İçeriğe geç

Dikenlerin Sessiz Beşiği

Bölüm 3 · 2 dk okuma

Dikenlerin Sessiz Beşiği

Bölüm 3

Baskının Mimarisi

Rousseau, güçlünün haklı olduğu fikrinin bir çelişki olduğunu; gücün hak yaratmadığını ve insanın sadece meşru güçlere itaat etmekle yükümlü olduğunu savunmuştur. Ancak binlerce evin kapalı perdeleri ardında, farklı ve çok daha karanlık bir yasa hüküm sürüyor. Bu, yumruğun yasasıdır; kadının toplumsal sözleşmede bir ortak olarak değil, fethedilecek ve denetlenecek bir bölge olarak görüldüğü "mülkiyet" yasasıdır.

Son on yılda, kolektif vicdanımız, tek "suçları" birer birey olarak var olma arzusu olan kadınların kanıyla lekelendi. Bu baskının mimarisinin tuğlalarla değil, yüzyılların zehirli gelenekleriyle inşa edildiğini görüyoruz. Karısına vuran adam, genellikle efendi maskesi takmış bir korkaktır. Kadının ışığını söndürerek kendi zavallı gölgesini aydınlatabileceğine inanır. Bu sevgi değildir; bu bir kuşatmadır. Bir adam "Sen bana aitsin" dediğinde bağlılık ilan etmiyor; evsel alanın içinde bir diktatörlük ilan ediyordur.

Okuduğumuz manşetler—bir kafede çocuğunun gözü önünde öldürülen anne, "hayır" dediği için bıçaklanan öğrenci, soğuk bir yemek yüzünden dövülen eş—toplumumuzun yapısal çöküşleridir. Oğullarımızı, erkekliğin bir sorumluluk değil bir silah olduğuna inanarak büyüttük. Bir adamın gururunun, bir kadının hayatından daha kutsal sayıldığı bir kültür yarattık. Daha da yıkıcı olanı ise mahallenin sessiz suç ortaklığıdır. Apartmanlarımızın duvarları çığlıkları duyacak kadar inceldi, ancak kalplerimiz onları görmezden gelecek kadar kalınlaştı. Buna "özel mesele" diyoruz ama insan onurunun yok edilmesinde özel hiçbir şey yoktur.

Bu adamlar adalet saraylarına girdiklerinde, baskının mimarisi son sütununu bulur. "Tahrik" savunmaları ve "iyi hal" indirimleri, en büyük ihanetlerdir. Bir kadının kıyafet seçiminin veya özgürlük arzusunun ölümcül bir öfkeyi "tahrik ettiğini" öne sürmek, adalet kavramıyla alay etmektir. Zalimin cezasını hafifleterek devlet, suçun sessiz ortağı haline gelir. Elimizde, bir kravatın bir hayattan daha değerli olduğu ve evdeki kafesin özgürlük sağlaması gereken yasalar tarafından korunduğu bir toplum kalıyor. Eğer ev, bir vatandaşın ilk okuluysa; sınıfın bir şiddet tiyatrosu olduğu bir yerde çocuklarımıza ne öğretiyoruz?Bu şiddetin sürekliliği bir kaza değil, bir tasarımdır. Toplumsal sözleşmenin neden aile evinin eşiğinde işlemez hale geldiğini sorgulamalıyız. Rousseau’nun "Genel İrade"si ortak iyiyi temsil etmelidir; oysa ev hayatımızın gölgelerinde, bu iradenin yerini "Zalimin İradesi" alır. Bu zalim taç değil, alyans takar. Esaret gerçeğini maskelemek için koruma dilini kullanır.

Son on yılda, dijital çağın bu gizli vahşetleri gün ışığına çıkarışını izledik. Hayatı için yalvaran kadınların videolarını görüyoruz; çığlıkları telefon ekranlarımız aracılığıyla avuçlarımızın içinde yankılanıyor. Ancak bu acının viral doğası, tehlikeli bir duyarsızlaşmaya yol açtı. Paylaşıyoruz, yorum yapıyoruz ve sonra bir sonraki trajediye geçiyoruz. Toplumsal sözleşme, bir sosyal medya gönderisine indirgendi; geçici, uçucu ve gerçek eylemden yoksun.

Karısını döven adam izole bir canavar değildir; kadını hala birer eşya olarak gören bir toplumun semptomudur. İster İstanbul’un kalabalık caddelerinde ister Batman’ın sessiz köşelerinde olsun, sessizlik hep aynıdır. Bu sessizlik, baskı tuğlalarını bir arada tutan harçtır. Konuşmadığımızda, bir sonraki darbe için örtü sağlıyoruz. Değişim talep etmediğimizde, kapıyı dışarıdan kilitleyenler bizler oluyoruz.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.