İçeriğe geç

Devrim (Erkek Lisesinde Tek Kız)

Bölüm 13 · 12 dk okuma

Devrim (Erkek Lisesinde Tek Kız)

Bölüm 13

13

Çocukken bir atım vardı. Daha doğrusu, at çiftliğine her gittiğimde koşa koşa arayıp bulduğum bembeyaz bir at; ismi Kaymak’tı. O yaşımda, daha yaratıcı bir isim bulamamıştım ona. Beyaz yumuşacık yelesi, parıltılı gövdesi ile tıpkı kaymağa benziyordu.

Onun üstündeyken gerçekten mutlu olduğumu hatırlıyordum. Güneş üstüme parlar, rüzgâr saçlarımı uçuşturur ve hayvanın antrenmanlı hareketleriyle koşuşu sırasında sallanırken, dünya hiç olmadığı kadar güzel ve ışıltılı görünürdü. Bütün hafta boyunca Kaymak’ı göreceğim günü bekler, yatarken ve kalkarken onu düşlerdim. Diğer çocuklarla yarışırdık, Kaymak beni asla yalnız bırakmaz, her zaman güvenebileceğim bir dal olmaya devam ederdi.

Bir gün hastalanana kadar. Annem yüzünde derin bir üzüntüyle, beni elimden sıkıca kavrayıp Kaymak’ın yere yatmış, acı çektiği, zorlukla nefes alıp verdiği kabine götürene kadar. Yapılacak hiçbir şey kalmadığını, bana söyledikleri ana kadar. O gün güneş üstümüze parlamamış, o gün esen rüzgâr sadece içimi üşütmüş, o gün, içimde bir şeyler yıkılmıştı. Dünyamın sallandığını, soğuk bir sisin bacaklarımın arasında dolaştığını hissetmiştim.

Şimdi de sekiz yaşıma dönmüştüm birden. Dünyam sallanıyordu, o soğuk sis bacaklarımda dolanıyor, titrememe sebep oluyordu. Öğrenmeye bu kadar yakın olduğum gerçek, bilmek istediğim bir şey miydi, değil miydi emin değildim. Hastalanmaya başlıyor, ateşleniyor gibi hissederek elimi nemli alnıma koymuş, sonra ıslak saçlarımı yüzümden çekerek barmene bakmıştım.

“Tarık lütfen,” dedim dilim damağım birbirine yapışmış halde. İçimde öyle büyük bir fırtına kopuyordu ki, hâlâ olduğum yerde sabit kalmayı nasıl becerdiğimi merak ediyordum. Bir hortum dönerek dolanırken ruhumdaki sütunları yıkıyor, beni savunmasız bırakmaktan büyük bir zevk alıyordu.

“Aslında bunları sana anlatmamam gerekiyor,” dedi Tarık hafifçe geri çekilirken. Bu geri çekilişi geri adım atış, bilme isteğimi, korkumu yine karanlıkta bırakış olarak görüp ona doğru eğilmiştim.

“Lütfen...” Sesim fısıltı gibi çıkmıştı. Dolu gözlerimde endişenin saf hali görülebiliyor olmalıydı. “Bilmem gerekiyor.”

“Ona çok âşıksın değil mi?” diye sordu Tarık ikinci bir bardak içki alırken masasına. Ben, aşkın ne olduğunu bile bilmeyen bir insandım. Hiç âşık olmamış, hayatımı küçük hoşlantıların gölgesinde onu aşk zannederek geçirmiştim. Pek sevdiğim şiirlerde ballandırılarak anlatılan aşkı izlediğim filmlerden, okuduğum romanlardan öğrenmiş, yaşamaya bile hiç yaklaşmamıştım.

“Evet,” dedim kafamı yukarı aşağı sallarken. Poyraz’a âşık değildim. Ama onun için deli gibi endişelenmiştim. O kayıp, aslında kaygan olan ruhunu bana istemeyerek ama engel olamayarak gösteren çocuk için endişelenmemek elimde değildi.

“Sevgilisi olduğun için anlatacağım. Bilmeye herkesten çok senin hakkın var.” Tarık konuştuktan sonra, bardağını alıp kafasına dikti yine. Âdemelmasının hareket edişini, hipnoz edilirken saate bakan insanların uysallığıyla izledim. Birisi içimden yaşamı çekiyor, beni kolunu bile kaldırmaya hali olmayan birisi olarak bırakıyordu.

Poyraz’ın sevgilisi falan değildim, ama anlatmasını her şeyden çok istediğim kesindi.

“Poyraz… Normalde öyle değildir ama bu hafta pek dalgındı,” dediğinde, benim de tüm hafta boyunca karmakarışık olan zihnimi düşündüm. O da aynı sebepten mi dalgındı? “Görevlerden birisini yaparken o dalgınlıkla sol bileğini kırmış. Solaktır Poyraz, silahı sol eliyle kullanır. Dolayısı ile izinli olması gerekirdi ama Ömer Baba müsaade etmedi.”

O konuşurken kaşlarımı çatmış, masada iyice öne eğilerek, duyduklarımı düşünmeye başlamıştım.

“Onun yıllarca eğittiği onca gençten en değerlisi, nasıl olur da görevini böyle erteleyebilirdi. Sağ eliyle de atış yapabilmesi gerekirdi. Elini kaybetse bile görevine devam etmesi, sadakatini göstermesi gerekirdi. Bunları söyledi. Böylece Poyraz’ı, kimsenin gönüllü bile olmadığı o göreve yolladı. Ve…”

Duyacağım şeyden deli gibi korkarak gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.

“Ne?” dedim fısıltı gibi. Ne duyacaksam artık, iyi hissettirmeyeceğini su götürmez bir kesinlikle biliyordum.

“Yakalanmış,” diyen Tarık’ı duyduğum gibi, gözlerim dehşetle kocaman açıldı. Kime ne yararı olacağını bilmesem de bütün masaları kaldırıp fırlatmak, şişeleri kırmak, avazım çıktığı kadar bağırmak istemiştim. İşte içimdeki fırtına böyle çarpmaya başlamıştı beni. Yakalanmış? Nasıl yakalanabilirdi?

“Şu an iyi durumda değil, esir tutuyorlarmış. Ömer Baba’nın varisini yakaladıklarını söylemişler her yere. Ömer Baba da haliyle çok sinirlendi…” Oturduğu yerde kıpırdanıp, atkuyruğunu düzeltti. “Poyraz’a konuşması için işkence ediliyormuş. Ağır yarası varmış ama daha konuşmamış. Konuşmaz da zaten…”

İki elimi birden ağzıma kapattım. İçimden bir acı yükselmiş, gözlerimi yakmıştı. Gözyaşlarım yanaklarımdan aşağı dağılırken, duyduğum şey bana o kadar ağır gelmişti ki bunu nasıl taşıyabileceğimi bilmiyordum. Oda arkadaşımı, sabah akşam bana gıcıklık yapabilen, sonra gözlerime içinde kaldığı özlem kasırgasının arasından bakabilen o çocuğu… Sağlam bedenini, yaralı bir şekilde, işkence edilirken düşünmek, bana da işkence gibi gelmişti.

Poyraz yakalanmış olamazdı. Bu basit, saçma bir yalan olmalıydı. Poyraz parlak zekâsıyla kendini kötü durumlardan kurtarabilecek bir çocuktu. Bileği kırık olsun olmasın, kaçmanın bir yolunu bulurdu değil mi? Yakalanmazdı. Hayır… Yakalanırdı. Silahlı çatışmaya girerken silahını kullanamayacağın bir savaş… Kazanma şansı var mıydı?

Yine de onun sahip olduğu cesaretle, nasıl kendinden emin bir şekilde gittiğini biliyordum. Bunu düşünürken bile ruhum yanmıştı. Yürüyemiyor olsaydı bile korkmayacağını, yine de kendini ateşin ortasına atabileceğini biliyordum. Kullanamadığı bileğini benliğinin cesaretiyle tamamlayacağını… Gözlerimin önünden belli belirsiz bir hayal gibi geçerken bile bayılacak gibi hissetmeme sebep oluyordu.

Sesimi bulmak için birkaç kere yutkundum. Boğazım öyle kurumuştu ki sesim hırıltılı çıkıyordu. Zar zor konuşarak, kekeledim. “Ö-Ömer Baba, bir şey yapmayacak mı? Poyraz’ı kardeşi gibi sever demiştin.”

Tarık bana acıma dolu gözlerle baktı. Benim bilmediğim şeyleri bilen birisinin edasıyla, ne kadar saf olduğumu düşünür gibiydi. “Bizim işlerde insan kardeşini bile öldürürken, kardeşi gibi sevmiş ne ki?”

Derin bir nefes alıp sönen purosunu bir kenara fırlattı. “Ömer Baba çok kızdı yakalandığı için. Onun eğitimiyle bizzat kendisi ilgilenip yetiştirdi. Kendi var ettiği, varisim dediği çocuk yakalanınca gururu zedelendi.”

Kafamda panik çanları son ses çalıyordu. Kesik kesik nefes alıyordum. Tarık’ın ağzından çıkan her cümle keskin bir bıçak misali akciğerime saplanmış, nefessiz kalmama neden olmuştu. Sanki aldığım nefesler bana yetmiyor, bu bar, bu hava beni boğuyordu. “Yani,” dedim sersemlemiş hissederek, “onu kurtarmayacaklar mı?”

Tarık kafasını iki yana salladı. “Ömer Baba’nın kurtarmaya niyeti yok. Başka birisi de ondan emir almadan gidemez… Ömer Baba’nın bir şey yapmayacağını biliyorum, çünkü görevi mahvettiği yetmezmiş gibi, sağ kolu olarak yakalanarak onu rezil ettiğini düşünüyor.”

“Onu bileğini sakatlamışken zorla göreve gönderen o!” diye bağırarak ayağa fırladım. “Poyraz’ı orada mı bırakacaklar?!” Ellerimi masaya vurup bağırmıştım. Yan masadakiler, hatta üç-dört masa ötesi bile suspus olup bana bakarken, Tarık eliyle sessiz olmamı işaret ederek beni bileğimden çekip yerime oturttu. Parmağını sağ tarafa çevirip bir yeri gösterdi.

“Metin gizlice içlerine girmeyi düşünüyor sanırım. Bak orada, bir kişi bulabilmiş yanına, o da Arınç. Kurtarma operasyonu daha da tehlikeli olacak, çünkü o adamlar birilerinin gelmesini bekliyor olacaklar. Sağ çıkabileceklerini sanmam.”

Metin… Metin’e bakarken ağlamama rağmen saçma bir şekilde kıkırdamıştım. Sinirlerimin bozukluğundan kaynaklanan, mutluluk içermeyen bir gülüştü bu. Tabii ya. Metin de bu işin içindeydi elbette. Birbirlerinin hareketlerini ezbere biliyormuş gibi görünen iki oğlan, bunca zamandır beraber mi çalışıyorlardı? Metin de mi çocukluğundan beri bu işin içindeydi? O da Tarık’ın bahsettiği, yıllarca eğitim gören gençlerden birisi miydi acaba?

Metin yanında bir çocukla beraber duruyordu. İkisi de simsiyah giyinmişti -eldivenler, bereler ve yüzlerinde, şu an çenelerinin altında duran siyah maskelerle beraber- her yerlerini kapatmışlardı. Süveterlerinin altında belli bir çizgi boyunca şişlikler vardı. Herhalde silah, bıçak tarzı şeylerdi bunlar.

Metin çocukla bir şeyler konuştuktan sonra, rengi atmış görünen oğlanın omzuna vurdu ve döndüler. Ayağa kalkıp, Metin’e yetişmek için sarsak adımlar attım. Tam ona sesleniyorken, arkalarından yaklaşan adamı görünce biraz uzakta, olduğum yerde duraksadım.

Üstünde pahalı, gri renkli ama ışığın altında mor bir şekilde de yansıyan parlak bir takım ceket vardı. Uzun boylu, iri yapılı bir adamdı. Yürürken sol bacağı topallıyor, ağır hareket etmesine neden oluyordu. Yüzü, elmacık kemiklerinin üstünden başlayıp kel kafasına kadar devam eden bir dövmeyle sarılıydı. Dudaklarının arasında kahverengi bir puro asılıydı. Yürüyüşü, duruşu ne kadar önemli bir adam olduğunu çevresine hissettiriyordu. Ömer Baba mıydı bu?

Adam, ağır ve aksak adımlarla, parmaklarıyla sıkıca kavradığı, yılan desenli siyah bastonunun yardımıyla yürüyüp, oğlanlara yaklaştı. Metin ve Arınç, adamı gördükleri gibi konuşmayı bırakıp karşısında dimdik, selam verircesine durmuşlardı. İkisinden de yoğun bir saygı, üstelik aralara karışmış belirgin korku taneleri yayılıyordu.

Parmak uçlarımda sessiz adımlar atarak, kendimi hemen arkalarındaki bar taburelerinden birisine bıraktım. Onları duyabilecek bir mesafede, arkalarında duruyordum.

“Metin, çocuğum, nereye?” diye sordu Ömer Baba olduğunu tahmin ettiğim adam. Her hecesinin altında sessiz bir tehdit, ürkütücü bir gözdağı yatıyordu. Göz ucuyla bakınca Metin’in donup kaldığını gördüm. Yanındaki çocuk, Arınç, arkaya doğru birkaç adım atmıştı. Metin boğazını temizleyip, cesaret almak ister gibi derin bir nefes aldı.

“Poyraz’ı o depodan çıkarmaya gideceğim Ömer Baba,” dediğinde ses tonu tok, kendinden emindi. Demek, ünlü Ömer Baba buydu. Poyraz’ın işvereni mi? Başındaki adam mı?

“Gitmeyeceksin, evlat.” Ömer Baba samimi olmayan bir tebessümle, korkutucu gözleriyle ona bakıyordu. Purosundan bir nefes alıp, yoğun dumanını havaya üfledi. “Kuralları biliyorsun. Bir adam yakalanacak kadar beceriksizse, yakalandığı yerde ölmeye mahkûmdur.”

***

Ömer Baba, Metin’i kolundan tutup, çıkmak üzere olduğu kapıdan uzaklaştırarak ittirdi. Metin akıllara kazınan bir cesaret örneği göstererek, korktuğu adama kafa tutarak tekrar kapının önüne doğru çıktı.

Evet, cesaret buydu. Korktuğun bir şeye doğru adım atabilmek. Korkusuzluk ile cesaret birbirine çok karıştırılsa da, aslında birbirlerinden çok farklılardı. Korkusuz olmak, hiçbir endişeye sahip olmayan insanlara, cesaretli olmak ise, korkularına rağmen bir yola girebilecek güçte olan insanlara denirdi.

Metin’in gözlerinden, Poyraz’ı ne kadar sevdiğini, onu kurtarmak için can attığını ve bu uğurda kolayca kendini feda edebileceğini anlayabiliyordum. Ömer Baba, neden onu engellemek zorundaydı ki?! Poyraz görevini yaparken yakalanmış olsa bile cezası ölüm, daha kötüsü, terk edilmiş bir ölüm olmak zorunda mıydı?

Metin derin derin nefes alarak konuştu, “Kuralları biliyorum,” dedi. “Bu kuralla kimleri kaybettiğimizi de biliyorum.” Bir anlığına sessizleşmiş, boğazına bir yumru oturmuş gibi etrafına bakınmıştı. Sonra gözlerini kaldırıp tekrar karşısında duran adama baktı. “Ama Poyraz hem benim liderim, hem görüp görülebilecek en yetenekli insanlardan birisi, ayrıca kardeşim. Onu orada bırakamayız Ömer Baba, onu orada bırakamam.” Metin’in konuşmasındaki endişe, sözlerindeki haklılığa rağmen, Ömer Baba biraz bile etkilenmiş görünmüyordu. Purosundan uzun bir nefes çektikten sonra üfleyip, elini tehditkâr bir şekilde Metin’in omzuna koydu. Son bir kere açıklıyor olduğu, bu açıklamadan sonra susması gerektiği aşikârdı.

“Poyraz’ı getirsen bile, benimle hesaplaşması gerekecek. Elimde istediğim belgeleri göremiyorum. Hatta konuşturdularsa, görevi tamamen suya düşürmüş bile olabilir.” Metin bir şeyler söylemek için ağzını açınca, Ömer Baba onu susturdu. “İstersen önce istediğim belgeleri almaya çalış, işveren için öncelik onlar. Sonra gidip Poyraz’ı getir, canı o zaman bağışlanabilir.”

Metin herhalde bunca dakikadır bir duvarla konuşmuştu. Ben oturduğum yerde endişeden bayılacak gibi hissederek onlara bakarken, adamın bir mimiği bile kıpırdamamıştı; sanki sahilde tek başına duran, suların aşındıramadığı bir kayaymış gibi hissizdi. Metin her şeye rağmen konuşmaya devam etti. “Ağır yarası varmış, hemen müdahale etmezsek-”

Ömer Baba, karşısındaki çocuğa zehir akıtan gözlerle baktı. Metin’in yerinde başkası olsa şimdiye çoktan vazgeçip giderdi bile. Buna bir örnek olarak, yanlarında duran Arınç şimdi ortalıktan kaybolmuştu. “Görevini tamamlamayan hiçbir adamım,” dedi adam prensiplerine körü körüne bağlı birisinin katılığıyla, “bu kapıdan içeri girmeyecek.”

Metin son bir çabayla konuşmaya başladı. “Görevi yapabilirim ama önceliğim onun canı-”

“Hayır Metin!” Bağıran adama karşı irkilen Metin’in ona ne kadar saygı duyduğu ve ondan ne derecede çekindiği belli olsa da Poyraz’a karşı nasıl bir sevgi, nasıl bir sadakat duyuyorsa artık tekrar konuşmayı denedi. “Ömer Baba lüt-”

Ömer Baba, her parmağında yüzükler olan elini kaldırıp, Metin’e sağlam bir tokat attı. Çıkan gürültüyle beraber olduğum yerde havaya sıçradım. Adam Metin’in kafasını yana çeviren sertlikteki tokadından memnun kalmış gibiydi, yere doğru tükürdü. “Emirlere uyacaksın!” diye bağırıp, çocuğa sert bir tokat daha attı. “Elinde belgelerim olmadan gelirse zaten Poyraz’ı bizzat ben cezalandırırım!” Oğlana bir tokat daha atmak için kaldırdı elini.

Yüzü kıpkırmızı olan Metin, sesini çıkarmadan duruyordu. Adamın eli çocuğa vurmak için hızlanırken, içime birden deli cesareti doldu. Kaşla göz arasında yürek yedim. Kalbim küt küt atıyor, heyecandan kesik kesik nefesler alıyor ve görüşüm bulanıklaşıyordu ama kararım netti. Oturduğum yerden kalkıp koşarak ikilinin arasına girdim ve Ömer Baba’nın eli havada asılı kaldı.

Gözlerimden aşağı, korku ve endişeyle karışık yaşlar akarken konuştum. “Bırakın gitsin, lütfen, zaman kaybediyor. Ben, ben, istediğiniz belgeleri ben getireceğim, görevi tamamlayacağım!”

Sesim dalgalı, düzensiz bir denizi andırırcasına sallanmıştı. Ellerim, dizlerim titriyor, sırtım Metin’in göğsüne dayalı şekilde dururken, adamın hâlâ havada duran eline bakıyordum. Gözyaşlarım sel olup kendilerini zemine bırakırken, dudaklarım saatlerce soğukta kalmışım gibi titriyordu. Öyleydi. Saatlerce soğukta kalmıştım. Dışarıdaki değil, içimdeki ayazın ortasında kalmıştım.

Ömer Baba, havada duran elini henüz indirmemişti. Bana bakarken şaşırmış, inanılması güç bir şakayı dinleyen birisinin edasıyla dudakları bükülmüştü. Adamın elaya kaçacak kadar açık bir kahve tonunda olan gözlerine bakarken, yüreğimin ağzımın içerisinde çarptığını duyabiliyordum.

“Sen kimsin?” Dalga geçercesine gülerek elini indirirken sordu.

Stresten, o arada on kilo vermiş de zayıf düşmüşüm gibi, her an yıkılacağımı hissediyordum. Kalbimin gümbürtülü atışları, kulaklarımın uğuldamasına eşlik ediyor, beynimin önüne çekilmiş sisli perde düzgün düşünmemi engelliyordu. “S-sevgilisiyim,” dedim zar zor çıkan bir sesle. Sevgilisi falan olmadığımı bilen, ona yaslandığım için beni sıkıca tutan ve aslında düşmemi engelleyen kişi olan Metin, yanağını ovuşturarak tuhaf tuhaf bana baktı.

“Sevgilisiyim, bu yüzden de onun yerine görevi ben yapacağım.” Duruşumu dikleştirip, ayaklarımı sağlam bir şekilde yere bastım. Gözlerime cesur, alev alev yanan bir bakış gelmiş, duruşum pes etmeyeceğimi hissettirmişti. Sanki Ömer Baba’ya kafa tutar gibiydim. Adamsa bana bakıp, duyduğu en komik espriymişim gibi güldü.

“Git yap bakalım küçük kız,” dedi alaycı ses tonuyla. Beni ciddiye bile almamıştı. Kaldırdığı düz kaşlarından birisi, küçümsercesine havaya kalmıştı. Sonra yavaşça arkasını dönüp, kahkaha atarak uzaklaşıp arka taraftaki odalardan birisine girdi.

Hareket etmemi sağlayan devrelerim yanmış gibi olduğum yerde kaldım. Titremem hafiflemiş olmasına karşın, hâlâ derin bir şok içerisindeydim. Ben... Ben ne yapmıştım az önce?

“Kızım sen kafayı mı yedin?!” Metin beni kolumdan yakaladığı gibi kenara çekerken, oldukça sinirlenmiş görünüyordu. Barın önüne geldiğimizde gözlerime öfkeyle baktı. “Lan sen beyinsiz misin? Salak mısın? Poyraz’ın yapamadığı görevi yapmak senin neyine?!” Metin elini sırtındaki çantaya atıp, bar tezgâhının üstüne bir dosya fırlattı. Dosyanın kapağını öfkeyle açıp içerisindeki kâğıtları gösterdi. Kâğıtlardan görevle ilgili sayısız bilgi bana bakıyordu.

Kroki olan kâğıdı çekip önüme sertçe koyan Metin. “Bak, buradan girmen, buradan geçmen gerek.” Kâğıdın üstünü parmağıyla çiziyor, binanın katları arasında dolaşıyordu eli. “Şurada silahlı adamlar olacak, onları etkisiz hale getirip, belgelerin saklı olduğu yeri bulman gerek. Daha ilk saniyeden, içeri adım attığın gibi ölürsün!” O yüzüme doğru bağırırken, tezgâha sıkı sıkı tutunup hıçkırarak ağlamaya başladım.

“Biliyorum!” diye bağırdım. “Biliyorum ama P-Poyraz ölecek!” Hıçkırıklarım arasından, bu cümle zar zor çıktı. Birden bire sarsılan, duvara çarpmış gibi kalan Metin ne yapacağını bilemez halde bana baktı. Belli ki bir şey söylemek istemiş ama ne demesi gerektiğine karar verememişti. Ben elimin tersiyle gözümü silerken, Metin saatine kısaca göz attı. “Devrim gitmem gerek. Saçma bir şey yapma, okula dön tamam mı?” dedi. Sonra kolunu omzuma atıp bana destek olurcasına sarıldı, eldivenli elleri hafif hafif vurarak saçımda dolaştı.

“Ağlama, Poyraz’ı kurtaracağım.” Az önce tüymüş olan arkadaşını barın içinde bulup, ensesinden sürükleyerek götürdü. Ona bakarken birden bire duygulandım. Metin’in davranışları kimi zaman Poyraz’ı andırıyordu bana. Metin’in uzaklaşan siluetine bakarken, belgeleri masanın üzerinde unuttuğunu fark ettim. Gözyaşlarımı tamamen kuruladıktan sonra, derin bir nefes alıp kaşla göz arasında dosyayı alıp gizleyerek bardan dışarı çıktım.

Sırtımı duvara dayayıp dosyayı çıkardım. Kapağını açıp incelerken içerisinde her şeyin olduğunu gördüm. Binanın adresi, içerinin krokisi, her odada bulunması muhtemel adam sayısı, başlarındaki adam olan Ferhat’ın, Ömer Baba’nın ele geçirmek istediği belgeleri eğer ki bir kasada saklıyorsa kullanmış olabileceği şifreler…

Kâğıtlara bakarken gözümün önünde ağır yaralı Poyraz, ölmek üzere olan bir Poyraz gibi görüntüler geçiyordu. Dosyaya bakarken dışarıdaki tüm oksijenimi içime çektim. Kendime cesaret vererek bir dakika dikildikten sonra mırıldandım. “Hadi Devi, yaparsın sen kızım.” Hızlı adımlarla ana yola kadar yürüyüp bir taksi çevirdim ve taksiciye kâğıtta yazılı adresi okudum.

Yapacaktım. Görevini onun yerine yapacaktım. Ya da, en azından, tüm tehlikeleri göze alarak deneyecektim. Onu ölüme terk etmeyecektim. İçimden bir ses benim yerimde olsa, onun da beni ölüme terk etmeyeceğini söylüyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.