İçeriğe geç

Dikenlerin Sessiz Beşiği

Bölüm 8 · 2 dk okuma

Dikenlerin Sessiz Beşiği

Bölüm 8

Sessizliğin Mimarisi

Rousseau bir keresinde "Genel İrade"nin, ortak iyiyi savunmak için yükselen kolektif bir ses, adil bir toplumun kalp atışı olması gerektiğini ileri sürmüştü. Ancak son on yılda masumlara karşı işlenen vahşetler karşısında, çok daha karanlık bir kolektif gücün ortaya çıkışına tanık olduk: Genel Sessizlik. Bu, sesin yokluğu değildir; kurbanın ruhu pahasına statükoyu korumak için inşa edilmiş, özenle kurgulanmış bir kayıtsızlık mimarisidir.

Yakın tarihimizin arşivlerinde, dini vakıflardaki yüksek profilli skandallardan taşra mahallelerinin gizli utançlarına kadar aynı planı görüyoruz. Bu mimarinin ilk sütunu "İtibarın Korunması"dır. Cinsel nitelikli bir suç işlendiğinde, toplumun ilk tepkisi genellikle "Çocuğu nasıl iyileştiririz?" değil, "Adımızı nasıl kurtarırız?" olur. Bu, toplumsal sözleşmeye yapılan en büyük ihanettir. Bir kurumun, bir ailenin veya bir şehrin imajını bir insan hayatının kutsallığının önüne koyarak, maskelerimizin çocuklarımızdan daha değerli olduğunu ilan ediyoruz. Tanıkların korkutularak susturulduğu, ailelerin şikayetlerini geri çekmeleri için rüşvet verildiği veya tehdit edildiği haberlerini gördük. Bu ahlak pazarında gerçek, değeri düşürülen ilk para birimidir.

İkinci sütun ise "Hukuki Labirent"tir. Daha önce de tartıştığımız gibi Themis, sadece gözleri bağlı değil, aynı zamanda bürokrasi tarafından felç edilmiş durumdadır. Son on yılda, Türk hukuk ortamı kamuoyu unutana kadar uzayan ve kurbanın pes etmesine neden olan davalarla lekelendi. "Somut Delil Yetersizliği" argümanının, fiziksel iz bırakmayan psikolojik veya içsel ihlallere maruz kalanları susturmak için kaba bir araç olarak kullanıldığını görüyoruz. Bir çocuğun ifadesi; failin sosyal statüsü, "saygın" işi veya siyasi bağlantılarıyla tartılıyor. Kanun, on yaşındaki bir çocuktan kendi travmasını kanıtlamak için bir adli tıp uzmanı titizliğiyle hareket etmesini beklediğinde, o kanun artık bir kalkan değil, bir duvardır.

Son olarak "Kültürel Örtü" vardır. "Ayıp" kavramının kitlesel bir baskı silahı olarak kullanıldığı bir toplumda yaşıyoruz. Minibüsteki fısıltılardan öğretmenler odasındaki kısık sesli konuşmalara kadar mesaj hep aynıdır: Konuşma, çünkü konuşmak hepimizin mahvına sebep olur. Bu utanç kültürü, kurbanı suçun ağırlığını taşımaya zorlarken, avcı gün ışığında özgürce yürür. "Delil yetersizliği" nedeniyle görevine iade edilen ve sadece yeniden suç işleyen öğretmenlerin haberlerini gördük. Aile adının "namusu" ile korunan babalar gördük. Bu sessizlik mimarisini yıkıp yerine şeffaf bir sorumluluk evi inşa edene kadar, toplumsal sözleşme içi boş bir yalan olarak kalacak ve çocuklarımız kolektif ikiyüzlülüğümüzün sunağında sunulan sessiz kurbanlar olmaya devam edecektir.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.