İçeriğe geç

Devrim (Erkek Lisesinde Tek Kız)

Bölüm 9 · 15 dk okuma

Devrim (Erkek Lisesinde Tek Kız)

Bölüm 9

15 KASIM

“Ya yuppigo yuppigooo!” Açtığım şarkıyla kollarımı kendime çeke çeke dans ediyordum. Krem rengi halımızın üstünde, Michael Jackson’ın bile sergilemediği bir coşkuyla performansın bacağını kırmıştım.

O sırada yeni uyanan Poyraz ise nedense aynısını düşünmüyordu. Bana bakarak kafasını iki yana salladıktan sonra banyoya girdi. Bense onu hiç ama hiç tınlamadan dans etmeye devam ettim. Bu kadar neşeliydim, çünkü sabah gözümü antrenörüm Ali Yılmaz’dan gelen aramaya açmıştım.

“Geçen gün kaybolduğun için seni almaya birini göndereceğiz. Müdürünle görüştüm, derslere yok yazılmayacaksın. 8’de okul girişinde hazır ol, kırmızı giyinmiş birisi seni alacak.”

Yarış eğitimim bugün başlıyordu! Ne voleybol, ne basketbol, ne sergilediğimiz o tiyatrolar, Amerika’da yapacağım staj bile, bunun yanında benim için hiçbir şeydi… Gerçek bir antrenörle, gerçek bir yarış eğitimi alacaktım. Hayattan isteyebileceğim her şey buydu. Sadece yarışmak, yarışmak, yarışmak, uyuyup uyanmak, yemek yemek ve yarışmak istiyordum.

“Yuuupp-piiii-goooo-” diyerek kendi etrafımda dönerken Poyraz banyonun kapısını açıp kafama küçük sabunlardan fırlattı ve geri banyoya girdi.

“Ne var be?!” diye bağırdıktan sonra,kafamı ovuştura ovuştura giyindim.

Sonunda havalı bir yarışçı olabileceğime göre havalı giyinmek zorundaydım. İçime düz beyaz bir bluz geçirip üstüne zımbalı, boyundan bağlamalı bir kolye taktım. Siyah bir pantolon, altına zımbalı botlar, zımbalı bir çanta, üstüne de deri ceket.

Aynada kendime bakıp kendi etrafımda döndüm ve yine bağırmaya başladım. “Yuppiiiii-” O sırada Poyraz elinde bana atmak için hazırladığı sabunlarla banyonun kapısını açtı, sonra üzerimdekilere bakıp nefesini verdi.

Canından bezmiş bir suratla, “Zımba partisi mi veriyorsun, bu tip ne? Sana sabun bile atamıyorum,” dedikten sonra geri girdi. Az önce durduğu yere tip tip baktıktan sonra kafamı iki yana salladım ve kapıdan çıkarken homurdanarak yürümeye başladım. “Kendi giydiklerine bir baksın. Neredeyse bol sweatshirt’lerinin arasında bulamayacağız sokak serserisini.”

Sonra birden koridorun ortasında durup kıkırdamaya başladım. Onunla ilk tanıştığım gün de aynı böyle söylenerek bu koridorda yürümüştüm.

Okul kapısının önüne çıkıp kaldırıma oturarak beklemeye başladım. İçim, içime sığmıyordu! Gözlerimin önünde sürekli yarışırkenki halime ait görüntüler vardı. Öyle heyecanlı, öyle mutluydum ki, kulaklıklarım takılı olduğu ve kafamı da kendime çektiğim dizlerime yasladığım için, yanıma oturan kişiyi en az beş dakika sonra fark etmiştim. Sağa baktığımda Alp’i görünce oldukça şaşırdım. Kulaklıklarımı çıkarıp ona döndüm. Her zaman ki gibi neşeyle, “Alp!” diyesim yoktu.

“Sarhoş,” dedim sırıtarak. Böyle bir yorumun gelmesini bekliyormuş gibi gülerek diğer tarafa döndükten sonra, bana bakıp tek kaşını kaldırarak omuz silkti.

“Nefesimi kesen leydim,” dediğinde, herhalde domatesten beni ayırt edebilmek için gereken tek şey kafama koyulacak küçük bir yeşillik tutamı olmuştu. “Mükemmel görünüyorsun.” Gri gözleri üstümde dolanırken eklediğinde, yavaşça diğer tarafa dönüp gizli gizli yuppigo dedikten sonra, tekrar ona baktım.

“Te-teşekkür ederim,” dedim bu tarz şeylerde hâlâ çok aşırı beceriksiz olarak. Boğazımı temizledikten sonra “Ne işin var burada sabahın bir saati?” diye sordum. Alp sorumu cevaplamak için ceketini gösterdi. Ben anlamayınca da ceketini açıp içindeki kırmızı süveteri çekiştirdi.

“Ee yok canım,” dedim elimi havada sallayarak. Beni almaya gelecek kırmızılı kişi, suratına beni al diye bağırmak istediğim Alp miydi?

“Ehliyetim var. Ben götürüyorum işte seni.”

“Hadi be.” İnanmayarak söylediğimde Alp cebinden anahtarlık çıkartıp karşı kaldırımdaki arabaya doğru yürüdü ve kilidini açtı. Okulun hemen karşısında park edilmiş o mükemmel arabaya hayranlıkla baktım. O kadar parlak, o kadar yeniydi ki güneş kaputundan yansırken bir tane çizik bile görünmüyordu. Arabaya ağzımın suyu akarak koşturduktan sonra, parmaklarımı kaplamasının üstünde dolaştırıp hissi sonsuza kadar zihnime kazımak istedim. Daha fazla bekleyemeden arabanın içine attım kendimi.

“Sür sarışın, çabuk sür,” derken ben, Alp uzanıp ehliyet kemerimi aldı ve gülümseyerek taktı. Ardından arabayı çalıştırdı ve ben mutluluk sarhoşluğu içerisinde kendimce arabanın mükemmel sürüşünü değerlendirirken, büyük yarış kampına geldiğimizin, güvenlik görevlisinin Alp’e selam vererek bizi kimlik sormadan içeri aldığının, idrakine o anda varamadım.

***

Geniş tavanlı, duvarları camdan salonun içerisi, sıra sıra dizilmiş birbirinden mükemmel arabayla kaplıydı. Hepsi gökkuşağının birbirinden farklı renkleri gibi rengârenkti. O kadar güzeldi ki, ne desem nafile, bu güzelliği anlatacak bir kelime bulamıyordum. O yüzden, bu görüntüye yakışabilecek tek kelimeyi yavaşça söylemeye başladım. “Yuppiiii-”

“-gooo!” Sözümü Alp tamamlamıştı. Bunu o kadar çok söylemiştim ki şimdiye ezberlemiş olmalıydı.

Burası mükemmeldi. Hayallerimin içerisinde oluşturulup önüme koyulmuş gibiydi. Kocaman yarış pistleri vardı. Özel yapılmış, engebeli off-road pistleri, inişli çıkışlı ve zorlayıcı pistler bile vardı. Eğer zorlanmaya başladığını hissettiğin noktada, çalışmaya devam edersen, işte o anda gelişmeye başlardın. O yüzden bu pistleri denemenin düşüncesi bile yerimde duramamaya itiyordu beni.

“Beğendin mi?” dedi Alp.

“Bayıldım,” diyebildim sadece.

Alp gözlerini bir noktaya dikip derin bir nefes aldı. “Çok sürmeyebilir yalnız,”

diye mırıldandı.

“Neden?” Gözlerimi arabalardan alamayarak sordum.

“Bak.” Alp beni elimden tutarak yan taraftan sinirle burnundan soluyor gibi görünen, koşturarak bize yaklaşan kıza doğru çevirmişti. Esmer tenli, koyu kahve ve kıvırcık, aşırı kıvırcık saçlara, kopkoyu gözlere sahipti. Üzerime doğru yürürken kıvırcık saçları sallanıyor, adeta kafasının üstünde dans ediyordu. Önümde ulaştığında kollarını kavuşturup beni baştan aşağı süzdü. Sonra yanıma gelip oramı buramı mıncıklamaya başladı.

“Çok zayıfsın,” dedi karnımı ellerken. Belimdeki tik yüzünden arkaya sıçrayarak kaçmıştım. “Kas namına bir şey yok sende, arabanın dönüşlerde seni savururken camdan dışarı uçacağına eminim.” Şimdi de kolumu kaldırmış, kas var mı diye bakarak mıncıklıyordu.

“Yapmasana ya!”

“Bence fazla uzunsun, orta boylar en ideali-” Cümlesine ukala bir ses tonuyla başlasa da, sonunu getirememişti.

“Bence…” Kelimenin üstüne basa basa konuşan Ali Abi arkamdan çıkıp elini omzuma koyarak Serra’nın sözünü böldü. Omzumda babacan bir şekilde duran eli arkamda olduğunu gösteriyordu. “Bence fiziği katılabileceği yarışlardaki her türlü arabayı kullanmak için gayet uygun Serra’cığım.”

Serra’nın sözü, antrenörüne pek geçmiyor gibiydi. Kollarını sıkı sıkı kavuşturmaya devam ediyor, ağırlığını sürekli bir bacağından diğerine veriyordu. “Hiç sanmıyorum,” diye mırıldandığını yine de duymuştum. Ardından dudaklarını büzdü ve tekrar bana dönüp, kendini beğenmiş bir edayla gülümsedi.

“İyi. O zaman yarışa var mısın?” Korkup reddetmemi beklermiş gibi üstten bakmaya çalışarak karşımda dikilmiş ama boyu yüzünden aşağıdan bakarak, egoist bir ifadeyle beni izliyordu.

Ona bakıp sırıtmaktan başka hiçbir şey yapamadım. Ben de Devrim isem bu yarışı kazanırdım. “Varım.”

***

Yenildim. Serra’ya üzücü, üstüme çöken bir ağırlıkla yenildim. Çünkü küçük şıllık beni bir kandırmacaya oyun edip önüme atladığında, o mükemmel arabaların çarpışmaması gerektiğinden başka bir şey düşünemediğim için freni köklemem gerekmişti. Hatta, Serra’ya öyle bir yenilmiştim ki, çoktan bitiş çizgisini çekip park etmişti. Bense ağlamamaya çalışan küçük bir çocuk gibi görünerek dudaklarımı büzmüş, onun park ettiği yerin yanına çekiyordum arabayı.

Kız çoktan arabadan inmiş, arabasının üstüne oturmuş Ali Abi’yle konuşuyor, kısa şortundan görünen bronz bacaklarını sallıyordu. Benim asılmış bir suratla geldiğimi fark ettiğinde, esmer teni aydınlandı ve çok rahat duyabildiğim bir fısıltı ile, “Gördün mü? Yarışlar için uygun olmadığını söylemiştim,” dedi Ali Abi’ye. Sanki iki ile ikiyi topladığında dört bulunduğunu söylüyor da, Ali Abi bir türlü anlamıyormuş gibi konuşuyordu.

Ali Abi kel kafasını ovuşturup, Serra bakmazken gözlerini devirdi. “Yaptığın o manevrayı engellemek için eğitimli olmak gerek, biliyorsun. Hem ilk yarışı daha kızın.”

Serra fazlasıyla alınmışa benziyordu. Siyah gözlerinden kıskançlık, çekememezlik ve korku okunabiliyordu. Ali Abi’nin beni savunuyor olmasına dayanamayarak, aklına gelen ilk kibirli cümleyi söylemeye başladı.”Ben ilk kez yarıştığımda-”

“En sevdiğim arabamı bariyerlere çarpmıştın, evet hatırlıyorum.” Ali Abi konuşurken Serra birden susup sessizleşti. Konuşmalarını dinlerken arabayı bariyerlere çarpan bir Serra düşündüğümde, neşem yerine gelmişti. Dudaklarımın şeklini anında değiştirerek ters U haline getirip gülümsedim. Bir şey söyleyip söylemeyeceğini merak ederek kıza baktım ama gözleri uzaklara dalmıştı. Acaba ilk yarışını mı düşünüyordu? Çünkü yuppigo ki arabayı bariyerlere çarpmıştı ve ben en azından onu yapmamıştım.

O sırada Ali Abi yanına gelmemi işaret edince, onunla beraber kenarda Alp’in beklediği yere doğru yürüdüm. Yanlarına ulaştığımda Ali Abi konuşmaya başladı. “Her perşembe katılımını bekliyorum. Belki hafta sonundan bir gününü daha alabiliriz. Yaklaşık iki buçuk ay sonra acemiler için bir yarış var, ona kayıt olman gerektiğini düşünüyorum.” Kendimi gerçek, spor olan bir yarışa girmiş halde hayal edince, suratımdaki bütün organlar dönen bir çamaşır makinesinin içindeki çamaşırlar gibi birbirine girdi. Bunu fark eden Ali Abi ise bana göz kırptı.

“Anneni buraya gelmene, yarış yaparken boynunu kırmayacağına ikna etmem 10 günümü falan aldı, o yüzden kesinlikle bir daha asla kaybolmanı istemiyorum yoksa o kadın inanıyorum ki beni öldürür,” dedi tişörtünün yakasını annem ile yaptığı konuşmayı düşünürken bile bunalmış gibi çekiştirerek. Evet, annem bir konuşmaya başladığında ortaya çıkan sonuç nasıl oluyor ben de iyi biliyordum. “Artık Alp ile beraber gelirsiniz.”

Kafamı sallarken, düşünmeye başladım. Bir soru aklımı kurcalamaya başlamıştı. Yavaşça Alp’e döndüm. “Sen de mi burada eğitim görüyorsun? Siz Ali Abi ile nereden tanışıyorsunuz?”

Alp sorumu duyduğunda, dudakları anında yukarı doğru kıvrıldı. Sanki bu soruyu sormak için bu kadar beklemiş olmam komiğine gitmişti. Parmağıyla yanında duran adamı gösterdi. “Dayım.”

Bir odada uzun süre kapalı kaldıktan sonra bir çıkış sandığını bulup koşturan ve cama çarpan bir kedi yavrusu gibiydim şu an. “Dayın mı?” İfadesiz bir suratla Alp’e bakarken anladığımı gösterircesine kafamı sallıyordum. “Bir dakika,” dedim kaşlarımı çatarak. “Beni eğitmesini sen söylemedin değil mi? Çünkü torpille bir yerlere gelmek bana göre değil.”

Alp bunu düşünmeme bile şaşırmış görünüyordu. Belli ki böyle bir tepki beklemiyordu. “Tabii ki hayır,” dedi kafasını iki yana sallayarak. “Yarış kulübünde beni izlemeye gelmiş, beni yendiğini görmek de çok hoşuna gitmiş, nedense,” dedikten sonra gülümsedi. Ben de rahatlamış bir nefes koyuverdim.

“Bir de fiziği yarış için mükemmel!” Arkasını dönmüş, büyük tahtadan inşa edilmiş ana binaya giden Ali Abi bize bakmadan bağırdı.

“Evet, bir de o var,” dedi Alp sağa sola bakınarak ensesini ovuştururken. Ne kadar da tatlıydı. “Fiziğin de mükemmelmiş.” Bana bir şeyler söylemek üzere görünen ama bir türlü konuşmayan dudaklarla baktıktan sonra, düşünmeyi bırakmaya ve sadece içindekini yapmaya karar vermiş gibi söyledi. “Bence de öyle ya gerçi,” dedikten sonra sevimli sevimli güldü.

Kafamın içerisinde son ses romantik müzik çalarken içeriden Devrim’in çığlık çığlığa bağırdığını duymam çok sürmedi. Alp’in yakışıklı suratına bakarken, gülümsemeye başlamış dudaklarımdan bir cümle çıktı. “Yuppigo!”

19 KASIM

“Off!” dedim ellerimi saçlarımın arasına sokarak. Parmaklarımla saçlarımı arkaya doğru taradım. “Delireceğim! Gerçekten kuduz hayvan gibi oldum, kafayı yedim artık.” Yatağımın içerisinde son bir kere debelendikten sonra doğruldum. Rüyamda Serra’nın beni yeniş anını saniye saniye tekrar yaşamıştım. Bütün o kaybetme hissi, yetersizlik duygusunu da yaşamıştım, elbette.

Serra’nın kendini beğenmiş suratıyla, “Ezik,” diyerek gülüşünün görüntüsü, hâlâ gözlerimin önünden gitmemişti. Gözlerimi açıp kapattığımda duvarda onun siluetini görüyordum. Sanırım biraz hava alsam iyi olabilirdi. Saatin kaç olduğuna özellikle bakmayarak ayağa kalktım. Saat çok geç ise, muhtemelen korkarak odamda kalacaktım ama şu an da sokaklardan değil, dört duvardan korkar haldeydim.

Sünger Bob’lu pijamalarımın üstüne mor montlarımdan birisini debelenerek geçirdim. Altına botlarımı giyip paçalarını botun içine sıkıştırdım. Pijama modasının öncülerindendim ve pijama gerçekten moda olduğunda, Milano Moda Haftası’nda podyumu ben sarsacaktım.

Ayaklarımı sürüye sürüye okul binasından çıktım ve bahçeyi usulca geçtikten sonra güvenlik görevlimizin uyuya kaldığı kulübenin yanında durdum. Görevli sandalyesinde arkaya doğru yatmıştı. Ağzı açıktı, salyaları akıyordu, göbeğinin üstünde ise o nefes aldıkça inip kalkan bir kek vardı. Öyle derin uyuyordu ki, hava almaya çıktığımı söylemek için camını tıklattığımda bile uyanmamıştı.

O sırada telefonum çalınca dikkatimi oraya verip pijamamın cebinden telefonumu çıkardım. Annem günlük olarak beni arıyor, hâlâ hayatta mıyım diye kontrol ediyordu. Annemle çene çalarak yürümeye başladım. Sokaklar bana sonu olmayan yollar gibi görünüyor, yürüdükçe daha çok yürüyordum. En sonunda, telefonu kapattığımda ise, olduğum yerde mıhlanmış gibi kalakaldım. Neredeydim? Sağıma, soluma baktım lakin burası bana tanıdık gelmiyordu. Okul binasını göremiyordum. Aslında karanlıktan doğru düzgün pek bir şey göremiyordum ya.

Bir kere daha kaybolduğum için kendime küfür ardına küfür saydırarak yürümeye başladım. Sürekli kaybolmak zorunda mıydım? Bir kere olsun müthiş bir şey olamaz, yön duygum beni şaşırtamaz ve gideceğim yeri büyülü bir şekilde bulamaz mıydım? Beş yaşında parkta kaybolduğum günde açılışını yaptığım yön duygusu sahibi olamama durumu, bugüne kadar geçerliliğini korumuştu. Yarışlarda nereye gideceğimi nasıl bulduğumu ben de bilmiyordum. Herhalde Tanrı halime acıyıp bana ilahi yardım yolluyordu.

Açık olan bir tane olsun dükkân arayarak etrafa bakındım. Yoktu. Süngülerini çekmiş sessiz dükkânlar bana üzgün üzgün bakıyordu. En sonunda hiçbir şey bulamayınca, gelip beni bulmasını söylemeye niyetlenerek Mert’i aramak için telefonumu çıkardım. Sinirlerimi zıplatan bir görüntü karşıladı beni. Şarjım bitmişti. Sahip olduğum telefonun ciddi bir şarj sorunu vardı ve bilin bakalım kim onu şarja takmayı sürekli olarak unutuyordu.

Ne yapacağıma dair hiçbir düşünce üretemeyerek yolun ortasında dikildim. Herhalde, bir şey olurdu değil mi? Yoldan bir insan evladı olsun yürür, bana yolu tarif ederdi. Ama gelin görün ki, ortalık o kadar ıssızdı ki bir toz yığını bile uçuşuyor değildi. Beynim vitesi boşa almış halde dikilirken, az ileriden bir öksürük sesi duydum. Panikleyip hemen havaya sıçradıktan sonra, binalardan birisinin arkasına inanılmaz reflekslerle kaçıştım. Ajan Miss Devrim. Hollywood’da kendime bir yer bulabilirdim. Hollywood’u bulmayı becerebilirsem tabii.

Kafamı korka korka binanın kenarından çıkardıktan sonra, Poyraz’ı gördüm. Yalnızdı. Gerçi etrafında koca bir kalabalık olsa da, o, yine şu an olduğu kadar yalnız olurdu. Elleri her zamanki gibi pantolonunun ceplerinde, müzik dinleyerek yürüyordu.

Garip olan bir şey vardı ki, her zaman ki gibi olmayarak siyah pantolonlarından değil, takım elbise pantolonu giymişti. Üstünde ise geniş omuzlarına tam oturan süit bir ceket vardı. Saçlarına şekil verilmiş, uzun siyah saçları ilk defa gördüğüm şekilde yukarı doğru taranmış, alnı açılmıştı. Bileğinde oldukça pahalı görünen saat parıldıyordu. Aslında, baştan aşağı, oldukça hoş görünüyordu.

Uzun ince ve simsiyah görünen vücudu zarafetle yürürken, bana yumuşacık adımlarla ilerleyen siyah kaplanları anımsatıyordu. Ve kendimi pekte şaşırtmayarak, ne yaptığını merak etmeye başlamıştım. Hadi ben bir manyak olarak bu saatte buraya kadar yanlışlıkla gelebilmiştim de, o, planlı programlı bir şekilde nereye gidiyor olabilirdi? İşte bu soru, onu gördüğüm ilk andan beri içimi kemirmeye başlamıştı.

İçimdeki küçük meraklı Devrim hiçbir şekilde yardımcı olmayarak fısıldıyordu. ‘Hadi gidelim hadi bulalım.’

Kendi kendime, kendi kendine konuşan birisine göre fazla ciddiyetle fısıldadım. “Bu aralar seni çok ihmal ettim küçük Devrim, hadi kırmayayım bu sefer.” Ardından, Poyraz ile aramda büyük bir mesafe bırakmaya özen göstererek peşinden yürümeye başladım. Yokuş olan araba yolunun kenarında yürüyordu. Bir ara telefonunu çıkartıp kısa bir konuşma yaptı ama mesafemizden dolayı duyamadım. Bir anda duvara çarpmış gibi durduğunda ben de durdum. Arkasına bakmadan konuştu.

“Daha ne kadar takip edeceksin beni?” dedi. Ayak tabanlarım asfalta yapışmış gibi o noktada sabit kaldım. Hiç sesimi çıkarmadan geri arkamı döndüm. İçimdeki küçük ben şimdi, ‘Sıçtık, sıçtık!’ diyordu.

Ben onu görmüyorsam o da beni göremez felsefesini uygulayarak kaçmaya çalışırken Poyraz seslendi. Sesi emir verir bir tarzda ve sertti. “Buraya gel Devrim.” Yüzümde süt dökerken yakalanmış kedi ifadesiyle döndüm arkama, yanına doğru yürüdüm. Sonra da geçip saçlarının arkasına baktım.

“Ne yapıyorsun?”

“Arkanda gözün mü var diye bakıyorum,” dedim dudaklarımı birbirine bastırıp lanet olsun suratımı takınarak.

“Telefonun ekranından gördüm seni. Bir açıklama bekliyorum,” dedi kollarını kavuşturup. Şu duruşu bana Serra’yı hatırlatmıştı ve yine sinirlerim dalağımda tepinmişti.

Yerdeki bir taşla ayağımın ucuyla oynayarak konuştum. “Kayboldum.”

“Hiç hayal kırıklığına uğratmıyorsun, hep aynı ayılık.” Poyraz nefesini verdi.

Nasıl bir salaksın der gibi bir nefes verişti bu. Alnını ovuşturdu. “Tahmin edeyim, sonra beni gördün.”

“Evet.” Kafamı salladım.

“Sonra ne yaptığımı merak ettin?”

“Evet.” Daha hızlı kafamı salladım.

“Şimdi de seni yanıma almamı isteyeceksin?”

“Evet, kesinlikle.” Kafamı daha da hızlı salladım.

“Ben acaba bebek bakıcısı mıyım? Kaybolan çocuğu geri götürüp duruyorum,” dedi Poyraz sinirlerinin bozulmaya başladığını gösteren bir suratla. “Geri dön hadi.”

Gözlerimi dehşetle kocaman açtım. “Yolu bilmiyorum! Geri okula götür beni ne olursun. Bari yolu tarif et!” Koluna yapışmış, titreyen bir sesle konuşmuştum. Hissettiğim korku tamamen sesime yansımıştı. Gerekirse bacağına sarılıp oradan ayrılmamalı, ama ne olursa olsun gitmesine izin vermemeliydim.

Kaşları karar vermeye çalışır gibi çatılmıştı. Nefesini alıp sertçe bıraktı.

“Vaktim yok, okuldan ne kadar uzakta olduğumuzdan haberin var mı? Ayrıca yolu nasıl tarif edebilirim? En az yarım saatlik yürüme mesafesi var,” dediğinde ona dehşetle baktım. Her zaman davrandığı gibi olmayıp özverili olması, fedakâr davranması için dua etmiştim. Şimdi kendi işine bakarak çekip giderse, nasıl geri döneceğime dair bir fikrim yoktu.

“Ama seni de burada bırakamam,” dediğinde oğlan, rahatlamanın son raddesini hissederek pişkin bir şekilde güldüm.

Poyraz bana dik dik baktı. “Gülme hemen. Seni burada bırakamam ama yanımda da götüremem.”

“Neden?” diye sordum yine can çekiştiğimi hissederek.

“Gideceğim yere uygun değilsin.” Poyraz omuzlarını silkmiş, cümleyi tek nefeste net bir şekilde söylemişti.

Aklıma peşine son takıldığımda gittiğimiz bar gelince iğneleyici bir ses tonuyla konuştum. “Ee onu tahmin edebiliyorum zaten.”

Tek kaşını kaldırıp mavi gözlerini benimkilere dikti. ‘Şu an bana sataşmak istediğinden emin misin?’ diye soruyordu sanki. Nefesimi verdim. Emin değildim. Şu karanlık yerden çıkıp düzgün, en azından adı olan bir yere gitmek istediğime emindim. Geçen günkü bar bile buradan kat kat daha iyiydi.

“Beni götür, her nereye gidiyorsan uyum sağlayacağım,” dedim. Biraz tereddütlü bir şekilde gözlerime baktı. Ölçüp biçiyor, kafasında plan yapıyor gibiydi. Ardından onaylarcasına kafasını sallayıp telefonunu çıkardı.

“Gelirken Açelya’ya uğra, acele olsun. Kıyafet getireceksin yanında. Saten, bej rengi, diz üstü. 1,75 boylarında bir kız için, göğüs yaklaşık 85-” Şoklar içerisinde ona baktım. “Beli 65-” Gözlerim kocaman açılmış, elim belime gitmişti. Ben, bile, bel ölçümü, bilmiyordum. “Kalça da 94 falan.” Kafamı eğip Sünger Bob’lu pijamamın gizlediği kalçama baktım. Poyraz hâlâ telefonla konuşuyordu. “Bir de mat siyah topuklu, 38 numara.” Ayağımın numarasına kadar nereden biliyordu bu uzaylı?

Poyraz telefonu kapattıktan sonra, benim kocaman açılmış gözlerime baktı.

“Sen nereden?” dedim, daha fazla da soramadım.

“Her şeyi görmüştüm ya bir kere,” deyip omuz silktikten sonra güldüğünde, vücudumdaki akyuvar hücreleri bile ak olmaktan vazgeçip kırmızılaşmıştı. Her şeyi görmüştün de, hepsini zihninde bir yere not almana ne gerek vardı! Bu sapık, bu psikopat şahıs, o kadar umursamaz lakin aynı anda o kadar detaycıydı ki beni çıldırtacak noktaya getiriyordu.

En sonunda, orada dikilip beklemeye başladık. Ara sıra ona kötü kötü bakıyor, ne cins bir sapık olduğuna karar vermeye çalışıyordum. On dakika sonra siyah bir araba gecenin karanlığını kurtarıcı farlarıyla bölerek önümüzde durdu. Ön kapıdan çıkan şoför, geçebilmemiz için arka kapıyı açıp tuttu. Kendimi arabadan içeri fırlattım, Poyraz ise normal birisi gibi bindi. Şoför kapıyı üstümüze kapatıp tekrar koltuğuna geçti. Bir tuşa basıp koltukların ortasındaki paneli kapattı. Şimdi ne biz onu, ne o bizi görebiliyordu. Tıpkı ajan filmleri gibiydi.

Hâlâ büyük bir şok içerisindeydim. Hayatım gazetenin ön sayfalarından farklı olmayan bir hale gelmişti, çünkü sürekli olan bir şey vardı. Flash haberler. Arabayı incelerken ne kadar pahalı olduğunu hiç zorlanmadan tahmin edebiliyordum bile. En sonunda daha fazla içimde tutamayarak dönüp Poyraz’a sordum. “Sen ne işler çeviriyorsun? Kendi şoförün var bildiğin!”

“İlk düzenli sağlama amaçlı cümle neydi?” diye sordu gözlerime hâlâ bakmadan. Koltuğunda iyice yayılıp, pencereden dışarıyı izlemeye başladı.

“Soru sormak yoktu,” dedim gözlerimi yukarı dikerek hatırlamaya çalıştıktan sonra.

“İkincisi?”

“İşlerine karışmak yoktu.”

“Peki sen ne yapıyorsun şu an?”

“Soru sorarken işlerine karışıyorum.”

“Aferin sana. İşte üçüncü bir tane daha ekliyorum. Üçüncü düzen sağlama amaçlı cümle; Bir şey söylersem, sorgulamadan yap. Tamam mı?” Bin bir türlü düşünce aklımda çınlarken, zorlukla anarşist ruhumu bastırdım. Kafamı, sırf eve dönebilmenin hayali yüzünden yavru bir köpek uysallığı ile yukarı aşağı salladım.

Poyraz ise, arabanın askılığında asılı duran siyah büyük kıyafet torbasını kucağıma bıraktı. “Giyin,” dedi kesin bir şekilde.

“Yanında mı giyineyim?!” Sesim haddinden biraz fazla yüksek çıkmıştı, doğal olarak. Herhalde sadece tutmam ya da bakmam için vermişti değil mi? Yanında giyinmemi isteyecek hali yoktu. Değil mi?

“Vaktim yok Devrim, giyin. Bana sürpriz yapacak bir şeyin yok nasılsa.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.