Poyraz dudaklarını benimkilere bastırırken neye uğradığımı şaşırmıştım. Gözlerim kocaman açılmış, donmuş gibi suratına bakıyordum.
Donup kalan tek kişi ben değildim. Az önce biz sakin sakin konuşurken, birden başka bir erkeğin beni çekip öpmesi Alp’i de bozguna uğratmıştı. Şaşkın halde suratına bakarken çok ama çok yanlış bir durumda olduğumu düşünerek Poyraz’ı ittirmeye çalıştım ama belimden baskı uygulayarak beni kendisine doğru çekti.
Kalbim küt küt atıyordu. Sanki dizlerim jöleye dönüşmüş, yavaş yavaş yere akıyor gibiydi. Poyraz’ın dudakları kendimi tuhaf hissetmem yol açıyor, aynı anda ona fazlasıyla sinirleniyor, bir yandan da kızamıyordum. Her türlü düşünce kafamdan ışık hızında akıp giderken kollarının arasından çıkmaya çalıştım. Tam başarıyorum derken Poyraz beni tekrar kendine çekti ve o sırada-
“Yettiniz lan siz!” diye bir gürleme geldi. Kükreyerek yanımıza gelen Mert mavi gözlü oğlanı benden ayırdı. Ellerini Poyraz’ın göğsüne koyup tüm gücüyle onu arkaya doğru ittirdi, Poyraz 1-2 metre geriledi ve düşmekten son anda kurtuldu. En nihayetinde Mert hem Poyraz kadar uzun hem kilolu hem de kaslıydı. Poyraz itiraz etmek için ağzını açtığı sırada Mert üstüne doğru yürüdü ve bağırdı.
“Devrim benim kız kardeşim anlıyor musun lan! Bir daha göreyim bak ne oluyor sana!” Poyraz’ın hiçbir şey demesine fırsat vermeden beni kolumdan yakaladığı gibi bahçede sürüklemeye başladı. Ve giderken Alp’e de pek gereği olmayan birkaç küfür etmeyi ihmal etmedi.
“Ayy!” Mert’in eli hem saçlarımı, hem kolumu kavramıştı. O beni sürüklerken parmaklarını gevşetmeye çalışsam da beni daha da hızla sürüklemesine neden oldum. “Ya acıyor!”
“Sus.” Burnundan soluyarak söyledi ve okulun arka tarafındaki küçük bir banka doğru yürüdü. Orada 3-4 kişi oturmuş, muhabbet ediyordu. Mert beni sürükleye sürükleye getirip sonunda saçımı bıraktı ve oğlanlara bağırıp siktirip gitmelerini söyleyerek bankı boşalttığı birkaç saniye sonunda oraya çöktü. Korka korka gidip yanına oturdum.
Mert’e dönüp kaşlarımı çattım ve bağırmaya başladım. “Sen bir şey demeden önce söylemek istiyorum ki onu ben öpme-”
“Devrim böyle ortalık kızı mı olacaksın sen acaba başıma?” dedi Mert sinirle bana dönüp. Şaşkın şaşkın ona bakarken, gözlerime yaşlar akın etmişti. Yo, hayır… Bunu ben istememiştim. Bunu gerçekten ben istememiştim. Sadece Alp ile barışmak, Poyraz’dan uzaklaşıp her şeyi yoluna sokmak istemiştim.
Kafamı önüme eğip gözyaşlarımı saklamaya çalıştığımda, Mert biraz fazla ağır konuşmuş olabileceğini fark ederek elini sırtıma koydu. “Öyle dediğim için özür dilerim,” dedi, kafamı kaldırıp ona baktıktan sonra iyi olduğumu görünce tekrar eski sinirli haline döndü. “Herkesle flört eden bir hanım kızımız mı olacaksın başıma?” diye düzeltti bu sefer.
Ellerim titreyerek ayağa kalktım. “Ben kimseyle flört etmiyorum!” derken gözlerim dolmuş, dudaklarım titremişti. Mert’e bakarken burnumun direği sızlamıştı. O kadar çok şeyi öyle uzun süredir içimde tutmuştum ki, patlamak üzere gibi hissediyordum. Kollarımı kendi etrafıma sardığımda, Mert ne kadar kötü göründüğüme şaşırmış gibiydi.
Ben kötü birisi değildim, Poyraz’ın sırrını, yani yasadışı işlerle uğraşmasını saklıyordum çünkü iyi niyetliydim. Onu kurtarmaya gitmiştim çünkü iyi niyetliydim. Ve Alp’le konuşmak istemiştim çünkü iyi niyetliydim… Ama eninde sonunda en yakın arkadaşım beni yanlış anlamıştı.
Bir şeyler daha söylemek için ağzımı açtım ama hiçbir şey söylemek istemediğimi fark ettim. Sadece, bir uçurumun kenarında durup kendi sesimin yankısında bağırmak istiyordum. Şimdi ona söyleyebileceğim ne vardı ki? En yakın arkadaşım ben anlatmadan ne demek istediğimi anlayamıyorsa, bana sormadan beni yargılayabiliyorsa, söylenecek bir şey kalmış mıydı?
Mert’e kırgın bir şekilde baktıktan sonra, yavaşça arkamı dönüp kollarımı kendi etrafıma dolayarak yürümeye başladım. Ağlamayacaktım, hayır. Ağlamayı oldum olası sevmemiştim. Engel olamadığım bir olaydı bu. Sinirlenince oluyordu, üzgünken de. Yine de, ne kadar canım yanmış olursa olsun bu sefer ağlamayacaktım. Sadece, hiçbir şey düşünmemeye, hiçbir şey hissetmemeye karar vermiştim. Yoksa kaldıramayacaktım…
Okulun girişine koşturdum ve güvenlik görevlisini hiç takmayarak dışarı fırladım. Beş on adım yürüdükten sonra gördüğüm taksiyi elimi kaldırarak çevirdim. Taksiye binip kafeler sokağının adresini verdim. Sevdiğim şarkı çıktığında şoförden sesi açmasını istedim ve koltuğa yaslanıp camdan dışarıyı izledim.
Eski hayatıma dönmek istiyordum. Beynimi allak bullak eden bunca şeyin olmadığı zamanlara dönmek, hiçbir sıkıntım olmadan sabah akşam yarışmak, canımdan çok sevdiğim dostlarımla yine pijama partileri yapmak, parkta çömelip kola ile çekirdek yemek, okula dönüp Nilay’la bir türlü sevemediğimiz havalı kız grubuyla her zamanki gibi laf dalaşına girmek istiyordum.
Kafeler sokağına geldiğimde, cebimden çıkarttığım parayı taksiciye verip indim. Biraz yürüyüp duvarlarında ve masalarında çiçeklerin olduğu, huzurlu bir kitap kafeye girdim. Raftan indirdiğim kitabı alıp, kendime bir kahve söyleyip masalardan birisine çöktüm. Açık havayı içime çekerek dinlendim. Hemen ayağımın dibinde minik bir köpek yavrusu uyuyordu.
Elimi uzatıp köpeği bir süre sevdim. O tekrar uyuya kalmadan önce, onu sevmenin getirdiği etkiyle biraz rahatlamıştım. Ağlamayacaktım, onun yerine dikkatimi dağıtacak, kendimi sakinleştirecek ve canımı sıkan şeyleri düşünmeyecektim. Kitap okumanın stresi %60 oranında azalttığı gerçeğine güvenerek sayfaları çevirmeye başladım.
Hikâyenin gidişatına kendimi öyle kaptırmıştım ki kahvemi soğutmuş, çişim gelmesine karşın dakikalardır yerimden kalkmamıştım. Kitabı da yanımda götürme isteğime karşı koyarak masaya bıraktım. “Geri geleceğim,” dedim biricik kitabıma hüzünle bakarken. Sonra lavabolara doğru yürüdüm. Çıkıp masama döndüğümde ise yüreğimi ağzıma getiren bir görüntü karşıladı beni.
Çantam.
Poyraz’a yardım etmek için gittiğim yerin lavabosunda bir çiçeğin arkasında unuttuğum çantam. İçinde bütün ailemle ilgili bilgilerimin bulunduğu ödevimin olduğu çantam… Ev adresime, annemin babamın çalıştığı yere kadar her şeyi yazmıştım. Ellerimi ağzıma bastırdım.
Minik Devrim boğazını temizledi, eline bir megafon aldı ve, ‘Çok fena sıçtın!’ diye bağırdı.
***
Çantayı kapıp masaya para bıraktığım gibi kendimi kafeden dışarı attım. Caddeden aşağı koşturmaya başladım. Kalabalık yüzünden insanların arasından sıyrılıp geçmeye çalışırken birilerine çarpıyor, sağımı solumu ağrıtıyordum. İzlendiğim hissi tüylerimi ürpertirken omzumun arkasından arkama baktığımda, alakasız duran bir adamın hemen duraksayıp telefonla konuşmaya başladığını gördüm.
Önüme dönüp derin bir nefes aldım. Koşmak sanırım işe yaramayacaktı. Kısa bir süre daha koşup biraz ilerledikten sonra, sadece hızlı adımlarla gitmeye başladım. Arkama bakmaktan ise korkuyordum.
Az ileride arabaların dönüşte rahat görmesi için yerleştirilmiş bir ayna gördüm, aynaya bakarak yürürken yansımadan adamın beni biraz geriden takip ettiğini görebiliyordum. Neler yapabileceğimi düşündüm, sanırım en iyi seçenek karışıklık çıkartıp dikkatini dağıtmaktı.
Bunun için de olduğum yerde durdum. Caddenin en kalabalık noktasındaydım. Durduğum yer, insanların bana çarparak geçmesine sebep olacak kadar yoğundu. Aynadan adamı izlerken bana gittikçe yaklaştığını görebiliyordum. Aynadan yaklaştığını gördüm, ayak seslerini arkamda duydum ve beni kolumdan yakalayıp döndürdüğü gibi bağırmaya başladım.
“Aaa sapık bırak!” Sopranodan bağırmam ve tiz bir çığlık atmamla adam dahi afallamıştı; kafasını sağa sola çevirdi. Artık sokaktaki insanlar bize bakıyordu. “Rahat bırak beni, yardım edin!” diye bağırdığımda gözlerimden akan yaşlara ben bile şaşırmıştım. İstanbul’un tatlı ağabeyleri sağ olsun, bir esnaf ve iki tane sivil gelip adamı hırpalayarak benden uzaklaştırdılar. Adam sapık olmadığını açıklamaya çalışırken birisi, “Sabahtan beri takip ediyorsun kızı, gördük!” diyordu.
“Git kızım sen!” diyen amcaya kafamı salladıktan sonra dönüp caddeden aşağı koşturdum. Bir taksi gördüğüm gibi, içine resmen uçarcasına bindim. Kendi zekâmı tebrik ederek kafamı onaylarcasına yukarı aşağı salladım.
“Ne oldu minik Devrim?” dedim kendi kendime. Midemde dudaklarını büzdü. Kendi kendime güldüm. En azından, çantamı geri almıştım.
16 ARALIK
Öğle arasında, yemekhanede oturmuş, yemeğimi ağzıma tıkarken dün geceyi düşünüyordum. Poyraz o günden beri ilk defa görünerek odaya geldiğinde, çok garip bir sessizlik yaşamıştık. Açık açık beni Alp’ten kıskanmış, onun gözlerinin önünde öpmüştü ki kime ait olduğum anlaşılsın. Tabii, kimseye ait olacağımdan değil ama o öyle düşünüyordu. Tabii ki bunu asla kabul etmeyecek bir kişilikti o.
Birbirimize tek kelime etmemiş, tuhaf bir sessizliğin ortama hakim olmasına izin vermiştik. Hem ne konuşabilirdik ki? Üstelik sevgili olmadığın, hatta hoşlanıp hoşlanmadığından bile emin olmadığın birisiyle öpüştükten sonra ne konuşulurdu ki? Ne kadar güzel öptün mü diyecektim? Hayır… Onun yerine, popomu dönüp uyumuştum.
Bir anda kafama bir patates püresi topağı çarptı. Ağzımı kocaman açarken gözlerimi kırpıştırdım, daldığım düşüncelerim sırasında yemekhanede yemek kavgası çıktığını nasıl fark etmemiştim acaba? Okulun en ağır, en kasıntı çocukları bile masaların üstüne çıkmış birbirine makarna fırlatıyordu.
Gülerek ayağa kalktım ve bana kimin patates fırlattığını görmeye çalışırken, hemen yan masada parmakları batmış bir halde Alp’i gördüm, gülüyordu. Bir gözü morarmıştı.
Açıkçası bundan sonra benimle konuşacağını hiç düşünmemiştim. Çocuğa Poyraz’a âşık değilim deyip barışıp sarıldıktan sonra Poyraz gelip beni öpmüştü. Ama sonuçta, ben onu değil o beni öpmüştü. Alp de herhalde benim bir suçum olmadığını anlamıştı, Mert’in aksine. Kendi masamdan kalktım ve yan masanın üstündeki Alp’in yanına çıktım.
“Bana kızgın değil misin?” diye mırıldandım kısık bir sesle.
“Kızgındım. Sonra, Poyraz’la kendi aramızda hesaplaştık,” dedi omuz silkerek. Bunun ne anlama geldiğini anlamaya çalışarak ona tuhaf tuhaf baktım. “Ve sana haksızlık ettiğimi fark ettim, elinde olmayan şeyler yüzünden yargılanıp duruyorsun. Yani artık kızgın değilim ve hâlâ arkadaşınım,” dedi sevimli sesiyle ve gülümsedi. Her zamanki gülümsemesi gibi değil, o kadar neşeli olmasa da bir gülümsemeydi işte.
Ona bir şey demek için ağzımı açtığım sırada, okul gömleğim meyve suyuna bulandı. Arkamı dönünce yan masanın üstüne çıkmış sınıf arkadaşım Selim’in, hâlâ olmayan kaşlarıyla soyulmuş bir patatese benzeyerek güldüğünü fark ettim. Suratına bakarken ağzımdan bir kahkaha kaçmıştı.
“Bu savaş demek!” diye bağırıp, tepsimdeki meyve püresini kaşığa koydum. Kaşığı elimle mancınık gibi kullandıktan sonra, Selim’i tam suratının ortasından vurdum. Arkadan beliren Tuğrul ona gülerken Selim de bana bağırıyordu. Elime geçen tüm yemekleri sağa sola fırlatmaya başladım. Alp kendimi ne kadar kaptırdığıma gülüp, parmağındaki çilekli pudingi burnuma sürdü. Aramızda bu kötü olaylar geçmiş olmasına karşın, ona bakarken hâlâ ne kadar tatlı olduğunu düşünmeden edemiyordum. Ben de puding alıp onun yanağına bocaladım ama o çekici bir insan olarak kalmaya devam etmişti.
Birden kafam ilk günlere gitti. Hiçbir sorunum yoktu, yani puanı yüksek bir okula gitmek isterken erkek lisesine yazılmamın dışında... Alp’le konuşuyordum, araba sürüyordum ve mutluydum ama şimdi hepsi çok geride kalmış gibi görünüyordu. Belki de geride kalmalarına izin vermemeliydim, eğlenmeye başlamalıydım yeniden ve Poyraz’ı kafamdan çıkarmalıydım. Zaten Alp’e bakarken, karşımda insan olduğuna inanamadığım kadar güzel bir varlık durduğunu düşündüğüm için, bu sandığımdan daha kolay olabilirdi.
Tüm yemekhanede yemekler uçuşuyordu ve herkes bağırıyordu, üstüm başım batana kadar ben de katıldım. Kapıdan bir cırlama geldiğinde, elimdeki makarnayı sınıf arkadaşım Uğur’un kafasına fırlatmak üzereydim. Okulun en katı, en disiplinli öğretmenlerinden olan 12. sınıfların Tarih öğretmeni içeri girmiş, bas bas bağırıyordu. “Seçkin bir kolejin erkekleri- ve şey Devrim olacaksınız bir de, şu rezalete bakın! Siz sileceksiniz buraları hayvanlar- ve Devrim!”
Alp beni kolumdan tutup arka kapılardan birisine doğru çekti ve parmağını dudağıma götürüp, “Şşş!” dedi. Parmak uçlarımızda yürüyerek, tarihçinin bağırtıları arasında arka kapıdan çıktık.
Havadan sudan sohbet ederek, gülerek yatakhane bölümüne yürüdük, zaten odalarımız aynı koridordaydı. 405 numaralı odamın önüne geldiğimde tokmağı çevirdim ama kilitliydi, paranoyak Poyraz’dan ne beklenirdi ki başka? Elimi cebime atıp anahtar aradım, tabii ki yoktu. Biraz arkada bekleyen Alp seslendi.
“Yüzünü benim odamda yıkayabilirsin gel.” Ona dönüp kafamı salladım ve peşine takıldım. Odasının kapısını açtığında beraber odasına girdik. Poyraz’ın aksine, Alp imrenilecek kadar düzenli ve tertipliydi. Poyraz’la yaşarken ise, suratımda rastgele fırlatılmış bir sweatshirt ile uyandığım bile olmuştu.
Lavaboya yürüyüp içeri girdim. Tıraş losyonlarının, parfümlerin dizildiği raftan mükemmel bir koku yayılıyordu. Yüzümü yıkayıp kuruladım ve banyodan çıktığımda, Alp’le burun buruna geldim. Tebessüm ederek bana bakıyordu ve üstünde bir şey yoktu. Gömleği kirlendiği için çıkarmış olmalıydı, tamam ama acaba ben uzaklaşana kadar bekleyemez miydi?
Mesela ben dört-beş kilometre uzaklaşana kadar falan…
Alp elindeki tişörtü, kıyafetlerinin altından belli olmadığı için şu ana kadar fark etmediğim sağlam yapılı vücudunun üstüne geçirdi. Kafasını eğip bana hafifçe yaklaştı. Şimdi, gözünün morarmış olduğunu net bir şekilde görüyordum. Ben morluğu incelerken Alp hafifçe eğilip yüzünü benimkinin önüne getirdi. Ben gitmem gerektiğiyle ilgili bir şeyler saçmalamak üzereyken de gözlerini kapattı. Ne yapıyordu? Beni öpmeye mi çalışıyordu?
Tam biraz daha yaklaşmıştı ki-
Küt küt küt.
Birisi kapıya belli ki tekme atarak saldırınca Alp benden uzaklaştı, ben de fırsattan istifade kenara kaçtım. Kapının arkasından bir ses yükseldi.
“Devrim oradasın biliyorum, kameradan baktım. Çabuk çık dışarı!”
Poyraz...
Kapı tekrar vuruldu. Öyle bir güçle vuruyordu ki kapıyı kırmasına pek bir şey kalmamıştı herhalde. “Defol git!” diye bağırdım son ses. Neden her şeye burnunu sokmak zorundaydı? Ve neden burnunu sokması, beni olması gerektiği kadar rahatsız etmiyordu?
“Ya sen açarsın ya ben girerim!” Ne kadar sinirli olduğu, sesinin tınılarından duyulabiliyordu.
“Giremezsin kilitli!” diye bağırdım ben de. Kapıdan bir tıkırtılar geldi ve odanın kapısı ardına kadar açılırken elinde bir kredi kartıyla duran Poyraz’ı gördüm. Adamın hırsızlık yaptığı ve yasal olmayan şeylerle uğraştığı gerçeği varken, kilitli bir dandik yurt kapısını açamayacağını nasıl düşünmüştüm acaba?
Poyraz siyah saçları savrularak bize doğru yürüdü ve Alp’i sertçe ittirdikten sonra bütün hışmıyla bana odaklandı. “Benimle geliyorsun,” dedi mavi gözleri öfkeyle parlarken.
“Bir yere gitmiyor-” Alp konuşmaya başladığında, Poyraz kolunu arkaya doğru gerdi ve Alp’in zaten mor olan gözüne bir yumruk atıp onu yere devirdi. “Yıldırım aynı yere iki kez düşmez derler ama ben düşüyorum işte,” dedi gülerek, ardından tüm öfkesiyle bana döndü.
“Yürü,” dedi tartışmaya açık kapı bırakmaz bir şekilde.
“Hayır.” Göz ucuyla Alp’in iyi olup olmadığına bakmaya çalışırken, kollarımı kavuşturup çocuk gibi omuz silktim. Beni hiçbir güç yerimden kıpırdatamazdı. Gitmiyordum! Sırf o istedi diye hiçbir yere gitmeyecek, hiçbir şey yapmayacaktım. “Gelmiyorum!” diye bağırdım suratına.
“Öyle olsun.” Poyraz mırıldandı ve bacaklarımdan kavrayıp beni baş aşağı omzuna attı. Kocaman bir çığlık attığım sırada ise odanın parkelerinin gittiğini ve taş koridora çıktığımızı gördüm. Baş aşağı duruyordum ve kan beynime inmişti.
“Bırak!” diye bağırıp tepindim baş aşağı giderken. Yüzüm kıpkırmızı olmuş, başım dönmüştü. “Nereye?!” diye cırladım.
“Rahatsız edilmeyeceğimiz bir yere,” dedi Poyraz ve sanki sesinden gülümsediğini duyar gibiydim. Aklında… Kötü bir şey yoktu, değil mi?