Rousseau, "yasalar her zaman mülk sahibi olanlar için yararlı, hiçbir şeyi olmayanlar için ise zararlıdır" demiştir. Adaletin görkemli salonlarında bu gerçek, ölümcül bir boyut kazanır. Bize adaletin tarafsız olması için gözlerinin bağlı olduğu söylenir; ancak son on yılda dökülen kanın karşısında görünen o ki, adalet sadece arkasını dönmüştür. Themis sadece bir gözbağı takmıyor; bir kefen giyiyor.
Bir fail mahkeme salonuna girdiğinde, gerçeküstü bir tiyatro başlar. Bir kurbanın hayatının didik didik edildiğini, seçimlerinin sorgulandığını ve karakterinin yargılandığını izleriz; bu sırada elinde bıçak olan adam ise giydiği takım elbisenin rengine göre değerlendirilir. "İyi hal" indirimi, toplumsal sözleşmeyle yapılan nihai alaydır. Bir hakimin önündeki kibar tavrın, bir insan ruhunun vahşice yok edilmesini telafi edebileceğini ima eder. Müebbet hapis cezasını birkaç yıllık bir konfora indirgeyerek yasa, aslında bir kadının hayatına bir fiyat etiketi koyar ve bu fiyat hakaret sayılacak kadar düşüktür.
Dahası, "haksız tahrik" savunması zalimin kalesi haline gelmiştir. Bir kadının boşanma arzusunun, gülüşünün veya itaat etmeyi reddetmesinin bir "tahrik" olduğunu savunmak, ardından gelen şiddeti meşrulaştırmaktır. Bu, katili kendi duygularının kurbanına, maktulü ise kendi sonunun mimarına dönüştürür. Bu, çökmüş bir cumhuriyetin mimarisidir. Yasa, şiddet yanlısı olan için bir kaçış kapısı sağladığında, bir kalkan olmaktan çıkar ve bir silaha dönüşür. Adaletin terazisi, suçlunun görgü kurallarını değil de acının ağırlığını tartana dek, adliye sarayları gölgeler için bir sığınaktan öteye geçemeyecektir.Gerçeğin sığınağı olması gereken mahkeme salonları, kurbanın bir bıçakla değil, kelimelerle ve soğuk hukuki ayrıntılarla ikinci kez öldürüldüğü arenalara dönüştü. Savcıların kadına ne giydiğini veya neden geç saatte dışarıda olduğunu sorduğunu görüyoruz; sanki gecenin karanlığı zulme bir yetki veriyormuş gibi... Kurbanın hayatının bu şekilde sorgulanması, toplumsal sözleşmede bir çatlak bulma, affedilemez olanı affettirme yönündeki umutsuz bir çabadır.
Tokmak masaya vurduğunda ve hafif bir ceza açıklandığında; her sokağa, her eve ve her potansiyel avcıya şu mesaj gönderilir: "Bir hayatın bedeli müzakere edilebilir." Bu, Rousseau’nun ideal devlet anlayışına yapılan nihai ihanettir. Vatandaşlarının yaşam hakkının ihlalini cezalandırmayan bir devlet, ahlaki otoritesini kaybetmiş bir devlettir. Artık hukukun, güçlünün zayıf üzerindeki statükosunu korumak isteyenler tarafından giyilen bir kostümden ibaret olduğu, içi boşaltılmış bir cumhuriyet kabuğunda yaşıyoruz.Bu mahkeme salonlarındaki hava, kadim ön yargıların kokusuyla ağırlaşmıştır. Failin savunma ekibinin, bir kadının özerkliğini doğal düzene karşı bir isyan gibi kurguladığına tanık oluyoruz. Son on yılda, bu tiyatronun devlet onaylı bir kayıtsızlık ritüeline dönüşene kadar tekrarlandığını gördük. Bir adam "çok sevdiği için" veya "erkekliğine hakaret edildiği için" kontrolünü kaybettiğini iddia ettiğinde ve hukuk bunu hafifletici bir sebep olarak kabul ettiğinde, aklın ölümüne şahitlik ediyoruz demektir.
Rousseau, toplumsal bağ koptuğunda devletin ancak boş ve aldatıcı bir form olarak hayatta kalabileceği konusunda uyarmıştı. Adaletin kapılarında bekleyen binlerce kişi için gerçek budur. Hukuk, yaşayan bir kalkan olmak yerine bir bahaneler müzesine dönüşmüştür. Themis’in gözündeki bağı söküp atana ve onu ağlayan annelere, yemek masalarındaki boş sandalyelere bakmaya zorlayana dek; toplumsal sözleşme, kendi kalbini nasıl koruyacağını unutmuş bir ulusa musallat olan bir hayalet olarak kalacaktır.