir not gözüme çarptı. Bordo tonlarında bir elbise tasarımıydı. “Bunu kim giysin fazla demode” yazmıştım kenara altınada düzeltmek için notlar almıştım. Belkide bakış açımı değiştirmeliydim. Bunu kim giysin değil bunu neden kimse giymesin? Olarak düşünmeliydim. Masaya geri oturdum. Bu sefer cetveli elime almadım. Ölçü almadım. Oran hesaplamadım. Sadece çizdim. Kumaşı düşünmeden, satışını düşünmeden, jüriyi düşünmeden. Çizgilierim ilk başta titrekti ama sonra ciddileşti. Keskin çizgiler olmaya başladı. Bir omuz hattını bilerek bozup tekrar yaptım. Elbisenin eteğinde ise kullandığım stilin dışına çıktım. Asla yanyana getirmeyeceğim zıt renkleri kullanmaya çalıştım.
Güzel miydi?
Bilmiyordum.
Ama ilk defa bir şeyi doğru yapmak için değil nasıl olacağını görmek ve denemek için yapıyordum. Saatın kaç olduğunu bile farketmemiştim. Telefonuma gelen mesaj sesiyle irkildim. Günay hocanın attığı mail vardi. “Haftaya projelerinizin nasıl gittiğini kontrol edeceğim” yazıyordu. Bu mesaj eskiden beni heycanlandırır daha detaylı devam etmemi sağlardı. Ama bu sefer öyle yapmayacaktım. Sabaha karşı elimdeki bütün taslakları yırtıp attım. Elimde sadece denemek için yapılmış bu tasarım kaldı. Çok mu güzeldi? Hayir. Ama ona bakmaktan gözümü alamıyordum. Belkide atölyeye elim boş gitmemeliydim. Portfolyosuz. Sadece bu sayfa.
Ertesi sabah uyandığımda içimde garip bir his vardı. Dün gece yaptığım çizimi çantama koyup koymamak arasında kararsız kaldım. Bir tarafım bunu götürmelisin ama kendini kanıtlamak için değil değişimi görmek için diyordu diğer tarafım ise bu saçmalık orantılar bile doğru değil diye bağırıyordu. Sonunda karar verdim defterimi çantama atıp içimdeki ufak heyecanla atölyenin yolunu tuttum.
Atölyenin olduğu sokak sabahları çok daha sessiz oluyormuş. Dükkanın önüne geldiğimde bu sefer içimde hiçbir tereddüt olmadan kapıyı ittim. Tatlı zil sesi yine duyuldu.
İzan başını kaldırmadı bile.
“Yine mi sen?” dedi.
Ufak bir sessizliğin ardından
Atölyeye birkaç adım attım.
“Dün bir şey söylediniz.”
“Birçok şey söyledim.”
“Değişim kırılmaktır dediniz.”
Bu sefer başını kaldırdı. Bakışı dün geceki gibi ölçücüydü ama daha az soğuktu.
“Evet.”
“Elimdeki her şeyi doğru yapmaya çalıştığım için mi kovdun beni?”
“Kovmadım. Gönderdim.”
“Aynı şey.”
“Değil.”
Bu sefer açıklama yapmadım. Projeden bahsetmedim. Arşiv demedim. Birinci kelimesi ağzıma bile gelmedi. Çantamdan defteri çıkardım. Sonra heyecanla açıp o tek çizimi önündeki masaya bıraktım. “Bunu neden çizdiğimi bilmiyorum sadece çizerken kendimi durduramadım” dedim
İzan sayfaları karıştırmaya başladı önce birkaç sayfaya göz gezdirdikten sonra çizimi açtı.
“Orantı yanlış” dedi. Beklediğim tepki tam olarak bu değildi. Yüzüm düşmüştü ama belli etmemeye çalışıyordum. Yüzüme bir iki saniye bakıp konuşmasına devam etti;
“Omuz çizgisi bilinçli olarak bozulmuş ama devamı getirilememiş. Etek formu gayet cesursa ama korkup geri toplamaya çalışılmış bi hava var. Kullandığın renkler hoş olmuş çizimi parlatmış”
Yutkundum.
“Yine de…” dedi.
O tek kelime yüzünden nefesimi tuttum. Jürilerin önünde bu kadar gerilmiyordum.
“İlk defa birşeyi kontrol etmeye çalışmamışsın”
Anlamamıştım kaşlarımı kaldırdım “nasıl yani bu kötü mü”
Sayfayı masaya bıraktı
“Hayır bu başlangıç. Kalmak istiyorsan önce izlemeyi öğren.”
“Ne yapacağım?”
“Hiçbir şey”
Yine sinir bozucu bir cevap almıştım ama gitmedim. Bir köşeye oturdum. İzan kumaşları kesmeye başladı. Hiç konuşmadı. Ben de konuşmadım. Sadece izledim. Ölçü almadan kestiğini fark ettim. Kumaşı elinde çeviriyor, dokusuna bakıyor, sonra karar veriyordu. Plan yoktu. Hissetmek vardı. Ve ilk kez, bunu anlamak istedim. Daha yakından incelemek istediğim için kumaşın dokusuyla aynı dokuda farklı renk bir kumaşa elim gitti. İzan bunu farketmiş olmalı ki elindeki fazla kumaşı bana uzattı. Konuşmuyorduk ama anlaşabiliyorduk. Elimi kumaşın üzerinde gezdirdiğimde izan makası bana verdi. Gözlerim büyüdü.
“Gerilme makasın serbest olsun sadece kumaşı gergin tutmalısın.” Dediğini yaptım. Yinede İzan’ın bakışları altında fazlasıyla geriliyordum. Makasım biraz yamuk gitti ama bırakmadım devam ettim. Kumaş ikiye ayrıldığında içim bi garip oldu. Yanlış değildi ama dalgalı bir şekilde başlamıştım. İzan kesilen parçaya baktı yüzünde belirgin bir ifade yoktu. Düzeltmeye çalışma,” dedi. “Bırak öyle kalsın.”
“Eğri,” dedim.
“Eğri değil. Karakterli.”
Bu kelimeyi ilk kez biri benim yaptığım bir şey için kullanıyordu.
Makas hâlâ elimdeydi. Geri uzatmak istedim ama almadı. “Askıya as,” dedi başıyla mankeni işaret ederek.O an fark ettim.Beni göndermiyordu. O gün saatlerce konuşmadık. O kesti, ben tuttum. O söktü, ben iğneledim. Arada sadece kısa cümleler vardı.
“Fazla gerdin.” “Bekle.” “Şimdi bak.”
Atölyenin sesi vardı. Kumaşın hışırtısı, makasın metal sesi, tebeşirin çizgisi. Ve ben ilk kez bir işi yetiştirmek için değil, bir şeyi anlamak için oradaydım. Akşam olduğunda çantamı toplamak için ayağa kalktım.
“Yarın da gel,” dedi arkamdan.
Durup ona baktım.
“Röportaj için değil.”
“Çalışmak için.” Diye devam etti.
Atölyeden çıktığımda hava kararmaya başlamıştı. Pasajın ışıkları yeni yeni yanıyordu. Gün içinde kalabalık olan sokak akşamları daha sakin oluyormuş. Yavaşça yürümeye başladım. İzan’ın söylediği cümleler hâlâ aklımda dönüp duruyordu.
“Eğri değil. Karakterli.”
Bu kelimeyi düşündükçe garip bir his oluşuyordu içimde.Bugüne kadar yaptığım hiçbir şey için kimse böyle bir kelime kullanmamıştı.
Başarılı.
Disiplinli.
Çalışkan.
Ama karakterli…
Hayır. Bu kelime daha önce bana ait olmamıştı. Eve vardığımda defterimi tekrar açtım. Dün gece yaptığım çizim masanın üzerinde duruyordu. Işığın altında biraz farklı görünüyordu. Omuz hattı gerçekten bozuktu. Etek formu dengesizdi.
Ama yine de… O çizimde tuhaf bir enerji vardı.
Kalemi elime aldım. Ama bu sefer çizmedim. Sadece sayfaya baktım. Ve ilk kez şunu düşündüm. Belki de tasarım…
doğruyu çizmek değil,
yanlışı anlamaktı.
Bu bakış açısı bana çok şey katacak gibi duruyordu. Yeni çizim tarzımın ilk resiminin kenarlarına ufak notlar aldım. Bu notlar yanlışlarımla alakalıydı. Birinci olmak istiyorsam, daha iyisini yerine getirmek istiyorsam yanlışlarımı bilmeliyim diye düşündüm. Herkesin bu dünyada yanlışları olur. İzan’ın bile…