İçeriğe geç

Devrim (Erkek Lisesinde Tek Kız)

Bölüm 18 · 12 dk okuma

Devrim (Erkek Lisesinde Tek Kız)

Bölüm 18

“Bırak ya bırak!” Poyraz’ın omzuna atılmış baş aşağı bir şekilde giderken kuş cıvıldaması tizliğinde bir sesle bağırıyordum. “Rahatsız edilmeyeceğimiz yer istemiyorum. Ben rahatsız edilmek istiyorum bıraksana! Rahatsız edin bizi imdat!” Ben ciyak ciyak bağırırken Poyraz’ın bedeni kahkaha ile sarsıldı.

“İmdaa-” Tam yeni bir çığlık için başlamışken Poyraz beni bırakır gibi yapmıştı. Burnum neredeyse zemine çarpmak üzereyken geri tutmuş ve eski pozisyonuma çekmişti. Okulun bahçesindeki asfalt zemine bakarak yutkundum kaldım. Neredeyse ölüyor ya da burnumu kırıyor olmanın şokunu atlattıktan sonra, yardım için sağa sola baktım ama tek bir kişi bile yoktu. Herkes yemek kavgası yüzünden mahvolan yemekhaneyi ceza olarak temizliyor olmalıydı.

Vücudumdaki tüm kan baş aşağı durmaktan kafama akmıştı, yüzüm uyuşmuştu ve karıncalanıyordu. En sonunda pes edip kollarımı aşağı sarkıttım. Poyraz omzunda beni taşımaktan hiç yorulmuş gibi görünmeyerek okulun bahçesinden çıktı. Bir süre daha yürüdükten sonra beni çevirip bıraktığında dünyam tersine -ya da belki düzüne- döndü ve sonunda ayaklarım üzerinde durmanın rahatlığını yaşadım. Poyraz’a doğru döndüm ve yumruğumu sıkıp göğsüne tüm gücümle vurdum.

Poyraz yerinden bile kımıldamamışken, içimde tutmaya çalışsam bile kayaya çarpmış gibi ağrıyan elimi tutup sızlanmaya başladım. Herhalde göğsünün içerisine taş falan yerleştirmişti. Parmaklarıma bakarak mızmızlandım. Ona vurmuş olsam da benim canım yanmıştı. Poyraz bana bakarak kahkaha attıktan sonra, hemen yanındaki siyah parlak motora uzun bacaklarını atıp oturdu. Bir dakika… Motor mu?

Acıyan parmaklarımı karnıma bastırırken, Poyraz’ın çalışan siyah parlak bir motorun üstünde oturduğunu gördüm. Çok değil bir saniye sonra ise, kolumdan tutarak beni aşağı çektiği için arkasındaki boş yere popo üstü düşmüştüm. Poyraz motoru gazladığında, aniden düşme tehlikesi yaşayarak, bacağımı sağ tarafa atıp normal oturma pozisyonuna getirdim. Bir anda hızlanıp, okulun olduğu bölgeden son sürat uzaklaşmaya başladı. Normal bir anayola gelip de kamyonlardan birisi bize korna çaldığında, işte anca o zaman kendime geldim ve haykırdım.

“Sen-” dedim gürleyerek. Sadece kulağına bağırdığım Poyraz değil, dört tarafımızdaki arabaların hepsi bağırtımı duyabilirdi. “Sen tanıdığım en-”

“Yakışıklı, karizmatik, yetenekli adamım ayrıca çok yakışıklıyım demiş miydik?” Poyraz arkasını dönüp bana bakarak pişmiş kelle gibi sırıttığında, kafasına vurdum. “Yola bak!” dedim sinirle.

Gülmeye devam ederek önüne döndü ve kollarından birisini arkaya uzatıp elimi tutarak kendi beline doladı. Düşmemek için motorun kenarlarını sıkmaktan bembeyaz olmuş parmak boğumlarımı bırakıp Poyraz’ın deri ceketinin üstünden beline doladım.

Şoktaydım… Ne yapıyordu? Beni bu motorla almış nereye götürüyordu? Tam onunla bir daha konuşmamaya, onu hayatımdan çıkartıp normal yaşantıma devam etmeye niyetlenmişken, neydi şimdi bu? Bağırmak, içimdeki her şeyi haykırmak isteğiyle ağzımı açtığım gibi, kafamdan aşağı cart diye bir kask indi. Kafama kask geçirmişti.

Söyleyeceklerim boğazımda düğümlenirken baktım ona. Siyah, uzun saçları rüzgârla amansızca uçuşuyor, kişiliğinin yansıması gibi görünüyordu. Karanlık, cesur, zapt edilemez. Poyraz kask takmazdı, korkmazdı, saçlarının rüzgârla uçuşmasına izin verir ve kendisini akışa bırakırdı. Dalgalara karşı yüzmezdi, dalgaları kendi tarafına alırdı.

O rahattı rahat olmasına, oysa ben şu an hiç rahat olmamakla beraber, sinirimden kudurmak üzereydim. “Nereye gidiyoruz mavi gözüne parmağımı soktuğum!” Kaskın altından boğuk çıkan bir sesle konuştuktan sonra kaskı düzeltip bağırmaya devam ettim. “Bok mavisi gözlü!” Poyraz uzun bir kahkaha attı. Yola inatla bakmayarak kafasını hafifçe yana doğru çevirdiğinde, ne diyeceğini duymak için dudaklarına doğru yaklaştım. Ve dudaklarından, beni donduran cümleler döküldü.

“Sana, erkeklerin ne kadar kötü olabileceğini göstereceğim. Değil o sarı çıyanın yanına yaklaşmak, yüzünü görmek bile istemeyeceksin.”

***

“Poyraz durdur şu motoru.” Tehdit edici olduğunu umduğum bir ses tonu kullanmaya çalıştım. İnsanı bir nevi kaçıran bir oda arkadaşını tehdit etmek için ne denebilirdi bilmiyordum gerçi. Özellikle insanı bir nevi “erkeklerin ne kadar kötü olduğunu göstermek için kaçıran” bir oda arkadaşına ne denirdi, işte onu hiç bilmiyordum.

Benimle oynuyor, korkutmaya çalışıyordu sadece. En fazla ne yapabilirdi ki? İçimdeki minik Devrim, uygunsuz birkaç şeyi cevap olarak sıraladı. ‘Ama,’ diye düşündüm, ‘aynı okuldayız, aynı odada kalıyoruz. Ben başka bir okula nakil olabilene kadar yüzüme bakması gerekecek, yani bir şey yapmaz, biraz utanması vardır değil mi?’

Daha kendime bu soruyu sorarken bile, cevabını adım gibi biliyordum. Utanma mı? İşte utanma denen şeyden Poyraz Çağan’da hiç yoktu. Sır saklayabilen birisi olabilirdi, ya da kendisi hakkında ketum. Ama bu sadece kendisiyle ilgili bir şeydi. Birisi hakkında düşündüklerini söylemekten asla çekinmezdi. Veya yapmaktan…

Aklıma, Poyraz’la beraber yere kapaklandığımızda yarı çıplak vücudumda dolaşan dondurucu yoğunluktaki mavi gözleri geldiğinde ürperdim. Ve ben duvara doğru gerilerken üstüme gelişi, hiçbir yere kaçmama izin vermeyecek şekilde elleriyle beni oraya kapatışı.

Yo, yo. Bu çocukta utancın zerresi bile varsa ben de iyi beslenmiş bir yaban domuzuydum.

Poyraz motoru durdurması için yaptığım serzenişi hiçbir yerine takmamış gibi görünüyordu. Onu belinden sarstım ve bağırdım. “Durdur!”

“Hayır salak kız,” dedi kafasını iki yana sallayarak. Siyah saçları sallandı.

“Senin bir derse ihtiyacın var.”

“Durdur şunu!” diye bağırdım. “Yoksa- yoksa-”

“Yoksa ne yaparsın, ısırır mısın?” dedi eğlendiğini belli eden bir sesle.

Kafamdaki kaskı tek hamlede çıkartıp, deri ceketinin üstünden omzunu ısırdım. Küçük bir inleme sesi çıkartıp silkelendi ama beni üstünden atamadı. Sonra, öyle bir şey yaptı ki neredeyse kalp krizinden oracıkta ölecektim. Ani bir hareketle motoru yan yatırdı ve omzuna sapladığım dişlerim ayrıldı. Ayaklarım yere dokundu ve düşmemek için Poyraz’ın beline sıkı sıkı yapışırken, popom birkaç santim havalanıp yana kaydı.

Ben çığlık bile atamayacak kadar dehşete düşmüş bir kıvama gelirken, o sakince motorunu düzeltti ve hiçbir şey olmamış gibi arabalarından sıyrılmaya devam etti. Kafamı eğip baktığımda, beyaz okul gömleğimin bile kalbimin çarpıntısıyla kalkıp indiğini gördüm. Ondan sonra Poyraz konuştu: “Şimdi yolculuğun kalanında gıkını çıkarmıyorsun, yoksa seni bu sefer cidden atarım.”

Kafamla yukarı aşağı onaylamak haricinde bir tepki veremedim. Götüm cidden korkmuştu. Bir manipülasyon uzmanına mı ihtiyacınız vardı? Birini en etkili şekilde tehdit etmeniz mi gerekiyordu? Birisinin zaaflarını kendisine karşı mı kullanmalıydınız? Gönül rahatlığıyla, Poyraz Çağan’ı arayabilirdiniz.

Sessiz bir yolculuğun ardından Poyraz anayoldan ayrılıp ara sokaklara girdi. Bilmediğim caddelerden gitmeye başladı. Yolda ilerledikçe ambiyans değişmiş, kırık duvar taşları yerini özenle yapılmış çiçeklere, mükemmel bir çevre düzenlemesiyle devam eden sokaklara bırakmıştı. Poyraz, hiç mütevazı olmayan, iki katlı oldukça büyük bir villanın önünde durdu. Motoru park edip deri ceketini savurarak aşağı atladı. Rüzgârdan birbirine girmiş siyah saçlarını parmaklarıyla düzeltti.

Villada yaşayan birinden bir şeyler alacağını ve sonra her nereye gidiyorsak, yolumuza devam edeceğimizi sanarak bekliyordum. O yüzden Poyraz cebinden bir anahtarlık çıkardığında oldukça şaşırmıştım. Ben ağzım açık halde bir villaya bir Poyraz’a bakarken, o rahat rahat yürüyordu. Sonra arkasını dönüp baktı ve beni hâlâ motorda ağzım açık otururken görünce nefesini verdi.

Hızlı hızlı yanıma yürüyüp kolumu kavradığı gibi beni peşinden sürükleyerek patika girişten geçip verandaya getirdi. Beyaz renkli, büyük, özenle düzenlenmiş, cıvıl cıvıl bir bahçeye sahip, kapısında süslü işlemeler bulunan bir evdi. Poyraz anahtarı kilide geçirip evi açtı.

“Home sweet home, şimdi senin için home imdat home olabilir ama,” diye mırıldandı kapıdan girerken. Göz ucuyla bana bakmış, hafifçe tebessüm etmişti.

“Evet, cidden benim burası.” Suratımdaki şoku gördüğünde söylemişti. Deri ceketini tek hamlede omuzlarından aşağı indirdi ve arkadan tutup çıkartırken sırt kasları belirginleşti. Ceketini mavi bir koltuğun üstüne fırlattı.

Evi incelemeye başladım. Oldukça büyüktü. Bol bol ışık alan, çok pencereli, ferah bir evdi. Yerler açık renk parke, mobilyalar mavi renkliydi. İki katlıydı, evin içerisinde üst kattan aşağı kata bakabileceğin, sol ve sağ taraftan başlayıp orada birleşen iki merdivenle çıkılabilen bir balkon vardı.

Bir duvar imzalı elektrogitarlar, altı üstlü asılmış 20-30 tane plak ve üstünde rock yazan, yanıp sönen bir tabelayla kaplıydı. Bir duvarda devasa bir dart vardı. Bir duvardaysa pahalı tablolar. Sanki genç ve asi olmakla, olgun ve yetişkin olmak arasında kalmış birisinin zihnine benziyordu.

“Sen,” dedim neredeyse inanamayarak, “nasıl aldın burayı?” Bu kadar şaşırmamın sebebi böyle bir evi daha önce görmemiş olmam değildi. Babam oldukça tanınmış bir iş adamıydı ve yatılı okula gelmeden önce yaşadığım Kadıköy civarındaki evimiz buradan çok daha lüks ve büyüktü. Beni bu kadar şaşırtan şey, bu yerin nasıl Poyraz’ın olabileceğiydi.

“Kumarda kazandım.” Parmaklarıyla siyah saçlarını karıştırarak bir masanın üstüne gelişi güzel zıplayarak oturdu. “Salak bir adamdı, donuna kadar aldım.” Pişmiş kelle gibi sırıtıyordu. Sonra parmağıyla bir yeri göstererek,

“Cidden donuna kadar aldım,” dedi. Gösterdiği duvara baktığımda bir baksırın çerçevelenip asıldığını gördüm, altına da tarih atılmıştı.

Kafamı iki yana sallayarak nefesimi verdim. “Sen,” dedim, “kafayı yemiş bir psikopatsın.”

Oturduğu yerden bir anda sıçrayarak beni korkuttu. Yavaş adımlarla yanıma geliyordu ama siyah dar pantolonunun sardığı bacakları o kadar uzundu ki 4-5 saniye içinde karşıma dikilmişti.

“Daha bir şey görmedin.” Elinin tersiyle yanağımı okşadığında dokunuşuyla ürperdim. Ürperdim, çünkü dokunuşu karnıma bıçaklar sokuyordu. Dokunduğu yer karıncalanıyor, sanki tekrar dokunmasını istermiş gibi canlanıyordu. Ürpermiştim, çünkü aynı anda hem korkup hem korktuğum için sarılmak istediğim kişi o oluyordu.

Varlığına bu kadar alışmış olmam benim suçumdu. Onun için herhangi bir kız olabilirdim, hayatındaki veya odasındaki herhangi bir kız. Ama onun hayatına bu kadar dahil olmayı ben seçmiştim. Ona karışmıştım. Ona o kadar karışmıştım ki, hem ondan korkup hem onunla rahatlamak istiyordum.

“Saçmalık bu,” dedim yanağımdaki elini iterek. “Ben gidiyo-” Başka bir şey dememe müsaade etmeden elleriyle belimi kavrayıp kendine doğru çekti beni. Dudaklarını dudaklarıma tehlikeli bir mesafede tuttu. Tehlikeli mavi gözlerine bu kadar yakından bakmak hem içimi ısıtmış hem kanımı dondurmuştu. Nasıl yapıyordu bunu?

Dudakları kalbimin göğsümden fırlamasına yol açacak kadar yakınıma geldiğinde, yaşanmak üzere olan öpücüğü engellemek için gördüğüm ilk şeyi söyledim.

“Duvarın yarısı kırmızı yarısı kahverengi.” Cümle ağzımdan ışık hızında fırlamıştı.

Birkaç saniye tepkisiz duran Poyraz, içinden sabır dilenircesine gözlerini devirdi. “Var olan bir durumu belirttin, aferin sana.”

“Niye öyle?” diye sordum zorla yutkunarak.

“Kırmızıya en çok kahverengi yakışır. Toprağa en çok kanın yakışması gibi,” dedi usulca. Kelimeler beynime girdiği andan itibaren belki de çok tehlikeli olan bir insana, tıpkı bir kaplana kedi muamelesi yapar gibi yaklaştığımı fark ettim. Poyraz tehlikeliydi, güçlüydü, zekiydi, bense klasik bir garip Devrim’dim ve ona karşı gelmeye çalışmam bile komik olurdu.

“Ben gidiyorum,” dedim.

Artık gitmem, artık Poyraz’ın olmadığı bir hayata başlamam gerekiyordu. Onunla kaldıkça, karanlık ruhuna daha da çekiliyordum çünkü. Ellerimle mezar kazıp gökkuşağıma, onun zihnindeki siste boğuyordum. Onunla kaldıkça ona karışıyordum. Ondan gitmek istersem kendimden vazgeçmemin gerekeceği noktaya doğru yol alıyordum. Şimdi gitmezsem, bir daha asla gidemeyecektim.

Hızla ellerini belimden çektim ve arkamı döndüm. Ben daha dönüşümü bile tamamlayamadan Poyraz kolumu yakaladı ve birden bir şey oldu. Gömleğim Poyraz’ın tuttuğu yerden uyguladığı güç ile ikiye ayrıldı. İkimiz de olduğumuz yerde donup kalarak, yaşanan olaya gözlerimizi kırpıştırdık.

***

Gömleğimin yakasının yarısı ile düğmeli kısmı Poyraz’ın elinde, kalanı üstümdeydi. Kafamı aşağı eğip baktığımda, herhalde frikik tarihinde görülmeyen bir şeye imza attığımı düşündüm. Ve… Poyraz’ın ölümcül bakışlarına yakalandığımı.

Çok hoşuna giden bir şey görmüş gibi gülümseyerek bana doğru bir adım attığında geriledim. Parmağımı havaya kaldırdım. “Gelme! Yaklaşma!” diye bağırdım ciddi görünmesi gereken bir suratla. Poyraz ise bana doğru ağır bir adım daha attı. Elleri kendi siyah tişörtünü alt kısımlarından kavradığında, gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi olmuştu.

“Yapma,” dedim gerilerken. Ben geriledikçe, o da üstüme doğru geliyordu. Mavi gözlerini gözlerimden bir saniye bile ayırmamış olsa da vücuduma baksa herhalde anca bu kadar utanırdım. Göz bebeklerinin büyüdüğü, koyulaşmış mavi bakışlarına maruz kalmıştım. Bana doğru bir adım daha yaklaşırken, tişörtünü bedeninden sıyırıp çıkarttı ve elinde tuttu.

“Ne yapıyorsun? Niye tişörtünü çıkardın şimdi?” En sonunda sırtım duvara çarparak durdum. Poyraz… Bütün ihtişamıyla karşımdaydı. Yıllarca dövüşmekten mi, yoksa yaptığını söylediği antrenmanlardan mı bilmiyorum ama gördüğüm en yapılı vücutlardan birisine sahipti. Üstelik bu upuzun boyuna eklendiğinde, ortaya yanlışlıkla podyumdan buraya düşmüş gibi görünen birisi çıkıyordu.

Barbie’nin Ken’i ile büyük farkları vardı tabii. Cildindeki yaralar mesela. Omuzlarından göğsüne doğru inen kesik izleri vardı. Köprücük kemiğinin hemen altında bir yanık. Bir de son olaydan kalma, karnındaki derin yarık için yapıştırılmış bandaj. Ki en azından bir kıyafet parçasına benzeyen bir şey olduğu için varlığı bana huzurlu hissettirmişti.

“Giy tişörtünü geri,” dedim ellerim duvara yapışırken. Kaçacağım bir yer kalmamıştı. Poyraz bana doğru yaklaşıyordu. Vücudunun sıcaklığını, buram buram yayılan baharatlı parfümünün kokusunu hissetmeye başlamıştım. Kalp atışlarım sonuna kadar hızlanmış, kulaklarım uğuldamaya başlamıştı.

Poyraz bana aramızda bir adımlık mesafe kalacak kadar yaklaştığında kafamı direkt yere eğdim. O kadar… Utanmıştım ki şu an ona bakamıyordum.

Evet, varlığı beni heyecanlandırıyordu. Güzelliği bana işkence ediyordu. Beni korkutuyordu. Beni rahatlatıyordu. Beynimi, içine dolaptan bulunan her şeyin fırlatıldığı bir çorbaya döndürüyordu. Ve sanki yavaş yavaş etkileyen bir zehri uzun zaman önce almışım gibi, bunu ilk defa bu kadar net bir şekilde görüyordum.

Dirseğini duvara dayadı ve karşımda durdu. Aşağı bakmakta inat ettiğim için, tek görebildiğim o nefes aldıkça kalkıp inen şekilli karın kaslarıydı. “Şöyle bir şey var,” dedi kulağıma doğru eğilip. Nefesi tenime değdiği gibi huylanırken ben, kedi gibi mırıldanmıştı. “Bana bir şeyin sözünü vermezsen bunun sonu iyi değil.”

“Ne?” dedim gözlerimi gerginlikten kırpamazken.

Poyraz ellerinden boşta olanı saçlarımdan boynuma indirip, çenemi tutarak ona bakmamı sağladı. Göz kapakları aşağı doğru baktığı için masmavi gözlerini hafifçe örtmüş, gözlerine midemin kasılmasına sebep olan bir bakış yerleşmişti. Gözümün hemen önünde duran dudakları, en küçük hareketimle benimkilere değebilirdi.

“Şu Alp’le,” diye başladığında Poyraz kaşlarımı çattım, “bir daha konuşmayacağına söz verirsen seni rahat bırakırım.”

“Ne saçmalıyorsun?” dedim sesimi zar zor bulduktan sonra.

“Söz ver. Kurtul,” dedi ukalaca sırıtarak. Bembeyaz dişleri hemen önümdeydi. Hafifçe eğilip yanağıma değdirdi dudaklarını. Bir yandan da eli gömleğimin üstümde kalan parçasını kavramıştı. O gömleğimi çekiştirirken tuhaf hareketler sergileyerek geri tutmaya çalıştım ama kumaş parçası yeri boylamıştı bile. Poyraz parmaklarından birisini pantolonumun kemerine takıp da dudaklarını öpmek için boynuma yaklaştırdığında bağırdım. “Söz!”

Şöyle ki, midemde hissetmiş olduğum kasılmaya daha fazla dayanamayacaktım. Hayatımda hiçbir şey beni daha fazla heyecanlandırmamıştı. Daha tenime değmemiş dudaklarının orada olduğunu bilmek bile, içimde bir şeylerin bağırarak koşturmasına sebep oluyordu. Bana varlığıyla ettiği işkenceye bir saniye daha katlanmam mümkün değildi.

Poyraz Çağan gülümseyerek geri çekildiği gibi, çıkardığı siyah tişörtü kafamdan aşağı indi. Tişörtün içinden kollarımı geçirip tuhaf tuhaf sırıtan oğlana baktım. Bunu bana giydirmek için çıkarmıştı değil mi? Ben fark etmeden düzeltmişti bile. Hangi noktada söz diyeceğimi, su koyacağımı avucunun içi gibi biliyordu.

“Manipülatör pislik!” diye bağırdığım gibi kahkaha atmaya başladı. “Sen… Sen korkunç bir şahsiyetsin!”

Zaaflarını kişiye karşı kullanmak demiştim, değil mi? İşte, bu. Hoşuna gitmeyen ‘Alp’ sorunundan kurtulmak için, ona karşı olan zaafımı kullanmıştı. Kitaptaki en rezil, en iğrenç numaraydı bu.

Elime geçen vazoyu tuttuğum gibi Poyraz’a doğru fırlattım. Yarı çıplak olduğu için her bir kasının hareketini görmeme neden olarak, vazoyu havada yakaladı ve kahkaha atarak yerine koydu. Bütün enerjim içimden çekilmiş gibi, sarsak sarsak yürüyüp koltuğa attım kendimi. Poyraz, başa çıkılabilecek bir bela değildi…

Kapı çaldığında kafamı kaldırdım. Poyraz üstsüz olmasını sıkıntı etmeyerek, kapıyı açtı. Teslimatçıdan siyah bir elbise torbası aldıktan sonra adama bahşiş verdi. Bana doğru yürüyüp yanıma geldi ve elimi kavrayıp beni ayağa kaldırdı.

“Bu gecenin asıl amacı,” dedi saç tutamlarımdan birisini kulağımın arkasına atarak, bir yandan da elbise poşetini elime tutuşturmuştu, “seni yemeğe çıkarmaktı. Davranılmayı hak ettiğin gibi...”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.