İçeriğe geç

Devrim (Erkek Lisesinde Tek Kız)

Bölüm 6 · 14 dk okuma

Devrim (Erkek Lisesinde Tek Kız)

Bölüm 6

26 EKİM

“Yemeeek, yemeeeek.” Kendi kendime mırıldanarak yemekhaneye doğru koşturdum. İçimdeki küçük aç ‘Hehehe!’ diye gülüyordu.

Yemekhaneye ilk girdiğimde, kapının önünde beni gören varlığımdan habersiz 12. sınıflar ve 10 ile 9. sınıflar yemek yemeyi bırakıp bana tip tip baktığından beri, yemeğimi arka kapıdan paketle alıyor, odamda ya da okulun en sevdiğim yeri olan arka bahçedeki ağaçların gizlediği bankların altında yiyordum. Ama bir ay geçtikten sonra, pekâlâ her şeye alışmıştım.

Tepsimi almak için karoların üzerinde kendimden emin adımlarla yürüyüp sıraya girerken, ilgi üstümdeydi. Daha önce beni görmemiş olan büyük sınıflar kendi aralarında konuşarak beni gösteriyordu. Ortamda yüksek bir uğultu olmasına karşın, bazı konuşmalarını rahatça seçebiliyordum.

“Ciddi ciddi kız gelmiş…”

“Abi mezun olacağımız sene okula kız kaydoluyor, şansıma tüküreyim.”

“Bir şey diyeyim mi kanka, güzel kız, gideri var…”

“Ne işi var burada?”

Fazlasıyla rahatsız edici olmasına karşın aldırmayarak sırada ilerledim ve çatal kaşık alıp tepsime koydum. Kimse görmeden beş tane ekmek alıp tepsime attım. Zayıf kalmakmış, giderim olmasıymış, hiç umurumda değildi… O kadar açtım ki bugün şu konuşan oğlanları da hiç takamayacaktım.

Tam ben tepsimi alırken, birisi arkamdan burnu saçlarıma girecek kadar yaklaşıp, “Beraber yiyelim mi?” dedi. Kafamı çevirince sarı saçlı, gri gözlü oğlanla karşılaştığım gibi kalbim teklemeye başladı.

“Sen! Alp değil mi?!” dedim heyecanla. Elimde tuttuğum tepsi heyecandan zangır zangır titriyordu. Alp mütevazı bir gülümsemeyle sallanan tepsimi tuttu.

“O zaman bunu evet kabul ediyoruz,” dedi tepsiye bakarak, kan hücrelerimin hepsi yanaklarıma hücum etmişti. Ayrıca az önce bana bakan herkes, şimdi kıskançlıkla Alp’e bakıyordu. “Evet, ben Alp.” O parlak gülümsemesinden attı ve yemeklerimizi alıp bir masaya oturduk. Bir süre havadan sudan sohbet ettikten ve onun 11/E’de olduğunu öğrendikten sonra, “Sen nasıl düştün bu okula?” diye sordu.

“Ben… “ dedim içimi çekerek. Ağzıma bir kaşık pilav attıktan çok sonra bu kadar tatlı bir varlığın önünde biraz kızsı olabilmek aklıma geldi. Pilavı tek hamlede yutmaya çalışıp boğulma krizi geçirdiğimde Alp bana su uzattı ve ben suyu yudumlarken kahkaha attı. “Nakil hatası,” dedim sonunda konuşabildiğimde. “Küçük bir şanssızlık oldu…”

“Şans görecelidir,” dedi suyunu içerken bardağının üstünden gri gözleriyle bana bakarak. “Kiminin şanssızlığı, kiminin şansı.” Utangaç bir şekilde gülümsedi. Doğru anladığımdan emin olmasam da kalbimde atlı yarışları yapılmaya başlamış tarzı bir heyecan oluşmuştu.

“Unutmadan,” dedi sanki konuyu hızla değiştirmek istemiş gibi. Cebinden bir senedir kullandığım ve sağı solu yırtılsa da Nilay’la beraber aldığımız için değiştirmediğim pembe kaplı telefonumu çıkartıp uzattı. “Vermeyi unutmuşum.” Cem bana taciz ettiği gece telefonumu almıştı, bense gidip ona sormayı aklımın ucundan bile geçirmemiştim. Alp’in bana uzattığı telefonu alırken yeni almış gibi gülümsedim.

“Teşekkür ederim!” diye bağırdım parıldayan gözlerle.

“Vermeyi unutmuşum,” dedi omuz silkerek. “Ya da belki de konuşmak için bahane olsun diye saklamışımdır.”

‘Devrim,’ dedi içimdeki minik Devrim bana dolu gözlerle bakarak. Her zamanki alaycı yorumlarından birisini beklesem de burnunu peçeteyle silerken ekledi: ‘Aferin kızım.’

Alp’in yorumunun sıradan bir şey olabileceği gerçeğini aklımda tutmaya çalışarak heyecanlanmamaya çalıştım. Konuyu değiştirmek için bir şey söyleme gereği hissettim. Ben bu flört etmek falan tarzı işlerde diğer kızlar gibi iyi değildim. O yüzden, “Bir şey sormak istiyorum,” diye attım ortaya. “Cem’i döven sen miydin?” Merakla gözlerine baktım. Alp kafasını evet anlamında salladı.

“Şey, ee, teşekkürler,” dedim. “Ama nereden haberin oldu?”

“Odam Poyraz ve seninkiyle aynı koridorda. Ben seni birkaç defa gördüm ama sen cidden hiç etrafına bakmıyorsun,” dedi.

Konuşurken o kadar şeker görünüyordu ki, kafamda onu acı sosa batırıp yeme hayalleri kurmaya başlamıştım, çünkü şekerliğini ancak acı sos dengelerdi herhalde. “Cem denen o çocuğu seni götürürken gördüm, yardım etmeye geliyordum ama oda arkadaşın girdi, sonra da Cem çıktı zaten. Ben de köşede sıkıştırıp dövdüm,” dedi gayet günlük bir olaydan bahseder gibi.

“Çok teşekkür ederim,” dedim duygulanmış bir şekilde. “Benden özür diledi.”

“Evet, onu yapmasını yumuşak bir şekilde tembihlemiştim.” Gözleri sevimli bir şekilde kısılarak tebessüm etti. “Yerimde kim olsa sana yardım ederdi,” diyerek kafasını ciddi ciddi salladı.

İçimden hayır, diye geçirdim, kim olsa yapmazdı. Bazen en çok güvendiklerin, seni koruyup kollamalarını en çok istediğin insanlar bile, ihtiyacın olduğunda arkalarına bakmadan ilk gidenler olurdu. O yüzden hiç tanımadığın bir yabancıya yardım edebilmek, sadece çok büyük bir kalbe sahip insanların yapabileceği bir şeydi.

“Öyle değil aslın-” diye başladığım cümlem, omzumdan aşağı vıcık vıcık, kırmızı bir şeyin akmasıyla sonlandı. Spagettiydi. Kafamı kaldırıp baktığımda, gördüğüm manzara karşısında sinirlerim bozuk bir yay gibi yukarı ve biraz daha yukarı oynadı. Poyraz, tepsisiyle yanı başımda durmuş sırıtıyordu.

“Pardon, ayağım takıldı,” dedi ve ayaklandığımı görünce tepsisini masalardan birisinin üstüne atıp koşmaya başladı.

“Seni yakalarsam!” diye bağırdım artık kimin dinlediğini, kimin baktığını önemsemeyerek. “Hile bu! Habersizken saldırmak ha!” Poyraz’ın peşinden koşarken bir an arkama dönüp baktım ve Alp’in kıkırdadığını gördüm. Sonra Poyraz’ın siyah saçlarını yolup devasa bir çanta yapma hayalinin gücüyle depar attım.

30 EKİM

Tüm hafta boyunca iple çektiğim şey, yarış kulübünün toplantısı sonunda bu akşamdı. Fizik kitabında termometreyle ilgili yere yarış arabası çizdiğimi fark edince akan salyalarımı silip toparlandım. İyi ki Yıldız Koleji’ne gelmişim dedirten yegâne şey, bu kulübün varlığıydı. Eski okulumda böyle bir şey olmadığı için sürekli sokaklarda sürtmüş, nerede bulduysam kimi bulduysam onunla yarışmıştım.

Araba sevdam küçüklüğümden gelirdi. Akülü arabam ve siyah güneş gözlüklerimle saatte 1 km hızla giderken kendimi Hızlı ve Öfkeli serisindekiler kadar havalı hissederken çekilen rezil fotoğraflarım bile vardı. Annem eve gelenlere göstermeye bayıldığı ve bazen bağıra bağıra içeri girmekte geç kaldığımda günlerce alay konusu olmama yol açan bir albüme sahipti.

“Dağılabilirsiniz!” diyen öğretmenin sesini duyduğum gibi sandalyemi gürültüyle iterek ayağa fırladım. Birkaç kişi bana tip tip baktıysa da pek umursamadılar. Açıkçası, bu sınıfta, normal olduğunu söyleyebileceğim bir insan evladı bile yoktu. Herkes birbirinden tuhaftı ve hepsi de buna alışmıştı.

Ders bittiğinde ışık hızıyla toparlandım ve bizim sınıftan yarış kulübüne gidenlerin peşine takıldım. Bizim sınıftan tam olarak beş kişi yarış kulübündeydi. Sınıftakilerle beraber okuldan çıkıp bir süre yürüdükten sonra, yarış pistinin toprak olan arazisine gelmiştik ve büyük spot ışıklarını ileriden görebiliyorduk.

Mert, Poyraz, Tuğrul ve Efe ile beraber yürürken her zamanki gibi heyecandan kuduruyordum.

“Yalnız Devrim kanka sen niye yarış kulübüne yazıldın?” diye sordu Tuğrul bana dönüp. Herkes onunla beraber dönüp bana bakmıştı.

Kaşlarımı çatıp, “Ne demek istiyorsun?” diye sordum.

“Yani sen kızsın, arabalarla ne işin olur? Araba sürmeyi bile bilmiyorsundur ki.”

Ona, süper starların bile yapamayacağı kadar kibirli bir ifade ile baktım. Kızım diye erkek cinsine ‘mal edilmiş’ şeyleri yapamayacağımı mı iddia ediyordu? Saçımı omzundan arkaya savurup, “Hıh!” dedim sadece ve diğer tarafa döndüm. Poyraz hepimizden nefret ediyormuş gibi görünerek kenarda yürümeye devam ederken, Efe ile Mert tepkim yüzünden Tuğrul’la uğraşmaya başlamıştı.

Biraz daha yürüdükten sonra, pist görüş alanımıza girebilmişti. Baktığım ilk anda Alp’i fark etmiştim. Sanki skoru gösteren panoda kocaman Alp yazıyordu da onu işaret eden bir ok vardı, çünkü onu anında görmüştüm. Bol siyah ceketini, dar pantolonunu giymiş ve kendisi gibi uzun ince ama sağlam görünüşlü lacivert bir arabaya yaslanmıştı. Çocuk zaten başlı başına bu kadar yakışıklıyken bir de yarış arabasının bende uyandırdığı etkiyle birleşince tam bir yıkıma dönüşmüştü.

Uzun parmakları sarı saçlarını geriye doğru tararken nefesi neremden aldığımı unuttum. Hatta yavaşlayıp grubun gerisinde kaldığımı bile kendini vaftiz ağabeyim ilan eden Mert, “Devreeeğm,” diyerek kolumdan çekiştirince fark ettim. Nedenini bilmediğim şekilde insanlar beni devamlı oraya buraya sürüklüyordu.

Arabaların ve kulüptekilerin toplandığı alana doğru yürürken, tam spot ışığının altına ulaştığımda Alp’le göz göze geldim. Dudakları hafif bir gülümsemeyle büküldü. Ben ona doğru adım adım ilerlerken gözlerini bir saniye bile kaçırmadı benden. Şey görünüyordu... Çocuğa fazla da yazmak istemiyordum ama… Nefes kesici?

Yanına yaklaştığımda ise direkt bana doğru büyük birkaç adım attı.

Kocaman sırıtışıyla, “Selam,” dedikten sonra yanımda durup koluna girmem için kolunu belli belirsiz bir hareketle uzattı. İçimdeki küçük Devrim sarsıntıyla zıplayarak dans ederken koluna girdim, beraber yürümeye başladık.

“Nasılsın?” dedi. Nasıl olacaktım, dünyanın yuvarlak olduğunu ya da Amerika kıtasını ben keşfetmiş gibi heyecanlıydım tabii ki.

“Çok iyiyim,” dedim içimdeki duyguları yansıtmamasına gayret ettiğim sakin bir sesle. “Sen nasılsın?” dedim.

“Şu an oldukça iyiyim,” diye cevapladı sorumu minik bir tebessüm katarak. Şu an kelimesini üzerine basarak söylemesi dikkatimi çekmiş, içimde bir şeyleri pırpır ettirmişti. “Sana araba kullanmayı öğretmemi ister misin?” diye sordu samimi bir sesle.

Bense bu sefer süper star suratıma engel olabilsem de yine ‘hıh’ladım. “Bence ben sana öğreteyim araba sürmeyi,” dedim kendinden emin bir sesle. Söylediğim hoşuna gitmiş gibi bir yüz ifadesiyle bakarak, “Hanımefendi, sanırım iddialısınız bu konuda,” dedi.

“Tabii iddialıyım, hepsinin tozunu attırırım orada,” deyip kaşlarımla büyük pisti, ortalıkta dolanan gençleri gösterdim. Alp kolumdan çıkıp karşımda dururken sırıtıyordu. Ona bakarken ben de gülümseyip “Ne?” diye sordum. Yüzünde eğlence bulmuş gibi bir ifade vardı. “Bana bir yarış lütfeder misin leydim?” dedi.

Normal bir kız olan tarafımın ‘leydim’ kelimesinin tatlılığını düşünmesi gerekirken, araba aşığı ayı Devrim olarak sadece ‘yarış’ kısmını duyabilmiştim. Hemen koşturup yan yana park edilmiş arabalardan beyaz olanına bindim. Alp de peşimden koşturup lacivert arabaya bindi.

Bir hareketlilik olduğunu fark eden kalabalık sohbet etmeyi bırakıp pistten çekilerek tribünlere doğru yürümeye başladı. Yolcu koltuğunda duran anahtarı aldım, sonra da kontağı takıp gururla çevirdim. Arabayı doğru düzgün çalıştırmama bile şaşıran kalabalıktan “Oooo” sesleri geldi. Alp’te lacivert arabayı yanıma çekti ve camını açtı.

“Tek tur dönüyoruz. Adil bir yarış olsun!” diye bağırdım camımı açarak.

“Nasıl istersen,” deyip tatlı bir gülümsemeyle karşılık verdi.

Panoda geri sayım başlamıştı. Parmaklarımla vitesi kavradım ve direksiyonu sıkıca tuttum, ayağımı gaza bastırmak için sabırsızlanıyordum. Yarışırken rüzgârın yüzümü okşayışını, saçlarımın dağılışını, o anda her şeyi büyük bir ustalıkla kontrol etmem gerekmesini, arabanın uçarcasına ilerlerken çıkardığı sesleri çok seviyordum. Yolun insana verdiği adrenalini bir an önce hissetmek istiyordum. Belki de adrenalin tutkunu falandım…

“3.” Tribünlerdeki herkes ekranla aynı anda bağırarak geri sayıma katılıyordu.

“2.” Milletin Devrim ve Alp diye bağırdığını duyabiliyordum. Her ne kadar oldukça sosyal bir insan olan Alp’in arkadaş çevresi çok geniş olsa da tatlım, ben okulun tek kızıydım sonuçta. Buradan mezun olacak olsaydım kendimden önceki vakalar gibi gazetelere bile çıkacaktım.

Kalabalığın gürültüsüyle beraber beklenen ses geldi.

“1!”

Vitesi attığım gibi gazı kökledim. İkimiz de büyük bir hızla fırlamıştık. Hiçbir şekilde benden geri kalmayan Alp’in oldukça başarılı olduğunu ve teknikleri bildiğini fark ettim. Ama şu an, sokakların bad boy’u Devrim ile teknik sahibi prens Alp karşı karşıyaydı. Sokak her zaman kazanırdı.

Bir süre başa baş gittik, ardından virajı dönerken onun önüne geçtim. Alp önüme kırmaya çalışsa da hiçbir şekilde müsaade etmiyordum. Sonunda bitiş çizgisini görünce gülümsemeye başladım. Basabildiğim kadar gaza bastım ve bitiş çizgisini ilk ben geçtim. Kapıyı tek hamlede açarak arabadan fırlayıp zıplamaya başladım. Bütün kulüp ayakta alkışlıyordu. Tribünden kel bir adam ise telaşlı telaşlı bana doğru koşuyordu.

“Bu fizik…” diye bağırıyordu koşarken. Gözlüğü suratında sol tarafa doğru kaymıştı. “Mükemmel, tek kelimeyle mükemmel.” Yanıma gelir gelmez elime yapışıp aceleyle sıktı. “Adım Ali Yılmaz. Antrenörüm,” dedi elimi yukarı aşağı hızla sallayıp beni korkuturken. “Sen mükemmel sürüyorsun. Fiziğin de o kadar uygun ki. Seni yarışlar için eğitmek isterim, eğitim grubuma katılmak ister misin?” dedi heyecanla.

“Ben…” dedim duyduklarıma inanabilmek için bir saniye bekledikten sonra. Sokak+teknik? Kim bilir ortaya neler çıkardı. Kulaklarıma varana kadar gülümsedim. “Çok isterim.”

3 KASIM

“Kaybolmadım.” Kendi kendime mırıldandım. “Kesinlikle kaybolmadım.”

Sağa sola bakınarak mantıklı düşünmeye çalıştım. “Kaybolmadım, mesela şu her gün gördüğüm tinerci.” Kendimi inandırmaya çalışarak yürüdüm. “Ve şu mini etekli kadın bana el sallıyor, yok, hareket çekiyormuş! Ayy, hayır o bir kadın da değilmiş!” İyiden iyiye tırsarak sokakta yukarı aşağı koşturdum.

“Vişne Sokak?” Yoldan geçen birilerine bir kere daha sorma çabam, suratıma tersçe bakılıp yanımdan yürüyüp gitmeleri ile sonuçlanmıştı.

Otobüsten yanlış durakta inmiştim, evet. Ama bir şehrin sadece üç-dört durak ile bu kadar değişmesi mümkün müydü? Taksi yoktu, otobüs durağı yoktu, hava da kararırken görebildiğim tek şey uçsuz bucaksız denizdi, o kadar. Birbirinden ürkünç görünen insanların hiçbirisi, nerede olduğumu ya da taksilerin yerini sorunca cevap vermeye dahi tenezzül etmiyordu.

En sonunda dar sokağın ortasında nefes nefese durup kendime acı gerçeği mırıldandım. “Kayboldum.” Telefonumun şarjının bittiğini biliyordum ama 50. kere kendi kendine açılır belki diye bakıp yerine koydum. Hayır, tabii ki açılmıyordu.

Beni takımına davet eden Ali antrenörün öğrencilerini çalıştırdığı yere gidecekken kaybolup kendimi burada bulmuştum. Benim gideceğim yerin önünde güler yüzlü bir güvenlik görevlisi bekliyor olmalıydı, şu an bulunduğum yerdeyse herhalde bir çeşit bar olan mekânın kapıları önünde devasa amcalar bellerinde silahlarla bana kötü kötü bakıyordu.

Hızla arkamı döndüm ve sokaktan aşağı yürüdüm. En sonunda yapacak hiçbir şey bulamayınca, merdivenlerin son basamağına oturup bir süre denize baktım. Batmakta olan güneş, denizin ışıl ışıl parlamasına sebep oluyor, esen hafif meltemle dalgalar birbirleriyle dostça bir yarışa giriyordu. İstanbul’dan asla eksik olmayan martılar havada uçuşuyor, gürültüler çıkartarak birbirlerinin peşi sıra uçuyorlardı.

Gözlerimi yola odakladım. Yapmayı sevdiğim bir şeyi yapıp, gelen geçeni seyretmeye ve hayatlarını tahmin etmeye çalıştım. Şu amca büyük paltosunun içinde muhtemelen bilmek istemediğim şeyler satıyordu. Şu aşırı makyajlı, eteğini de tişört ucu olarak yutturabilecek abla az çok tahmin ettiğim yere gidiyordu.

Ellerini montunun cebine sokmuş halde yürüyen birisi vardı. Kimsesiz görünüyordu. Tek başına bir uçurumun kenarında durmuş, onu aşağı çeken karanlıkla yalnız başına mücadele eder gibi. Sevilmeye değer ama dokunmaya korkulur birisi gibi. Attığı hafif ve hızlı adımlarla dünya umurunda değilmiş ama her şeye dikkat ediyormuş gibiydi. Kulağındaki kulaklıklar kimsenin saçma sapan konuşmalarını duymak istemediğini bağırıyordu. Bir de kapüşonundan görünen dağınık siyah saçları, şey gösteriyordu, onun…

“Poyraz!” Ayağa fırlayıp bağırdım, deli gibi kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum. Yok artık! Herhalde Tanrı bana gönderebileceği en saçma yardım meleğini göndermişti. Daha kötüsü olamazdı, yine de yardım yardımdı değil mi?

Poyraz kulaklıklarını çıkartıp bir saniye bana bıçak fırlatan gözleriyle baktıktan sonra gidecekmiş gibi göründü. Panikleyip elim ayağım birbirine dolanırken peşinden koşturup koluna yapıştım. “Poyraz dur, kayboldum bekle.” En sonunda koluna girip kendimi oraya kilitledim ve hızlı yürüyüşünün peşinde sürüklendim.

Nefesini vererek bana döndü. Duruşunda bir şeyler beni net bir şekilde reddettiğini belli ediyordu. Mavi gözleri alay etmek üzere olduğunu gösterircesine kısıldı. “Cici sevgiline söyle de alsın seni o zaman,” dedikten sonra geri önüne döndü. Bir saniye ne dediğini anlamaya çalışarak olduğum yerde kaldıktan sonra, uzaklaştığını fark edip arkasından koşturdum. “Kim cici sevgilim?” Onun büyük adımlarına yetişmek için yanında koşturarak sordum

“Alp miydi neydi…” Homurdanarak söylemişti. İçimden gözlerimi devirdim ama dışımdan yapmaya cesaret edemedim, çünkü şu an ona ihtiyacım vardı.

“Poyraz nerede olduğumuzu bilmiyorum, donmak üzereyim, telefonumun şarjı bitti ve kimseyi arayamıyorum, numara bildiğim de yok. Ne olduğunu hiç bilmediğim birkaç kişi bana laf atıp el salladı. Nereye gidiyorsan beni de götür burada öleceğim yoksa!” diye haykırdım. Poyraz yolun ortasında duraksadı. Arkasını dönüp bana baktıktan sonra mırıldandı: “Sihirli kelime nedir ayı kız?”

Nefesimi verdim. Bu çocuk! İnsan çıldırtma oyunları olsaydı, iki defa düşünmeden Poyraz’ı aday gösterirdim. “Hokus pokus. Abrakadabra.”

Poyraz bana ters bir bakış atıp, “İstediklerini ukalalıkla yaptıramıyorsun tabii,” dedi ve önüne dönerek hızlandı. Hemen peşinden koştum. Kendimi sıka sıka söyledim. “Lütfen.”

“İyi, gel hadi. Ama dediklerime uymazsan seni bırakırım,” dediğinde, hissettiğim rahatlama ile neredeyse uçarak peşinden yürüdüm. Eninde sonunda okula dönecekti, işi her neyse halledip benimle beraber dönebilir ya da sonra beni şu lanet olası taksi durağına götürebilirdi.

“Nereye gidiyorsun? Burada ne işin var?” Meraklanarak heyecanlı heyecanlı sordum.

“Düzeni sağlamak için birkaç kaide belirleyelim ve bunlara kural demeyelim,” dedi Poyraz bana sahte bir gülüş attıktan sonra hemen eski haline dönerek.

“Düzeni sağlama amaçlı cümle bir. Bana herhangi bir soru sormak yok, tamam mı?”

“Peki.” Dişlerimi sıkıp söyledim. Kurallar, pardon, düzeni sağlama amaçlı cümleler, hayatımın hiçbir döneminde bana göre olmamıştı.

Dar bir sokağa döndüğümüzde deniz görüşümden çıkmıştı. Duvarlar taştan, sokak lambasının bile olmadığı yol yarı aydınlıktı. Poyraz’ın hızlı adımlarına yetişmeye çalışarak yanında resmen jet motoru takılmış gibi yürüyordum. Bir yandan da açılmaması için, elbisemi sıkı sıkı tutuyordum. Bir anda esen ani rüzgâr ile eteğim uçuştu ve sokağın karşısından yürüyen birisi ıslık çalıp laf atmaya başladı. Ben irkilirken, hiç beklemediğim bir anda Poyraz kolunu omzuma attı.

Poyraz’ı yeni fark eden genç, onu tanıyormuş gibi ürkmüş ve yüzü bembeyaz kesilmişti. “Siktir git şuradan sonra seni bulmayayım,” dedi Poyraz çocuğa, daha önce kullandığını duymadığım kadar sert bir sesle. Çocuk kafasını eğip özür gibi bir şeyler mırıldandıktan sonra yanımızdan milisaniyede yürüyüp gitti.

“O kim?” diye sordum oğlanın tepkisi yüzünden yeni bir olay bulmuş gibi hissederken. “Seni tanıyor gibiydi?” Ses tonum herhalde sanatçıları sıkıştıran paparazzilerde bile olmayan bir merak taşıyordu. “Kim? Kim?” Poyraz sabrı zorlanıyormuş gibi görünürken, ağır kolunu omzumdan çekip beni eski mesafemize bıraktı.

“Kural ihlali yapıyorsun.”

“Hani kural yoktu,” dedim ona tek kaşımı kaldırarak.

“Düzeni sağlama amaçlı cümlelerin ihlali,” diye mırıldandı siyah saçları sallanarak yürürken.

Kendi kendime söylenip yanında koşturmaya devam ettim. Bir iki sokaktan daha geçtikten sonra çok çok daha dar bir sokağa gelmiştik. Yukarı doğru uzanan eski, terk edilmiş binaların içe doğru eğimli olması sebebi ile bu sokağa diğerlerine göre belirgin bir miktarda az ışık giriyor, kendine ait bir ambiyans oluşturuyordu. Her yer yıkık döküktü, duvar taşları savaşmaktan vazgeçmiş askerler gibiydi. Kim bilir ne zamandır orada duran tabelalar, rüzgârın eşliğinde sallanıyordu, üstelik etrafta tek bir kişi bile yoktu.

“Sen burada bekle,” dedi Poyraz bana, gözlerimi kocaman açarak kafamı iki yana salladım. Burada beklersem iki dakikaya kalmadan kaçırılırdım bence.

Şaşkın halde suratıma tip tip bakan Poyraz, “Off, al şunu,” diye homurdandıktan sonra ceketini çıkartıp üstüme fırlattı.

Kafamın üstüne attığı ceketi düzeltip giyerken ona sorgularcasına bakarak, “Niye?” dedim.

“Prenses kızlar gibi giyinmişsin. Çiçekli elbise mi? Arıların seni yiyip bitirmesi fazla sürmez çiçek,” dedi yanağımı hafifçe sıkarak. Poyraz’ın çiçek kelimesini söylediğini duymak, dalga geçiyor olsa da bayağı tuhaf hissettirmişti. “Burada seni yerler, kapat onları.” Siyah ceket zaten dizime kadar geldiği için kıyafetimin büyük bölümü kapanmıştı, ne hissedeceğimden bile emin olamayarak ona baktım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.