Rousseau, bir devletin gücünün birliğinde—yani bireyin kimliğinin ulusun dokusuyla örüldüğü kolektif bir iradede—yattığını savunmuştu. Ancak onlarca yıldır cumhuriyetimizin düşmanları, ortak kaderimizin iplerini çekiştirerek Türk ve Kürt arasında bir ateş yakmaya çalıştılar. Kadim kırgınlıkları modern ihanetleri maskelemek için kullanarak; kardeşleri yabancıya, komşuları ise düşmana dönüştürmek istiyorlar. Ama temel bir gerçeği unutuyorlar: Bu toprak, onu savunanların kanı arasında ayrım yapmaz.
Şehitlerimizden bahsettiğimizde; Batman’dan Edirne’ye, Diyarbakır’dan Trabzon’a kadar evlatların isimleriyle yazılmış kutsal bir defterden bahsediyoruz. Onlar bölünmüş bir bina için düşmediler; birleşmiş bir yuva için canlarını feda ettiler. Her şehit cenazesi, siyasi manipülasyonları ve etnik ayrımcılığı aşan bir kardeşliğin vasiyetidir. Bir annenin ağıtı ister Türkçe ister Kürtçe olsun, gözyaşının tuzu aynıdır ve kalbindeki boşluk özdeştir. İç çekişmelerin bizi parçalamasına izin vermek, karanlığa karşı omuz omuza duranların mezarlarına tükürmektir.
Bugün toplumsal sözleşmemize yönelik asıl tehdit komşumuzun lehçesi değil; kolektif güvenliğimizi tehdit eden dış güçler ve kontrolsüz değişimlerdir. Biz kökenlerimiz üzerine tartışırken kaynaklarımız kurutuluyor, öğrencilerimizin geleceği çalınıyor ve sokaklarımız tanınmaz hale geliyor. Birlik artık sadece romantik bir ideal değil; hayatta kalmak için mekanik bir zorunluluktur. Türk ve Kürt kardeşin bu coğrafyanın çift sütunu olduğunu anlamalıyız. Biri yıkılırsa, çatı herkesin üzerine çöker. Ayrılığımızdan kâr edenlerin provokasyonlarını reddetmeli; paylaşılan değerlere, ortak acılara ve ortak bir geleceğe dayalı bir dayanışmayı kucaklamalıyız. Ancak bu çelikten birlik sayesinde kadınlarımızı, çocuklarımızı ve egemenliğimizi, bizim sendelememizi bekleyenlere karşı koruyabiliriz.