Bir süre, kendi kendime ‘balık ağa girdikten sonra aklı başına gelir’ sözünü söyleyerek tepkisiz kaldım. Yanında nasıl giyinebilirdim? Daha şimdiden utancımdan yerin dibine serbest dalış yapmak istemiştim bile. Bir erkeğin yanında hiç giyinmemiştim ki… Bir süre tepkisiz kaldıktan sonra, nefesimi verdim. Denize düşen yılana sarılırdı evet ama ben gidip yılanların kralını bulmuştum galiba.
Pijama üstümü köşelerinden sıkıca tutup üstümden sıyırdım ve bir kenara bıraktım. İçimde başka bir şey olmadığından, yine karşısında iç çamaşırımla kalmıştım. Poyraz ise, dakikalardır yaptığı gibi, yapacağını umduğum gibi camdan dışarıyı izlemiyor, bana bakıyordu. Oturduğu yerde iyice yayılmış beni inceliyordu. Mavi gözleri vücudumda mesafeli bir ilgiyle dolanıyor, tenimde bakılmamış tek bir nokta bile bırakmıyordu.
O bana bakarken birkaç dakika sürmüş olduğuna inandığım bir off çektim. Tiyatroda da aynı sıkıntıyı yaşamıştım bugüne kadar. Sahne ışıkları suratına parlarken başrol olarak öne çıktığında, herkesin gözlerini üzerinde hissederek mükemmel bir iş çıkarmak çok zordu. Şimdi sahne ışıkları yoktu, başrol ben değildim, mükemmel bir iş çıkarmak zorunda da değildim. Sadece bir seyircim vardı. Daha önce bir salon dolusu insanın yapamadığı kadar beni gerebilmiş bir seyirci.
“Hoşuna mı gitti bakacak mısın daha?” Alaycı ses tonum arabada yükseldi. Dişlerimi sıkmış, sinirden köpürmemeye çalışıyordum. Bana bakmayı kesse rahat rahat şu elbiseyi giyebilirdim.
“Neden, vücudunla barışık değil misin yoksa? Özgüvensizliklerin mi var?” dedi Poyraz gülüşünü ağzına kapattığı eli ile saklayarak. Bilerek yapmıyorduysa, benim adım Devrim Altun değildi. Acaba bu çocuğun sahip olduğu gıcıklığı sürdürebilmek için vücudunda bir yerlerde özel bir fabrika sürekli üretim mi yapıyordu acaba?
Tepemin tası iyice atmıştı. “Hayır!” diye bağırarak oğlanın kendi kendine kalın sesiyle gülmesine sebep oldum. Diğer tarafıma dönüp camdan dışarı baktım. Sırayla geçen sokak ışıklarını ve binaların parıltısına izledim. Hayır, özgüvensizliklerim falan yoktu. Gayet de özgüvenliydim. Vücudumda beğenmediğim bir yerim yoktu!
‘Popon biraz büyük,’ dedi minik Devrim kafasını çıkartıp bana bakarak. Kendimi hayattan bezmiş halde arkamdaki koltuğa bıraktım. Kolumu yanıma atıp elbiseyi çantasından çıkarttıktan sonra önümde tuttum. Aynı Poyraz’ın tarif ettiği gibiydi. Diz üstü, saten, bej rengi, bir de straplezdi. O zaman giymek için iç çamaşırımı da çıkarmam gerekiyordu.
Elbiseyi kafamın üstünden geçirip aşağı kadar çeke çeke indirdim. Pijama altımı çıkartıp tişörtümün üstüne bıraktım. Sutyenimi de elbisenin altından çıkartıp yerde oluşan yığının üstüne attım. Geriye tek bir şey kalmıştı. Arkamı küfür ede ede, yayılmış oturan Poyraz’a döndüm. “Fermuar,” dedim yanaklarım al al olurken.
Poyraz tek kelime etmeden elini fermuarın başladığı yere koydu. Soğuk elleri tenime değdiği gibi kendimi çok tuhaf hissetmiştim. Sanki birisi içimde su dolu balonlar fırlatıyordu. Mavi gözlü oğlan, belime kadar gelen dalgalı saçlarımı tutup, sağ omzumdan öne doğru bıraktı. Saçlarımın değdiği yerler bile ürpermişti. Poyraz fermuarımı tutup yukarı doğru çekmeye başladı. Sırtımda yukarı çıkarken parmaklarından birisi tenime özellikle değiyor, beni fazlasıyla huylandırıyordu. Parmağının izlediği yol boyunca onu karıncalanma hissi takip etmişti.
“Yapma!” diye bağırdım. Zaten fazlasıyla gerilmiştim, beni daha fazla germeye gerek yoktu. Nefesimi vererek sağa sola baktım. Burası sıcak mı olmuştu? Düğmesine basıp camı biraz açtım. “Ne yapmayayım?” dese de Poyraz, arkamda gülüyor olduğuna kalıbımı basabilirdim.
Oğlan fermuarı çektikten sonra hızla geri önüme döndüm. Acilen yapacak bir şey bulmam lazımdı yoksa bu anın utancını üstümden atamayacaktım. Etrafıma hızla bakındıktan sonra, yerdeki topukluları gördüm. Kutusundan çıkarttığım topukluları bir hışımla ayağıma geçirdim. Tam olmuşlardı.
Poyraz suratında değişik bir ifadeyle ayağıma bakıyordu. Sonra gözlerini benimkilere dikip konuştu. “Daha önce topuklu giydin mi? Yürümeye çalışırken düşüp rezil etme beni.”
Utanç mı? Ahh, o defolup gitmişti. Şimdi sanki birisi içimde akordu bozuk bir kemanla şarkı çalıyormuş gibi bir gıcırtı oluşmuştu. Oğlana gözlerimden kırmızı lazer ışınları fırlatarak bakıyordum ve zihin gücümle onu parçalamama az kalmıştı ki araba sarsılarak durduğunda konsantrasyonumu bozarak oğlanı korkunç sonundan kurtardı.
Camdan dışarıya merakla baktım. Büyük, yuvarlak, ışıklı bir binanın otoparkına park etmiştik. Karanlıktan tam göremesem de üstünde ki salon yazısını seçebiliyordum. Lüks, içinde davetler verilen türde bir yere benziyordu.
Arabadan önce Poyraz indi, ben o tarafa yönelince de kapıyı üstüme kapattı. Kabalığına içimden küfür ederek diğer tarafa doğru sürünürken, beni şaşırtarak yan taraftan gelip kapımı açtı. İnmeme yardımcı olmak için elini uzattı. Bana doğru uzattığı ele bir an baktıktan sonra, elini tutup kendimi arabadan dışarı çektim. Poyraz’a ukalaca gülümsedikten sonra, önünden mükemmel bir yürüyüşe topuklularımla yürüdüm. Arkamı dönüp şaşkın görünen mavi gözlerine baktım, onu böyle şaşırtmak oldukça hoşuna gitmişti.
Poyraz elleri takımının ceplerinde yürüyerek arkamdan yaklaştı. Elleri elbiseden açıkta kalan sırtıma sürtündüğünde afallayarak olduğum yerde durdum. Ben ne yapacağını anlamaya çalışırken, saçlarımı elleriyle düzeltip yukarı topladı, sonra da arabada bıraktığım tokayla dağınıkça bağladı. Kaba bir adamın parmakları, istediği zaman bir kızın saçlarını toplarken ne kadar da kibar olabiliyordu…
Arkamdan kulağıma yaklaştığında, tenime değen nefesi tüylerimin ürpermesine sebep olmuştu. “Daha güzel oldun.” İçim titreyip ürperirken, yanıma doğru bir adım atıp girmem için kolunu uzatmıştı. Geçen gün koluna girdiğimde, daha çok kolundan aşağı sarkıyor gibiydim. Şimdi ise, topuklunun da etkisiyle, kolundayken gayet rahat hareket edebiliyordum.
Gergindim. Midemdeki minik Devrim arkadaşlarını toplamış, içeride mumlarla ve müziklerle ayin yaparak dans ediyordu. Kendimi garip hissediyordum. İçeri doğru attığım her adımda sanki dilimin ucundaki bir cümleye ulaşır gibi, bir şey keşfetmeye gittiğimi hissediyordum. Belki de ilk defa Poyraz’ın ne işler çevirdiğini öğrenmeye bu kadar yaklaştığım için. Ya da belki de kucağımda uyuyup, kalbimi kırdığı için ona karşı hissettiğim katıksız sertliği yıktığı geceden beri, ilk defa bu kadar samimi olduğumuz içindi bu garip his.
Balo salonundan içeri yürüdük. Altın ve gümüş renklerle donatılmış, kocaman bir salondu burası. İçeri girdiğimizde bizi karşılayan çalışanlardan birisi Poyraz’ın ceketini aldı. Ceketini çıkarttığında kıyafetini incelemeye başladım. Üstüne buz mavisi bir gömlek giymişti. Para kokan gömlek, belirgin kaslarını sıkıca sarmıştı. Gömleğin ince dokusunun altından ateşlendiği gece gördüğüm karın kaslarını sayabiliyordum. Gömleğin rengi ise, mavi gözlerini daha da ortaya çıkartmıştı.
Görevliyi takip ederek masamızı göstermesine izin verdik. Büyük, yuvarlak bir masaydı, onu çevreleyerek oturan insanlar ise masadan da büyük insanlar gibiydiler. Saatleri birbirlerini ezmek istercesine pahalı, duruşları hangimiz daha iyi yapabiliriz deyip yarışa girmişler gibi dik, gömlekleri birbirinden şık, yanlarındaki gencecik kadınlar birbirinden güzeldi.
Poyraz’ın burada ne işi vardı acaba? Kafamda burada olmasını açıklayabilmek için milyon tane senaryo düşünmüş olsam da, hiçbirisinin oluru yoktu. Belki aile yemeği falandı? Poyraz gizli bir milyoner çocuğu muydu acaba? Erken yaşta girişimcilikte bulunmuş bir iş adamı mıydı?
Mavi gözlü oğlanla kol kola yürüdükten sonra, Poyraz oturmam için sandalyemi çekince masaya yerleştim. Poyraz’da hemen yanıma oturdu.
“Bu Melek,” dedi beni masadakilere tanıtmak için. Herkes ilgiyle bana bakıyordu, bense garip garip etrafıma. “Bu geceki kavalyem.” Bana kibarca gülümseyen insanlara aynı şekilde selam verdim. Melek? Neden adımı söylememişti? Poyraz ne işler çeviriyordu?
Masadaki herkes kendi işine döndükten sonra, Poyraz bana doğru yaklaştı. Bileğimden tutarak beni kendine çekti. Hemen yanımda duran yüzüne tuhafça baktım. “Elbisenin üstünde, benim kulaklık ile duymamı sağlayan bir cihaz var,” dedi mavi gözleri çok yakınımda dururken gözlerime bakarak. Gözlerinin içerisinde opal halkalar, çok hafif yeşillikler vardı. Renk dalgalanmalarının orada burada yoğunlaşması ile bakışları deniz dalgalarını andırıyordu.
O kadar yakınımdaydı ki daha önce görmediğim detayları fark etmeye başlamıştım. Teni, vücudunun aksine kusursuz, hatasız, ayrıca süt gibi bembeyazdı. Teni ne kadar beyazsa saçları da o kadar koyuydu. Güzel bir tezat oluşturuyorlardı. Saç tutamlarından birisi önüne düşmüştü.
Dudaklarının çerçevesi çok belirgin, ayrıca dudakları kalındı.
“Ben masada olduğum sürece konuşurken dikkat edebilecekleri küçük detaylar var. Ben yokken, söylerler,” dedi hafifçe tebessüm ederek. Ben yine kendimi acayip hissederken, masadakilere rol yaparak tebessüm ettiğini anlamıştım. “Bir şey yapmanı değil ama masanın karşısındaki siyah gömlekli adam konuşurken susmanı, sustuğunda onu konuşturmanı istiyorum. Yapabilir misin?”
Onaylarcasına kafamı sallarken hafif bir şok vücudumu sarmaya başlamıştı bile.
***
“Müsaadenizle,” diyen Poyraz sandalyesini ittirip kalktı. Telefonla konuşuyor gibi yaparak uzaklaşan sırtını, dışarıdan oldukça sakin görünerek ama içimde bir endişe dalgasıyla izledim. Mekândaki sayısız masada, sayısız insanın muhabbet ettiği salonda takımı ışıkların altında parıldayarak yürüyüp uzaklaştı. Bense ortalıkta oraya buraya koşturan beyaz gömlekli, papyonlu garsonlardan daha az kaybolmuş hissetmeyerek boş boş duruyordum.
Böyle gizli saklı şeyler yapmakta iyi değildim. Düşündüğüm ağzımda, yaptığımın yankıları suratımdaki çizgilerde saklıydı hep. Eğer iyi olduğum bir şey varsa, sıcakkanlı bir yapıya sahip olduğum için insanlarla kolay yakınlık kurabilmekti. Bugün de buna sığınacaktım.
O yüzden, masadakilerle havadan sudan sohbet etmeye, espri yapıp herkesi güldürmeye başladım. Aşağı yukarı yaşları 18’in etrafında dolanan genç kavalyeleriyle kız muhabbeti yapıp güldüm. Modadan, içkilerden, mekânlardan, ülkelerden bahsetmiştik. Böyle konularda belirgin bir bilgim olduğu için Poyraz şanslıydı.
Herkes beni sevmiş, alışmış gibi görünüyordu lakin Poyraz’ın ne beklediğini bilmiyordum. Hiçbir şey söylememişti. Hiçbir ipucu vermemişti, ne konuda konuşmam, nasıl davranmam gerektiğini söylememişti. Masadan elimi bile sürmediğim aperatifler kalkar ve yerlerine ana yemekler gelirken, Poyraz göründü. Masaya doğru yürüyordu ve çok karizmatik görünüyordu.
Önüne düşmeye başlayan kuzgun karası saçlarını eliyle geriye attı, mavi gözleri bütün salonu taradı, en küçük ayrıntıya kadar zihnine kazımak ister gibi. Gözlerindeki zeki parıltı her zamankinden de çok belliydi şimdi. Poyraz’ı daha önce hiç görmediğim bir gözle görüyordum. Nedense bu akşam bana, daha gizemli, daha çekici geliyordu. Belki de daha önce doğru düzgün hiç bakmamıştım.
Yanıma gelip oturduğunda ona ‘Bir şey bulabildin mi?’ dercesine kaşlarımı kaldırdım, kafasını iki yana salladı ama yine de gergin değil, rahat görünüyordu. Zaten genelde rahat görünürdü. Masaya bakıp hâlâ bir şey yemediğimi görünce gülümsedi. “Hangi çatal bıçağı kullanacağını bilmiyorsun sanırım,” dedi kalın sesiyle açıklamaya başlarken. “Bu yemekler için-”
Elimi kaldırıp sözünü kestim. Tabağın hemen sağında duran çatalı ve hemen solunda duran bıçağı çektim. Bıçak sağ, çatal sol ele. Elinde kırmızı şarap taşıyan garson görününce de uzanıp üç bardaktan tam ortada duran kırmızı şarap bardağını çekip önüme koydum. Ardından tatmin olmuş bir şekilde sırıtarak Poyraz’a baktım. Tek kaşını kaldırmış, dudaklarının tek tarafına oturan gülümsemesi meraklı, etkilenmiş bir hal almıştı. Sanki hoşuna gitmiş gibiydi.
Çok geçmeden, surat ifadesi tekrar ciddileşirken bana doğru yaklaştı. “Hiçbir şey sormadan yapacağın kısmı hatırlıyor musun?” diye sordu fısıldayarak. Kafamı salladığımda dudakları kulağıma sürtündü ve ayak parmak uçlarımdan tepeme kadar huylandım. “Siyah gömlekli adamın arkadaşlarıyla takıldığı ya da kızları götürdüğü mekânı öğrenmeni istiyorum. Doğal olarak, ona biraz sarkman gerekiyor,” dediğinde, donmuş bir halde geri çekilip Poyraz’a baktım. Bana bunu sen istedin dercesine bakıp omuzlarını silkti.
Elim ayağım titreyerek ayağa kalktım. Benim, geçtim siyah gömlekli bir adama sarkmayı, geçmişte doğru düzgün bir flört tecrübem bile olmamıştı. Bir, iki tane erkek arkadaşım olmuştu, onlarla da uzun sürmemişti zaten. İşte bu noktada yerimde Nilay olsa, eminim adamın altından girer üstünden çıkar, geçtim gizli tuttuğu bir mekânı öğrenmeyi, kredi kartı şifresini bile alırdı.
Bense ne yapacağımı bilmiyordum. Adama doğru yürürken, pis işler için cazibesini kullanmayan kadınların ne yaptığını hatırlayıp kendi kendime gülümsedim. Onlar, zekâlarını kullanırdı. Yanlarına yürüdükten sonra adamın kavalyesine baktım. Aşağı yukarı yirmi yaşlarındaydı, parmağında ise bir söz yüzüğü vardı. Muhtemelen nişanlanacaklardı ki bu, benim açımdan daha iyiydi.
Kıza doğru eğilip, “Lavaboya eşlik eder misin?” diye sorduğumda bana gülümseyerek hemen ayağa kalktı. Sıcakkanlı, içten bir kızdı ki, bu, şu an için altın niteliğinde olan bir şeydi. Kavalyesinden müsaade istedikten sonra lavaboya gittik. Çok değil, 5-10 dakika sonra elimde adres yazılı bir kâğıt ve yüzümde gizlemeye çalıştığım bir gülümseme ile Poyraz’ın yanına geri oturdum. Elimdeki kâğıdı ona masa altından geçirirken, şok içerisinde bana bakıyordu.
“Nasıl-” diye başladığı cümlesini bitiremedi. Belli ki aslında bir şey çıkmasını beklemiyordu. Sadece şansını denemek istemiş, başarısız olacağımı düşünmüş ve oldukça şaşırmıştı. Bense Poyraz’ı şaşırttığımdan dolayı tuhaf bir tatmin hissediyordum. Bu sefer ben ona doğru eğildim ve kulağına yaklaşarak konuştum. “Benim de sırlarım var.” Ses tonum o kadar gizemli çıkmıştı ki, ben bile bir an kendimden etkilenmiştim.
Aslında gizli bir sırrım yoktu. Sadece kıza ardı arkası kesilmeyen şakalar yapmış, muhabbetimizi bir şekilde ilerletmiş, daha sonra hayali babamın beni takip ettirmediği, rahatça takılıp vakit geçirebileceğimiz bir yer olup olmadığını sormuştum. O ise oltaya hemen takılmış, gizli mekânlarının adresini bana vermişti. Tabii, Poyraz’ın bunu bilmesine gerek yoktu. Ben de biraz gizem yaratmanın tadını çıkartabilirdim.
***
Adresi aldıktan sonra, Poyraz bariz bir şekilde rahatlamıştı. Üstünde az bir şey bile olsun gerginlik varsa o da gitmişti. Gömleğinin kollarını kıvırmıştı, şarap bardağına her uzandığında alt kolunun ne kadar büyük olduğu ve kaslarının kasıldığından fazla bir şey düşünemiyordum. Bir de kendi koluma bakmıştım ki birisi üstüne düşse kırılabilirdi.
Ben de iyi hissediyordum. Bir saat öncesine kadar odamda tek başıma sinirden kudurup, Serra’nın kafasını duvardan duvara sürterek kıvılcım çıkartmanın hayalini kurarken, şimdi özel aşçılar tarafından yapılmış tatlıyı yiyordum. Üstelik Poyraz’ı ikinci kez şaşırtarak doğru çatal ve bıçakla yiyordum.
“Böyle şeyleri bildiğini bilmiyordum.” Bir türlü yemeyi bırakamadığım mükemmel çikolatalı tatlının son lokmasını ağzıma tıkarken Poyraz konuşmuştu. Dudaklarının yan tarafında hafif bir tebessüm vardı.
“Çok gizemliyim off,” demek istememe karşın, ağzım dolu olduğu için ortaya tuhaf, komik bir homurdanma çıktı.
“Her zamanki ayı Devrim işte,” dediğinde, normalde gıcık olacağım lafına sinirlenmediğimi fark ederek şaşırdım. Masamızda oturan herkes gülüp şakalaşıyor, canlı orkestra güzel, tatlı bir şarkı çalıyordu. Atmosfer o kadar güzeldi ki, sinirlerim alınmış gibi hissetmiştim. Şu an herhangi bir şeye sinirlenmem mümkün değildi galiba. Birisinin bana yapacağı kötü bir itirafı varsa tam zamanı olabilirdi.
Mesela geziye çıkarken her gün dolaştırmaları için yanlarına bıraktığım köpeğim Peluş’u, Doğanay’ın mı, Pınar’ın mı yoksa Nilay’ın mı kaybettiği sorusu gibi. Zavallı köpeğim korkmuş halde sokaklarda dolanırken küçük bir oğlan çocuğu tarafından bulunmuş, evlat edinilmişti. Biz onu bulduğumuzda ise, halinden o kadar memnundu ki, çocuğun ona sıkıca sarılmış ellerinden köpeği almaya kıyamamıştık. Hâlâ ara sıra onu ziyaret ederdim.
O yüzden Poyraz’a bakarken sinirlenmemiş, tam aksine komik bir şey söylemiş gibi içten bir şekilde gülmüştüm. Poyraz ise bana karşılık vererek tebessüm ederken gülüşüme, gözlerime baktığında, gözlerinde daha önce hiç görmediğim kadar sıcak bir bakış olduğunu fark etmiştim. Anlam veremediğim şekilde, bakışlarındaki sıcaklık ile içimde ısınmış, bir şeyler kıpır kıpır olmuştu.
Poyraz sandalyesini ittirip ayağa kalktı. Ne yapacağını merak ederek ona bakarken, hafifçe eğildikten sonra ellerinden birisini beni dansa davet etmek için uzattı. Şaşkınlığım herhalde suratımdan açık bir kitabın sayfaları gibi okunurken, parmaklarımı büyük avucunun içerisine yerleştirip ayağa kalktım. Bizim kalktığımızı görünce masamızda kavalyesi olan hemen hemen herkes ayaklanmıştı.
Oğlanın elinden tutarak yanı sıra çiftlerin yavaşça vals yaptığı piste doğru yürüdüm. Canlı orkestra, kemanları ile mükemmel bir işitsel ziyafet sunarak, eşsiz bir şarkı çalıyordu.
Hâlâ birlikte duran elimizi havaya kaldırdık, Poyraz elini belime yerleştirdi, bense onun omzuna. Belimdeki o sinir bozucu tik yüzünden hemen huylanmıştım. Çaktırmamak için direkt dönüş yaptığımda, o da saniyesinde bana uyum sağlayarak döndü. Adımlarımız uyum içerisindeydi, olacağını hiç düşünmediğim, beklemediğim bir uyum. Belki de iki insanın birbirine uyması, en beklenmedik yerlerde ortaya çıkan bir hadiseydi. Parmaklarımı öyle nazik tutuyordu ki, bunun Poyraz olduğuna inanmak zordu. Gerçi, istediğinde ne kadar nazik olabildiğini görmüştüm o parmakların.
“Dans etmesini biliyorsun. Sofra adabını biliyorsun. Topukluyla yürürken düşmedin. Nereden biliyorsun bunları?” Poyraz dönerken bana meraklı bir ifadeyle bakarak sordu.
“Ben bir soruyu cevaplarsam, sende bir sorumu cevaplayacaksın mavili?” Midem bir şeyler keşfetmenin düşüncesinin bile getirebildiği bir kıvançla kasıldı. O kadar heyecanlanmıştım ki, dönerken düşecek gibi olmuştum. Neyse ki Poyraz’ın eli beni sıkıca tutuyordu.
“Tamam,” dedi Poyraz omuz silkerek. Zarafetle sallanırken, sorabileceğim her soruya verecek bir cevabı olduğunu düşünür gibi kafasını salladı.
Boğazımı temizledikten sonra, kendimle ilgili konuyu hemen geçip onunla ilgili olan kısma gelebilmek için son hız konuştum. “Babam iş adamıdır. Böyle davetlere, partilere, kokteyllere çok alışığım.”
Poyraz birden gülmeye başladı. “Ne hızlı konuştun,” dedi dalga geçerek.
“Ya boş ver onu oluyor arada.” Kaşlarımı çatıp ona baktım. Daha sonra ise fırsat kaçmadan merak ettiğim şeyi sorabilmek için kafamı toplamak adına iki yana sallayıp kendime geldim. “Tamam,” dedim iyice meraklanırken.
“Şimdi ben soruyorum. Şu, sizin işler... O işler tam olarak ne?”
Poyraz’ın gözleri kararırken gülümsemesi soldu. Bunu soracağımı tahmin etmemiş ya da istememiş gibi görünüyordu. Mavi gözleri, bana güvenip güvenemeyeceğini tartar gibi üstümde dolaşmış, bir kere daha ruhumdan içeriyi gördüğünü hissetmeme sebep olmuştu. Hayatımda ilk defa, bu kadar özel bakan bir insan görüyordum. Sana sadece bakan değil, benliğinin gizli saklı köşelerini ortaya çıkartan bakışlar. Onlardan kaçırabileceğin bir şey yokmuş gibi hissettiren…
Oğlan ciğerlerine büyük bir nefes doldurdu. Konuştuğunda ses tonu öncesine göre çok daha kalın, çok daha derindi. “Öğrenmek istediğinden emin misin?” diye sordu.
Ne yapıyor olabilirdi ki? Sanki öğrenince kaçıp gitmemi, ya da ondan uzaklaşmamı bekliyor gibiydi. Onun ruh hali yüzünden, ben de o konuştuktan sonra kaçıp gidecekmişim gibi hissetmiştim. Fakat neden öyle bir şey olmalıydı ki? Bence kuruntu yapıyordu. O yüzden kendimden emin bir şekilde kafamı yukarı aşağı salladım
Havada birleşik duran ellerimizi ayırıp diğer elini de belime koyduktan sonra beni kendine doğru çekti. Doğal olarak, başka yer olmadığı için ellerimi boynunda birleştirdim. Şimdi çok yakınımda duruyordu, hafifçe sallanırken dizlerimiz birbirine değiyordu. Parfümünün ağır, tuhaf bir şekilde heyecan veren kokusu, burnuma doluyordu. Sonra hafifçe eğilip, kimsenin duymaması gereken bir şeyler söyleyecek gibi kulağıma doğru yaklaştı.
“Yasadışı işler. Yer altı suç örgütüne üyeyim, çocukluğumdan beri. Çocukluğumdan beri dövüş üzerine eğitiliyorum. Bugüne kadar çok şey çaldım, kırdım, incittim, uyuşturucu satıcılığı yaptım, pek çok kere polisle başım belaya girdi. Daha fazla duymak istiyor musun?” dediğinde, dans etmeyi falan unutup duvara çarpmış gibi durdum. O da durmuştu.
“Ne satıcılığı?” Gözlerimi kırpıştırıp mavi gözlerine tuhaf tuhaf baktım. Kelimeleri şu anda tam olarak beynime giriyor, algılanıyor değildi. Ardından Poyraz mırıldandı. “Uyuşturucu.” Poyraz’ın boynunda kenetli ellerim çözüldü, hafifçe aşağı kaydı ve elim beline değdiğinde, oraya ustaca gizlenmiş, dışarıdan belli olmayan bir sertlik hissettim. Düşündüğüm şey değildi herhalde?
Gözlerimi Poyraz’dan kaçırıp yere baktım. Bu yeni bilginin ışığında, ona bakmak zor gelmişti. “Silah mı o?” diye sordum hafifçe kekeleyerek.
“Evet,” dediğinde sesi tok, kalın ve ruhsuzdu. Hiçbir duygu barındırmıyor, hiçbir tepki vermiyordu.
Bense kafamı eğdiğim yerden hâlâ kaldıramadan, sessizce konuştum.
“Gitsem iyi olur.”