İçeriğe geç

Devrim (Erkek Lisesinde Tek Kız)

Bölüm 7 · 10 dk okuma

Devrim (Erkek Lisesinde Tek Kız)

Bölüm 7

7. Bölüm

Poyraz duvarın önünde diz çöktü. Diz çökünce bile, 1,50 olan arkadaşım Pınar’la kapışabilecek boydaydı. Duvar ise sıradan, taştan yapılma bir duvardı. Poyraz yumruğunu kaldırdı ve anlamadığım şekilde duvarı tıklattı. Az sonra beni havaya sıçratarak duvarın arkasından bir ses geldi. “Parola?

“Bomonti,” dedi Poyraz, sonra duvar açıldı. Bir duvar tam olarak nasıl açılabilirdi? Görünüşe göre bir insanın kafasını eğerek sığabileceği büyüklükte dikdörtgen bir parçası, otomatik olarak kalkıyor ve sol tarafa çekilebiliyordu. Benim duvar sandığım yer aslında bir kapaktı ve dışarıdan hiç belli olmuyordu.

Kapağı içeriden açan adam Poyraz’la selamlaşıp uzaklaştı. Poyraz bana bakıp, “Gel,” dedi. Tepkim komiğine gitmiş gibi hafifçe sırıtıyordu. Poyraz sonunda 1,90 olduğuna karar verdiğim boyu ile eğilerek zar zor içeri geçti. Arkasından bir an için boş boş baktıktan sonra peşinden gittim. Önümde yeraltına uzanan merdivenler vardı. Bu olay gittikçe ilginçleşiyordu.

Yine taştan yapılmış, yer yer dizilmiş turuncu ışıklarla aydınlanan merdivenlerden Poyraz’ın siyah kafasını takip ederek indim. Son merdivende ayağım takıldığında kollarımı sallayarak öne doğru düşmeye giriştim. Poyraz hızla bana döndü ve yere düşmeden önce kolumdan yakalayıp doğrulttu. Gerçekten gına gelmiş gibi bir ifade vardı suratında. “Bir işi de düzgün yapamaz mısın?” dediğinde ters ters, elinden kolumu çekerek kurtuldum ve ona burnumu kıvırdım.

Sağıma soluma baktığımda, merdivenlerin bir bara açıldığını olduğunu gördüm. Ama daha önce gittiğim barlar gibi değildi burası. Arka planda kışkırtıcı bir müzik çalıyor, işadamları olabilecek takım elbiseli insanlar kadeh tokuşturup kahkaha atıyor, sağda solda neredeyse bir şey giymemiş kızlar yürüyor ve masalarla ilgileniyorlardı. Ben birbirlerinin içine düşerek öpüşen çifte şoke olmuş halde bakarken, Poyraz beni kolumdan tutup sürüklemeye başladı. Bar kısmının önüne geldiğimizde ise, beni içeri götürüp barmenin yanına soktu.

“Tarık, bu benimki, sana emanet,” dedi düz bir sesle. Uzun saçları arkadan bağlı olan Tarık kafasını sallayıp bana bir sandalye çekti. Sessizce sandalyeye oturdum ve ‘benimki’ kelimesini düşünerek Tarık’ın siparişleri hazırlamasını izledim. Barın önünde bekleyen herkesin içkilerini verdikten sonra bir sandalye çekerek karşıma oturdu. “Ne zamandır berabersiniz Poyraz’la?” diye sordu. Yavaş, tane tane bir konuşması ve uyuşuk bir görüntüsü vardı.

“Ben... Aaa...” Ne zamandır mı beraberdik? İçimden fışkıran gülme isteğine inatla karşı koydum. Ne zamandır beraberdik, ben okula başladığımdan beri? “Tam olarak kırk beş gün,” dedim havadaki aşırı sigara dumanı yüzünden öksürerek. Dumanın içinde bir köşede kaybolsam kimse beni bulamadan bir-iki saat geçirebilirdim

“Gün mü tuttun? Çok tatlı,” deyip güldü Tarık. İçimden bir şeyler ona şiddetle karşı çıkmak ve Poyraz adı verilen yaratığın herhangi birisiyle ilişki yaşayabilecek kapasitede olmadığını söylemek istiyordu. Onun yerine susmayı tercih ettim.

“Şaşırdım,” dedi barmen oturduğu yerde gerinirken.

“Neden?” diyerek kaşlarımı çattım.

“Yani, onu minik bir oğlan çocuğu olduğu zamandan beri tanıyorum. Hiç bir ayı geçen ilişkisi olmamıştı da…”

“Neden?” diyerek ona garip garip baktım.

“Şimdiye kadar fark etmedin mi?” diye sordu Tarık gülerek. Yan tarafa doğru sarkıp düşük alkollü bir bira aldı ve bir tane de bana uzattı. Omuz silkerek bir yudum aldım. Alkolle pek aram yoktu ama hiç içmemiş de değildim.

Yudumumu bitirip biranın neden olduğu geğirme isteğime başarıyla engel olduktan sonra, “Neyi fark etmedim mi?” Gözlerim az önce birbirlerinin suratını kemiren çiftteydi. Mekândan çıkmak için merdivenleri tırmanırken bile adamın eli kadının poposundaydı ve hâlâ öpüşüyorlardı. Tamam, daha önce de öpüşen insanlar görmüştüm ama hiç birbirinin suratını yiyen insanlar görmemiştim.

“Yani, peşinde çok kız var. Kıskanıyor olmalısın. Ama bu hep böyleydi, takılma. Poyraz alışıktır. Hem yakışıklı, hem prestijli, o yüzden seni görene kadar her kıza en fazla iki gün derdim.” Tarık benim bir yudum aldığım birayı yarılayarak içti.

“Prestijli mi?” diye sordum ağzım aşağı doğru sarkarken.

O sırada birisi tekila siparişi vermişti, Tarık shot bardaklarına acı sıvıyı doldururken dalgın dalgın konuştu. “Prestijli tabii. Ömer Baba’nın sağ kolu olmak kolay bir şey değil, o pozisyona gösterdiği başarılarla geldi. Ömer Baba kardeşi gibi sever onu. Ölen kardeşine çok benziyor Poyraz, anlarsın ya.” Bardakların üzerine minik limon dilimleri yerleştiriyordu. “Ömer Baba bizim işlerde en büyük isimlerden birisi, haliyle Poyraz da prestijli oldukça.”

Kaşlarımı çattım, gözlerimden birisi seğirmeye başlamıştı. Prestij? Sağ kol? Ölen kardeş? Ömer Baba? En büyük isim? Beynim için haddinden hızlı verilmiş bilgilerdi bunlar.

“Sizin iş?” diye sordum mantıklı bir cümle kurabildiğime sevinerek. Ama Tarık cevap vermedi, yine işine yoğunlaşmış, oradan oraya koşturuyordu. Benimse tuvaletim gelmişti, sabahtan beri tutuyordum ve mesanem bu tempoyu daha fazla kaldıramayacaktı. Ayağa kalkıp bar bölümünden çıkarak tuvaleti aramaya başladım, sağa sola bakındıktan sonra koyu kahverengi bir kapıyı ittirdim ama hemen kendime doğru çektim, çünkü içeride birileri konuşuyordu.

“Neredeyse her şey tamam, yalnız adamın kızını safımıza çekmek şart. İş sana düşüyor yakışıklı,” dedi babamdan tanıdığım o hırıltıya sahip, yıllarca içilen sigara ile derinleşmiş bir ses.

Tam arkamı dönüp gidecektim ki elim kapı kolundayken başka bir ses duyunca olduğum yerde kaldım. “Tabii, oldu bil. Bilgilerini mesaj atarsın. Diğer olayı ne yapacağız?” dedi Poyraz’ın kalın sesi.

“Yarın akşam uygun bence.” Diğer ses hızlı hızlı konuşuyordu. “2 gibi okuldan çık, eski hurdalıkta buluşalım, kimseye görünme,” dedi. Poyraz’ın kafa salladığını sanki hissetmiştim.

Ayak sesleri kapının önüne gelmeye başladı ve koşarak bara geri döndüm. Tarık yoğunluktan gittiğimi bile fark etmemişti. Eski yerime nefes nefese oturdum. Az sonra Poyraz geldi, beni tekrar kolumdan tutup peşinde bardan dışarı çıkardı. Nefes nefese, korkmuş bir halde geri kapanan kapağa, dümdüz görünen duvara ve Poyraz’a baktım.

Merak ettiklerimi bir bir sormak üzere ağzım açıldı. Poyraz bunu hissetmiş gibi bana yaklaştı ve işaret parmağını dudağımın üzerine koydu. “Soru sormak yok,” dedi ve arkasını dönüp yine hızlı hızlı yürüdü.

5 KASIM

“Poyraz Çağan!” Edebiyatçı oturduğu sırasında, çayını İngiliz kraliyet ailesinin asil bir ferdi gibi tutarak yudumlarken, gözlüğünün üstünden listeye baktı. Bu edebiyat dersinde bize kendi şiirlerini okuyan, aruz ölçüsünü bizzat yazdığı ‘Tencere’ adlı şiirden öğrendiğim, suratı maske olarak takılabilen burunlu gözlüklere benzeyen, pala bıyıklı arıza hocaydı.

“Poyraz Çağan!” dedi sınıfta minik karıncalara benzeyen gözlerini dolaştırarak.

“Hocam kaçtı!” Ön sıradan Adil hocaya seslenmişti.

Tombik edebiyatçı Poyraz’ın numarasını yoklama kâğıdına yazdı ve listeye devam etti. “Esen Demir!”

“Burada!”

Kolumdaki saate baktım, saat 1:30’u gösteriyordu.

“Devrim Altun!”

Acaba neredeydi? Ne işler çeviriyordu? Zaten ne işler çeviriyordu sorusuna bir süredir en basitinden olsa bile bir cevap arıyordum. Aklımda sayısız senaryo kursam da her biri diğerinden imkânsızdı. En son, Poyraz’ın Ömer Baba’ya bağlı çalışan erotik bir dansçı olduğuna karar vermiştim. Sıramda gergin gergin sallanırken düşündüğüm şeye gülümsedim. O ağır çocuk ve fileli çoraplar… Hayır…

Bileğimdeki gümüş rengi, annemin hediyesi olan saate yeniden baktıktan sonra sınıfta gözlerimi gezdirdim. Nerde olabilirdi? Ne demişti o adam? Saat ikide hurdalıkta ol. Hurdalık neredeyse oraya gidiyor olmalıydı herhalde. Hurdalık bir kod ad mıydı acaba? Hurdalık nasıl bir yer olabilirdi ki? Araba hurdalığı mıydı? Beyaz eşya mı? Metal kaçakçılığı mı yapıyordu? İnşaatlardan demir mi çalıp satıyordu?

“Devrim Altun!”

“Hocam burada, burada!” Selim, hocaya seslenip kafama silgi atınca daldığım düşüncelerimden uyandım. Sınıftan birkaç kişi garip garip bana bakıyordu. Mert gözlerimin önünde elini sallıyordu. Hocanın kaçıncı kez adımı seslendiğini bile bilmiyordum. Hızla, “Buradayım,” dedim bana bakan herkese saçma bir gülümsemeyle karşılık vererek. Sonra kafamı eğip, düşüncelerime geri döndüm.

Poyraz’ın nerede olduğunu, şu an ne iş çevirdiğini öğrenmek için can atıyordum. İçimdeki meraklı minik Devrim’e lanet okudum. O bar gibi yerden döndükten sonra, bütün gece uyanık kalmıştı mavi gözlü buz çocuk. Sabaha kadar birileriyle mesajlaşmıştı. Sabahın dördünde göbeğimi kaşıyarak uyandığımda bile hâlâ telefonunun ışığı suratına parlıyordu. Şimdiyse ortalıkta yoktu. Ben de meraktan kuduruyordum.

İçimdeki minik Devrim, ‘Hadi gidelim hadi bulalım,’ diye fısıldamaya devam ettikçe daha fazla dayanamadım. Kaçtığı şeytanlar midesinde yaşayınca insan onlardan pek de uzaklaşamıyordu.

“Hocam lavaboya gidiyorum,” diyerek ayağa kalktım. Normalde asla öğrencileri lavaboya göndermeyen, tabiri caizse sıranızda altınıza işeyin modundaki edebiyatçı tabii ki kız olduğumdan bana bir şey demedi. Sınıftan çıkarken montumu askıdan alsam mı almasam mı diye düşündüm ama okulun içi zaten sıcakken tuvalete montla gitmek çok dikkat çekerdi herhalde. Almamaya karar verdim. Sınıftan sakin sakin çıkıp hemen koşmaya başladım, dün kaybolduğum, Poyraz’la karşılaştığım sokağa doğru.

***

Kollarımı ovuşturarak sokağın ortasında dikildim. Üstümde bej rengi incecik bir bluz, altımda siyah bir pantolon vardı. Hava bugün o kadar soğuktu ki nefesimi verirken duman çıktığını görebiliyordum. Benim burada ne işim vardı? Harbiden, bir merakla buraya kadar gelmiş miydim? Hepsi minik Devrim’in suçuydu! Ona söve söve geldiğim yoldan geri dönmeye başladım.

“Hey! Poyraz’ınki!” Birinin bana seslendiğini duyunca lanet okuyarak ona döndüm. Önümde dikilen kişi geçen gün tanıştığım, uzun atkuyruklu barmen Tarık’tı.

“Aa selam,” dedim şüpheli görünmemeyi umarak ama heyecandan sesim titremişti. Bir şey çakmamış görünen Tarık ise her zamanki gibi gülümsüyordu.

“Sana da. Niye geldin buraya tek başına? Poyraz’ı mı arıyorsun?”

“Ben, şey...” diye kekeledim.

Tarık elinin tersiyle yanağıma dokundu. “Donmuşsun sen,” dedi, sonra ben bir şey diyemeden ceketini üstüme atıp beni de peşinden sürüklemeye başladı. Yine sürükleniyordum… Tarık beni bileğimden çekerek geçen gün geldiğim, açılan kapağının uzay mekiklerindekine benzediğini düşündüğüm barın olduğu sokağa soktu.

“Bizim mekânda otur biraz, ısınırsın,” dedi kendine has yavaş yavaş tarzıyla. “Poyraz nerede bilmiyorum, o gelince dönersiniz beraber.”

“Ya çok teşekkür ederim ama-” diye başladığım cümlemi süratle kesti.

“Eminim seni görünce sevinir haylaz.” Tarık kendi kendine konuşuyordu sanki. Yalnız içten içe o haylazın beni gördüğüne sevineceğini hiç sanmıyordum. Herhalde koca bardaki insanlar arasında, üstsüz kızlar da dahil, beni gördüğüne en az sevinecek insan o haylazdı. Geçen gün beni buraya getirdiğindeki tavrı netti. Soru sorma, kurcalama, meraklanma, karışma, uzak dur. Şu an bu cümlelerin hepsini yok saymıştım, değil mi?

Tarık artık daha tanıdık görünen o dar sokakta ilerledi, sağa sola baktıktan sonra duvarı tıklattı, içeriden birisi, “Parola?” dedi ve sonra “Bomonti,” dendiğini duyunca kapak iç taraftan ittirilerek açıldı. Biz girdikten sonra da başında duran adam orayı geri kapatıp eski pürüzsüz haline getirdi. Yeraltına doğru inen merdivenleri takip edip loş ışıklı, bol sigara dumanlı bara girdik. Tam son merdivenden aşağı adımımı atacakken Tarık beni durdurdu.

“Gelme.” Bariz şekilde paniklemişti; küçük siyah gözleri kocaman olmuştu. “Geri dön sen. Ben Poyraz’ı yanına yollarım,” diyerek beni geri ittirmeye çalışırken sıkıntılı görünüyor, arkasına kaçamak bakışlar atıyordu.

“Ne oldu?” deyip bakmaya çalıştım ama Tarık önümü kapattı. Sonra ani bir manevra yaparak yanından sıyrıldım ve benden saklamaya çalıştığı şeyi gördüm. Poyraz barın önündeki taburelerde oturuyordu, yanında da bir kız vardı. Ellerinden birisi kızın bacağının üstündeydi, kafasını eğmiş kızın anlattıklarını dinliyordu.

Hemen yanımdaki Tarık herhalde tepkimden korkup sıvışmıştı. Gördüğüm en güzel manzara olmasa da bir tepki verecek halim yoktu. Sadece arkalarından ışıklar parlayıp saçlarını aydınlatırken Poyraz’ın kız ile ilgili ilgili konuşmasını izliyordum. O sırada Poyraz varlığımı hissetmiş gibi kafasını çevirdi ve beni gördü. Bir anda yüzü sertleşti. Kıza parmağıyla bir saniye işareti yaptığını gördükten sonra, arkamı dönüp merdivenlerden yukarı çıkmaya çalıştım. Kapak çok uzak değildi. Yapabilirdim. Başarabilirdim.

Ama başaramamıştım. Her zaman ışık hızında hareket eden Poyraz iki saniye sonra dibimde bitmiş, beni sürükleyerek barın bir köşesine çekmişti. Ben dumandan dolayı öksürürken kötü kötü gözlerime baktı.

“Beni takip etmişsin,” dedi mavi gözlerini cildimde yaralar açarmış gibi üstümde dolaştırarak.

Zorlukta yutkundum. Aklıma gelen ilk cümleyi söylemeye başladım. “Aslında etmed-”

“Ettin.” Poyraz’ın sadede varmayan cümlelerimi dinlemeye şu an sabrı yokmuş gibiydi. Belli ki beyefendi iş üstündeydi ve onu fazlasıyla rahatsız etmiştim.

Burnumu kırıştırıp kafamı iki yana salladım. Yine de olumlu sayılabilecek bir ifadem vardı. Her şeyi tatlıya bağlayabilirdik. “Belki ettim sayılabilir,” dedim mahcup bir sesle.

“Neden?” diye sordu kollarını birleştirerek. Görüntüsü git gide daha da kararıyor, aksi kimliğinin sisi etrafımızı çevrelemeye başlıyordu.

Derince bir nefes aldım. “Sabaha kadar mesajlaştın, ne iş çeviriyorsun merak ettim,” dedim. Sonra devam etmemem gerektiğini bilsem de arkadaki kıza istemsizce imalı bir bakış atıp, “Öğrendim de işte,” diye ekledim.

Poyraz’ın yüzü öyle sertleşti ki karşımda sinirlenince korkunç birine dönüşen bir insan olduğundan net bir şekilde emin oldum. Mavi bakışları bir şekilde ruhumun içine işleyip küçük bir kız çocuğu gibi hissetmeme sebep oluyordu. Sanki içimi görüyordu. Sanki bir büyüğümü kızdıracak yanlış bir şey yapmıştım da ceza alacaktım. Hissettiğim duygu böyleydi.

“Aklında tutman gereken şeylerden birisi,” dedi bana doğru bir adım atarak. Şimdi baharatlı parfümünün kokusunu alabileceğim kadar yakınımda duruyor, bana uzun boyuyla fiilen yukarıdan bakıyordu. “Asla işlerime burnunu sokma Devrim,” dedi derin bir sesle.

“Öyle bir niyetim-”

“Kes şunu,” dedi birden sesini yükseltip ve boğazımda düğümlenen kelimelerle ona bakakaldım. Kaşlarım çatılmış, dudaklarım aralık kalmıştı. Böyle ciddi bir tepki beklemiş miydim? Hayır. Basit bir merakla gelmiştim buraya. Sadece gitmemi rica etmesi yeterli olurdu. Ahh, tabii, o böyle insancıl davranışlardan mahrum, başka dünyaya ait bir yabancıydı değil mi?

“Çık.” Sinirle gözlerini kapatıp açmıştı Poyraz. “Odadan. Sabaha kadar mesajlaşmayan bir oda arkadaşı bul. Her şeye burnunu sokan bir köstebekle devam edemem,” dedi. Ses tonu sertti. Duruşu katıydı. “Git şimdi buradan,” diye ekledi tehditkâr bir şekilde kalkan kaşıyla.

Ona kırgın bir yüz ifadesi ve söylemediğim için üstümde ağırlık yapan kelimelerle baktım. Bazı insanlara bazı kelimeleri söylemeye değmezdi işte. Bazen en büyük bağırtı, sadece susmaktı. Gözleriyle de konuşabilirdi insan ve ben ona yeşil gözlerimde, normalde olmayan bir soğuklukla bakarken beni anladığını biliyordum. Çoğu zaman bakışlarımı anladığını bildiğim birisiydi.

Üzerimden Tarık’ın ceketini tek hamlede çıkarıp Poyraz’ın eline tutuşturdum, sonra merdivenleri göz açıp kapayana kadar tırmandım. Adam benim için kapağı açtıktan sonra, kendimi dışarı atıp serin havanın hızla akmaya başlayan gözyaşlarımı yalamasına izin verdim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.