İçeriğe geç

Dikenlerin Sessiz Beşiği

Bölüm 7 · 3 dk okuma

Dikenlerin Sessiz Beşiği

Bölüm 7

Sabahın Gölgeleri

Rousseau bir keresinde, vatandaşın devlet içindeki güvenliğini sorgulamış ve toplumsal sözleşmenin korkuya karşı bir kale olması gerektiğini öne sürmüştü. Ancak bu toprakların öğrencileri için o kalenin duvarları dökülüyor. Hikâyeye sabahın erken saatlerindeki o gri, boğucu sessizlikle—yani "yolcu kâbusuyla"—başlıyoruz. Son on yılda arşivlerimiz, şafağın loş ışığının sapkınlar için bir örtü sağladığı kalabalık otobüs ve minibüslerden gelen haberlerle lekelendi. Sırt çantasını bir kalkan gibi tutan genç kızı ve bir büyükbabanın bilgeliğini temsil etmesi gereken yaşlı bir yolcunun, aracın sarsıntısını bir baskı, bir temas, bir ihlal aracı olarak kullanışını görüyoruz. Diğer yolcuların telefonlarına gömülmüş ya da camdan dışarı bakan sessizliği, bu avcı mimarisini bir arada tutan harçtır.

Ardından "ıssız yol" gelir. Değişen okul saatleri ve ekonomik baskılar nedeniyle çocuklar, sabahın zifiri karanlığında okula yürümek zorunda kalıyor. "Sokak seviyesindeki" avcılar işte bu doğal olmayan karanlıkta beklerler. Son on yılın haber raporları, eğitime giden yolun bir hayatta kalma mücadelesine dönüştüğü ıssız ara sokaklardan bahseder. Bir ıslık, yavaşlayan bir araba, gölgelerden uzanan bir el... Bunlar sadece suç değildir; bir çocuğun kendi mahallesinde güvende hissetme hakkının çalınmasıdır.

Ancak en derin ihanet, çocuk nihayet o sözde sığınağa ulaştığında gerçekleşir: sınıfa. Rousseau’nun ruhun mimarı olması gerektiğine inandığı öğretmen figürü, bazen o ruhun yok edicisine dönüşür. Çeşitli yurtlardaki yüksek profilli skandallardan, taşra liselerinin sessiz koridorlarına kadar, "kürsünün otoritesi" bir baskı aracı olarak kullanıldı. Konumunu çocukları kandırmak, susturmak ve istismar etmek için kullanan, bir çocuğun sesinin profesyonel bir itibarla kolayca bastırılabileceği gerçeğine güvenen öğretmenler gördük. Tebeşiri tutan kişiyle öğrenciyi istismar eden kişi aynı olduğunda, kara tahta güvenin mezar taşına dönüşür. Toplumsal sözleşme burada sadece bozulmakla kalmaz; bizzat öğretilmesi gereken yerde küle çevrilir.Bu sabah saatlerinin yapısal şiddeti, kentsel peyzajın soğuk kayıtsızlığıyla daha da şiddetleniyor. Bu avlanma biçimlerinin kalıplarını görmek için son on yılın haber arşivlerine bakmalıyız. İstanbul, Ankara ve hatta Batman'ın daha sessiz sokaklarında bile raporlar ürkütücü derecede benzerdir. Güzergahından sapan, eğitim için ayrılmış bir aracı mobil bir hapishaneye dönüştüren "servis aracı" şoförlerini okuyoruz. Minibüslerde, kalabalık ortamı yakalanmamak için kullanan, "iyi bir kızın" olay çıkarmaması gerektiği öğretilen genç bir kızın psikolojik felcine güvenen yaşlı adamları okuyoruz. Bu, toplumsal sözleşmenin eş zamanlı ölümüdür. Rousseau'nun vatandaşı kolektif tarafından korunmalıdır; oysa burada kolektif—diğer yolcular, izleyiciler—bir sessizlik duvarına dönüşür.

Son on yılda çeşitli özel eğitim merkezlerini ve yurtları sarsan skandalları incelediğimizde, ihanet ruhani bir seviyeye ulaşır. Bu vakaların çoğunda istismar gölgelerde saklanmamış, aksine "disiplin" ve "talimat"ın parlak ışıkları altında icra edilmiştir. Bir cumhuriyetin en kutsal görevi olan gelecek nesli şekillendirme işiyle görevlendirilen öğretmenler ve bakıcılar, otoritelerini öğrencilerinin ruhlarını parçalamak için kullandılar. Kendilerini şüpheden korumak için unvanlarının "kutsallığına" güvendiler. Bir çocuk nihayet konuşma cesaretini bulduğunda, genellikle özünde metafizik olan bir suç için "fiziksel kanıt" talep eden yasal bir duvarla karşılaşır. Bir çocuğun güvenlik duygusundaki morluğu mahkemeye nasıl gösterirsiniz? Katledilmiş bir güvenin DNA örneğini nasıl sunarsınız?

Bu acının coğrafyası geniştir. Hareketli bir ilçedeki sabah minibüsünden, öğretmenin tek otorite kaynağı olduğu ıssız köy okuluna kadar uzanır. Ailenin, toplumun "utancından", çocuğun travmasından daha çok korktuğu, "namusun" kurbanı susturmak için kullanıldığı haberlerini gördük. Bu, toplumsal düzenin sapkınlaşmasıdır. "İtibarını" çocuklarının kutsallığından üstün tutan bir toplum, geleceğinden çoktan vazgeçmiş bir toplumdur. Okumayı öğrenmeden önce, dünyanın güçlünün zayıfı tüketebileceği bir yer olduğunu ve yasaların uzak, ilgisiz bir izleyici olduğunu öğrenen bir nesil yetiştiriyoruz. Bu, nihai siliniştir—sadece masumiyetin değil, adil bir yarın ihtimalinin de silinişi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.