İçeriğe geç

Devrim (Erkek Lisesinde Tek Kız)

Bölüm 12 · 13 dk okuma

Devrim (Erkek Lisesinde Tek Kız)

Bölüm 12

27 KASIM

“Abisi.” Uzaklardan Mert’in bana doğru yürüdüğünü gördüm. Siyah şişme montu uzun boyuna rağmen dizlerinin altına kadar geliyor, zaten iri olan çocuğu iyice kocaman gösteriyordu. Her zamanki gibi tıraş olmaya üşenmiş, uzun siyah sakallarını kendi haline bırakmıştı. Gözlerinin şişliğine ve altlarında tomurcuklanan kızarıklıklara bakılırsa, muhtemelen yine uyumayıp sabaha kadar bilgisayar oyunu oynamıştı.

Yanıma ulaştığı gibi kendini yere bırakıp kolunu omzuma atarak bana sarıldı. Her ne kadar çok dalgın olsam da ben de hafifçe ona doğru giderek sarılmasına karşılık verdim. Mert elini şişme montunun cebine atıp hayatta en sevdiği şey olan uzun jelibonlardan çıkartıp yemeye başladı.

Arka bahçede, büyük bir ağacın altında, çimlerin üstünde bağdaş kurmuş oturuyordum. Havaya haftalardır yıkanmadığı için grileşmiş bir perde çekilmişti. Dünya tüm kalp kırıklıklarını dudaklarının arasından üflerken şiddetli bir rüzgâr esiyor, ayaz tenimden girip kemiklerime kadar titrememe sebep oluyordu. Donuyordum, ama bunu hissetmiyordum. Öyle ki üstümde ceket bile yoktu. Düşüncelerim aralıksız akıyor, beynim hiç durmadan çalışıyordu ve oturduğum yerde kıpırdaman duruyor olsam da, içimde öyle bir hareketlenme vardı ki bir şekilde ısınıyordum.

Mert bana şöyle bir baktıktan sonra, geriye gidip montunu çıkardı. Sonra da siyah şişme montunu omuzlarımın üstüne bıraktı. “Canın sıkkın gibi?” dedi ilgili bir sesle, jelibonu ağzından sarkarken.

Canım sadece sıkkın değildi. Canım çok sıkkındı. Belki de daha önce hiç canım bu kadar sıkkın olmamıştı. Bir haftadır aklımda dolanan tek bir konu vardı. Derslere girerken, yemek yerken, uyurken, uyanırken, hatta kahkaha atarken dahi bunu düşünüyordum. Bir konuya zar zor odaklanabilen bir insan olarak, bir şeyi kafama takarsam, onu bir saniye bile unutmam mümkün olmuyordu.

“Yok ya, iyiyim,” dedim Mert’in üçüncüsünü yemeye başladığı jelibonunun ucundan koparıp ağzıma atarken. Bir şey kafama takıldığı zaman beyin hücrelerimi katletmenin yanı sıra iç organlarımı da zedeliyordum galiba ki, bir haftadır doğru düzgün yemek yiyememiştim.

“İyi olacaksın tabii ki,” dedi beni güldürmeye çalışırken kendisi gülerek.

“Koskoca, havalı yarışçımız, gururumuz Devrim Altun’u, erkek lisesinin popüler tek kızı olan popüler Devrim Altun’u, okulun en uyuz bireylerinden birisiyle aynı odada kalan ve hâlâ benim odama geçmek için bir harekette bulunmamış Devrim Altun’u, kim üzebilir ki?” Alayla konuşurken o kadar uzun bir cümle kurmuştu ki, nefes nefese kaldığı için devasa göğsü hızla kalkıp iniyordu.

Mert’in omzumda duran kolunun altından çıktım ve sahte bir gurur ifadesiyle alkışlamaya başladım. Onun yarışmayı bile beceremeyeceği kadar başarılı bir alayla baktım ona. “Gerçekten ilk defa bu kadar uzun bir cümle kuruyorsun tebrik ediyorum seni.”

“Uğraşma lan benle,” deyip kafama hafifçe vurdu. Şapşal suratına bakarak gülümsedim.

Neyse ki dostlar vardı. Dostlar olmasa bir bokun çekileceği yoktu çünkü. Düştüğünde, tökezlediğinde kaldıracak, yürümeyi bilmediğin yolları seninle emekleyecek, seni asla yargılamayacak insanlar. Dostlar kişiye sadece arkadaş değil, aile de olurdu. Bunu düşünerek sırtımı ona yasladım. Sırtımı yaslayabileceğim birisine sahip olduğum için çok şanslıydım.

Hazır güvenli bir yer bulmuşken, yine düşünmeye başladım. Mert kafede karşılaştığı güzel kızı anlatırken, ben birkaç gün öncesine dalıp gitmiş, o geceyi gözlerimin önünde tekrar tekrar yaşıyordum. Poyraz gideceği zaman kapıyı tutuşumu ve şu, her düşündüğümde beynimin allak bullak olmasına sebep olan, öpücüğü…

O öpücük ne anlama geliyordu? Bir anlama bile geliyor muydu ki? İlk öpücüğüm… İlk öpücüğüm bir veda öpücüğü müydü? Sarhoş birisinden gelen rastgele bir davranış mıydı? O anın gidişatıyla anlık yaşanan bir şey mi? Bilmiyordum… Her şey birbirine girmişti. Tek bildiğim, Poyraz Çağan beni öpmüştü. Bu da, beynimin çorbaya dönmesine sebep olmuştu.

“Devrim, Devriiim!” Mert’in beni sarsmakta olduğunu fark edince filmim yarıda kesilmiş gibi anımıza döndüm. Bana tuhaf tuhaf bakan Mert, endişeli görünüyordu.

“Ne oldu?” diye sordum şaşkın bir şekilde.

Mert dehşete düşmüştü. Oturduğu yerden geriye kayıp bana tip tip baktı. Suratımı tutup gözlerimi inceledi, elinin tersiyle ateşim mi var diye kontrol etti. “Bence bir doktora gidelim, sen iyi misin be?” dedi. “Ne düşünüyorsun dakikalardır?”

Zihnim, o gece ile bugün arasında son hız koşabildiği bir köprü kurmuştu. Bu anı yaşıyorum sanırken, küçük bir kaymada kendimi orayı düşünürken buluyordum. Mert’e ne cevap vereceğimi bile düşünemeden, ağzımdan çıkmasını isteyebileceğim son isim çıktı. “Poyraz.”

Mert önce çatık kaşlarla baktı bana. Sonra gözlerinde birkaç ışık çaktığını ve beyninde bir ampul yandığını sanki gözlerimle gördüm. Şaşkınlıkla ağzı açılıp kapandı birkaç kere. Bana doğru eğilip büyük bir ciddiyetle bakarak baklayı ağzından çıkarttı. “Yok, artık. Sen Poyraz’dan hoşlanıyorsun.”

***

“Ne!” diye bağırdığım gibi bahçede dolanan birkaç kişi irkilerek bize döndü. Ya çok yüksek sesle bağırmıştım ya da sesim yankı yapıyordu. Mert’e kocaman açılmış gözlerle bakarken aceleyle konuştum. “Kesinlikle Poyraz’dan hoşlanmıyorum.” Kelimeler ağzımdan motora takılmış gibi uçuyordu. “Neden Poyraz’dan hoşlanayım ki? Bu kadar saçma bir şey daha duymamıştım! Poyraz’dan hoşlanmakmış… Nereden çıktı ki şimdi bu?”

“Sana en az on kere mal, salak, öküz dedim burada. Normalde olsa kıyameti koparırdın. Ama çocuğu düşünmekten hiçbirini duymamışsın. Kızım hoşlanıyorsun işte.” Mert kollarını kavuşturarak arkasındaki ağaca yaslandı ve ‘ben bilirim’ bakışı attı. Aynı zamanda da, kızmıştı. “Poyraz, bu okulda hoşlanman gereken son insan,” dedi kafasını iki yana sallayarak.

Kendimi açıklamak için söze başladım. “Ya iyi de hoş-”

“-lanıyorsun.” Mert sözümü kesmiş ve kaslı kollarını daha da kavuşturmuştu.

Sinirlenmeye başlayarak sesimi yükselttim “Bak Mert ben Poyraz’dan hoş-”

“-lanıyorsun.” Mert de sesini yükseltmişti. Birbirimize dönmüş bakarken, onun bunu anlaması için gerekirse elli defa söylemeye hazırdım. Ben Poyraz’dan falan hoşlanmıyordum!

“Ben ondan hoş-” dediğim gibi Mert parmağını havaya kaldırdı. Herhalde anladı da susacak derken tekrar sinirlerimi yıkarak konuştu.

“-lanıyorsun.”

“He Mert, hoşlanıyorum Poyraz’dan!” diye alayla konuştum. Daha doğrusu, anın ateşine öyle kapılmıştım ki bağırdım. Okulun bahçesinde sesim yankı yapıp geri bana gelirken, bahçede dolaşan herkesin durmuş bize baktığını gördüm. Sesim her yere gitmişti ve bize bakan insanlar arasında, Poyraz’ın koca okulda yakın olduğu tek arkadaşı olan, Metin de vardı. Harika.

“Cidden mi?” Şimdi fısıldayarak konuşmaya başlayan Mert’e acı çekerek baktım. Beni bağırttıktan sonra şimdi fısıldaması ne kadar da akıllıcaydı! Bu çok kötü olmuştu. Çok, çok kötü olmuştu hem de. Hemen iki üç kişiden başlayarak öyle bir şey olmadığını anlatmam gerekiyordu çünkü okulumu tanıyorsam, yarının manşeti bu olacaktı. Devrim Altun ve Poyraz Çağan. Poydev ile ilgili detaylar 3. sayfada.

Büyük bir nefes alıp onu geri verdim. Mert’e onu öldürmek istemiş gibi baksam da, yine başıma gelen benim mallığımdan olmuştu. Ya da şanssızlığımla geçen hayatımın küçük bir ön izlemesiydi bu. “Off, hayır sus diye söyledim.” Saçlarımla kıpkırmızı olmuş yüzümü kapatıp alnımı ovuşturdum. “Hoşlanmıyorum.”

“Ha iyi,” dedi Mert sonunda anlamış gibi kafasını sallayarak. Eliyle sakallarını ovuşturduktan sonra, parmağıyla bahçeyi işaret etti. “Ama onlar artık öyle düşünmeyecek.” Bahçeye baktığım gibi, oğlanların hemen gruplaşmaya başladığını gördüm. Erkeklerin kümelenme özelliği olduğu gerçeğini bir kere daha fark etmiştim. Kendi aralarında toplaşmış bize bakarak fısıldaşıyorlardı. Sorun yoktu, halledebilirdim.

Derken, sarı bir kafa çarptı gözüme. Ürkek bakışlarımı kaldırıp büyük bir üzüntü dalgasının yayıldığı oğlana baktım. Alp’i gördüğüm gibi kafamdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Uzakta tek başına durmuş, ellerini yanlarında salmış, kırgın bir şekilde bana bakıyordu. Gülümsemesine alıştığım suratına, somurtmak o kadar yakışmamıştı ki… Ona bakarken kalbime büyük bir ağırlık çökmüştü bile.

Alp bana son bir defa kırgınca baktıktan sonra, arkasını dönüp okul binasına girdi. Arkasından gitmek için ayağa fırlayıp bahçede koşturdum. Bir anda birisi beni kolumdan tuttuğunda, sarsılarak durdum. Dönüp beni tutan kişiye baktığımda, şaşırarak onun Metin olduğunu gördüm. Metin ile daha önce hiç konuşmamıştım. Ya Poyraz’la basketbol oynarken ya da öğle aralarında görürdüm onu. Metin herkesten uzak duran, kendi kısıtlı çevresine sahip, kimsenin bulaşmadığı, belli bir ağırlığı olan çocuklardandı.

Beni kolumdan tutarak yanında sürüklemeye başladı. Ne beklersin, Poyraz’ın arkadaşı… Sonra bize bakarak fısıldaşan oğlanların olmadığı bir köşeye yöneldi. Ahh, harika, bir manşet daha. Devrim Altun, Poyraz’ın en yakın arkadaşı Metin Karaca ile görüldü. Metin, bu ilişkiyi onaylamıyor mu? İlgililer ekte.

Yine de Metin’di bu. Beni kolumdan tutup da kendi kendini onaylamış ağabeyim ve gardiyanım Mert’in gözünün önünde götürebiliyorsa, mutlaka bir şey olmuş olmalıydı.

Bir yanım Alp’te kalmıştı, hemen gidip onunla konuşmazsam her şey için çok geç olabilirdi. Alp’e karşı bir şeyler hissettiğimi adımı bildiğim kadar iyi biliyordum. Yanında ilk zamanlarda deneyimlediğim o kalp çarpıntısını, heyecanı artık yaşamasam da, onunla vakit geçirince eğleniyordum. İlgili, düşünceliydi. Bana kendinden bahsediyor, derslerden sonra yanıma geliyor, benim için zaman yaratıyordu.

Oysa Poyraz’a karşı ne hissettiğimi daha çözememiştim bile. Bir haftadır her saniye bunu düşünmüş olmama karşın, hiçbir fikrim yoktu. Poyraz bana kendini açmıyordu. Onunla ilgili her gerçek, aynı zamanda bir sırdı. Yüzünü, aynı sınıfta ve odada olmamıza karşın birkaç saatliğine görüyordum. En kötüsü ise, ona karşı ne hissettiğimi gerçekten bilmiyordum. Hayranlık mıydı bu, nefret mi, dostluk mu, aşk mı? Ne hissettiğimden emin olmadığım birisi için Alp gibi iyi birisini nasıl kırabilirdim?

Metin ile beraber yürürken gözüm sürekli arkadaydı. Birden belli ki zaten fazlasıyla gergin olan oğlan sinirlenerek beni bileğimden tutup kendine döndürdü. “Buraya odaklanırsan bir zahmet!” dedi gözlerinden ateş çıkararak. Oysa her zaman o kadar sakin, o kadar ağırbaşlıydı ki… Metin okul başkanıydı. Gördüğüm kadarıyla sorunları her zaman mantıklı bir şekilde çözerdi. Şu an karşımda duran çocuk ise, kesinlikle o kişi değildi.

“Poyraz bir haftadır, bir dakikalığına bile olsa odaya geldi mi?” diye sorduğunda, sinirli tavrı ve sert ses tonu karşısında şaşkına dönmüştüm. Üstelik o farkında olmasa da bileğimi öyle bir sıkıyordu ki çoktan kızarmıştı bile. Gözlerim sıktığı bileğime kaydı ve ona sinirle baktım. Mesajı anlayarak hiçbir duygu içermeyen bir sesle, “Kusura bakma,” dedikten sonra bileğimi bıraktı.

“Gelmedi,” dedim ona kızgınca bakarak.

“Haber aldın mı hiç? Bir arama olsun, mesaj olsun, onu gören birisi…” dedi bu sefer. Siniri, yavaş yavaş yerini belli ki hissetmemek için uğraştığı endişeye bırakıyordu. Parmakları kıvır kıvır olan koyu saçlarının arasında dolanırken, siyah gözleri telaş pırıltılarıyla parlamaya başlamıştı.

“B-ben hayır,” dedim endişesi karşısında şaşırarak. Bir şey mi olmuştu. Kesinlikle bir şey olmuştu. Çok kötü bir şey olmuştu. Sorun neydi? Neden bu kadar telaşlıydı? Ne olmuştu? Metin sinirle sağa sola bakarak dudaklarını dişledi.

“Off,” dedi bir anda ve bana hiçbir şey demeden arkasını dönüp büyük bir hızla koşmaya başladı. Önce ne yapacağıma karar veremeyerek şok içerisinde arkasından baktıysam da, kendime geldiğim gibi peşinden koşturmaya başladım. “Metin!” diye bağırdım ama tek görebildiğim geniş omuzu ve son hız koşan antrenmanlı bacaklarıydı.

Derin bir nefes aldıktan sonra bacaklarıma yüklenip daha hızlı koşturdum ve onu kapıdan çıkmadan bir saniye önce, nefes nefese kolundan yakaladım. Gözlerim kocaman açılıp dolmuştu. “Poyraz’a ne oldu?” dedim onu bir cevap almadan bırakamayacağımı anlatmaya çalışan bakışlarla.

Korku dağları beklerdi. Her yerden, her an ortaya çıkabilirdi. İkimizin gözleri de bu duyguyu taşıyordu şimdi. Metin’i değerli vaktini harcayıp da durmaya, bana cevap vermeye iten bakışlarımda gördüğü bu duygu olmuştu. “Zaman kaybettiriyorsun bana,” diyen oğlan, siyah gözlerinde onu bırakıp gitmesine izin vermem gerektiğini söyleyen bir endişe vardı.

“Ne oldu?” dedim Metin’in kolunu bırakarak. “İyi mi, ne olur onu söyle?”

Acelesi olduğunu anlasam da, bilmem gerekiyordu.

“

İyi değil Devrim,” dedi. “Bir şey olursa haber veririm.” Ben başka bir şey diyemeden, arkasını dönüp güvenlik görevlisiyle konuştuktan sonra koşarak yola çıktı. Geçen bir taksiye atladığı gibi görüşümden uzaklaştı.

Bense panikle sağa sola baktım. Gözlerim dolmuş, gözyaşlarım yanaklarımdan aşağı kendilerine bir yol oluşturmuş akıyordu. Kollarımı birbirine sarıp ısınmaya çalıştım. Artık titriyordum. Şimdi soğuğu hissedebiliyordum. Çünkü içimde, hiçbir sıcaklık kalmamış, her yanım ürpermiş ve buz tutmuştu.

Mert’in yanıma gelmiş olduğunu bile yeni fark ediyordum. “Sorun ne?” dedi bana endişeyle. Sorun… Poyraz’dı.

Koskoca bir haftamı onu düşünerek geçirmiş olmama karşın, gittiği geceden beri görmediğim Poyraz. Onu kendi sonuna yolluyormuş gibi hissederek kapıdan çıkıp gitmesini izlediğim, şimdi ise kalbimden aynı anda bin bir türlü endişenin geçmesine sebep olan çocuk. İyi değil miydi? Zarar mı görmüştü? En yakın arkadaşının gözlerindeki telaş… Bana her şeyi anlatıyordu değil mi?

“Gitmem gerek,” dedim Mert’e. Ses tonum durumumun aksine sakin, soğuk çıkmıştı. Bir şeyler söyleyen oğlana tek kelime dahi etmeden arkamı dönüp okul binasına koşturdum. Nefesim bitecek gibi hissetsem de son hızla koşarak yatakhane bölümüne geçtim. 390 numaralı odanın kapısında durdu gözlerim. Alp’in kapısı… Sonra, tekrar önüme dönüp odamın kapısını hışımla açtım. Sırt çantamı, montumu aldığım gibi dışarı fırladım.

O dar sokağa gidecektim. Biliyordum, orada bulacaktım Poyraz’ı. İyiydi, iyi olmalıydı. Her zaman güçlü görünen o dağ gibi çocuk. Bir şeyi yoktu, yoktu değil mi? Hayır, eminim ki iyiydi. Oturmuş sigarasını içine çekiyor, bir şeyler yudumluyordu şimdi. Yine derslere çalışmıyor, yine bir şekilde sınıf birincisi oluyordu. Bir yerde, kendi halindeydi yine. İyiydi. Gittiğimde orada olacaktı. Olacağını biliyordum.

***

O sokağa doğru koşuyordum. Saçlarım, amansızca esen rüzgârın etkisiyle yüzümü kamçılıyordu. Bu karanlık, bulutlu günün sonunda yağmur atıştırmaya başlamıştı. Ya da bulutlar gözyaşlarını yeryüzüne bırakmaya. Gözlerimi kısmama sebep olan yağmur, saçlarımdan damla damla suların akmasına, her yerimin sırılsıklam olmasına sebep olan yağmur, aynı zamanda engel olamadığım gözyaşlarımı da saklıyordu.

Kaldırım taşlarında biriken suları etrafıma sıçratarak koştum. Nefes nefese, ellerimi dizlerime koyarak durdum sonra. Sağıma soluma hızla bakınıp, doğru yere gelip gelmediğimi kontrol ettim. Doğru yerdeydim. Yağmurun bir yerlere çarparak çıkardığı şıkırtıları duyduğum, taşlarından damlaların süzüldüğü bu sokaktı. Taş duvarı inceleyerek güç toplamak ister gibi gözlerimi kapattım. Sonra titreyen yumruğumu kaldırıp, duvara bir iki defa vurdum.

İçeriden kalın bir erkek sesi duyuldu. “Parola?”

Taksiye binerken, yoldayken, indikten sonra, buraya gelirken sürekli içimden tekrarladığım, sessiz bir dua gibi kendime fısıldadığım parolayı söyledim.

“Bomonti.”

Sırılsıklam olduğum için omuzlarımı yukarı kaldırmış, kafamı aşağı eğmiş,

gözlerimi kısmıştım. Yağmur damlalar suratıma çarpıyordu. Saçlarım ıslak tutamlar olarak önüme dökülüyordu. Saçlarımın arasından baktığım duvar, benimle alay eder gibi, bir santim bile kıpırdamamıştı. Tekrar yumruğumu kaldırıp vurdum aynı yere.

“Bomonti,” dedim bu sefer sorar gibi. Artık paniklemeye başlıyordum. Neden açılmıyordu? Bir kere daha duvara vurdum. Hiçbir şey olmazken ne yapacağımı bilemeyerek etrafıma bakındım. Sonra kapının açılırken çıkardığı ince, metalik gıcırtıyı duyduğumda rahatlayarak gülümsedim. Kapak dışarı çıkıp kenara kaydı ve bir anda, suratıma doğrultulmuş silahı gördüm.

Adımlarım birbirine dolaşarak geriye sıçrarken, silahın namlusuna bakıp tiz bir çığlık atmıştım. İçerideki silahlı adamlardan birisi dışarı fırlayıp elini ağzıma kapayarak sesimi kestikten sonra, beni çekerek kapaktan içeri sokup duvarı eski haline getirdi.

Daha karşı koyuşuma bile başlayamadan beni omzundan ters sarkıtıp merdivenleri inmeye başladı. Saçlarımdan önümü bile göremiyordum. Görüş alanımdaki tek şey mermer merdivenler, duvarlara asılmış turuncu, etrafa loş bir hava katan ışıklardı. Attığım bir-iki çığlık ortalıkta kaybolmuştu. Vücudumdaki tüm kan beynime akarken, tam adamın poposunu çimdikleyip kaçmak için bir plan yapmıştım ki kurtarıcı bir ses duydum.

“Devrim?” Bu, Poyraz’ın barmen dostu Tarık’ın sesiydi. Sesini duyduğumda dudaklarımdan bir kahkaha çıktı. Ardından, beni omzuna atan adam bırakarak ayaklarımın üzerine koydu. Adamdan yerde gördüğüm böcekten kaçar gibi kaçıp, gözlerine öfkeyle baktım. Koşa koşa Tarık’ın yanına gittiğimde, kolunu koruyucu bir şekilde omzuma atarak beni hafifçe arkasına doğru aldı.

Hâlâ hissettiğim adrenalinle kalbim hızlı hızlı atıyor olsa da, buraya ne için geldiğimi bir saniye bile unutmamıştım. Tarık’ın arkasına saklandığım yerden gözlerim otantik barda dolanıp yarı çıplak kızların servis yaptığı her masayı, her köşeyi, her santimi aradı. Yoktu. Burada değildi.

Tarık korumalarla arama geçtiğinde tek görebildiğim gri tişörtü ve arkadan sarkan atkuyruğuydu. “Abi ne yapıyorsunuz siz?” dedi sinirli bir sesle.

“Sorgulamak için aldık. İçeri gizlice girmeye çalıştığını düşündük parolayı iki kere yanlış söyleyince.” Adam elindeki silahı belindeki kemerine geri koyarken konuşmuştu.

“Duvardaki gizli kapağın amacı dış dünyayla aramıza bariyer koymak değil mi? Açmasaydınız…” Gerçekten öfkeli görünen Tarık tam olarak düşündüğüm şeyi söylemişti.

“Ömer Baba’nın emri,” diyen güvenlik görevlisi parmağıyla beni gösterdi.

“Ayrıca çığlık atıyordu,” dediğinde ben 8 oktavlık çığlığımı hatırlayıp kızarırken diğeri konuştu. “Gizliliğimizi bozabilirdi.”

Tarık adama bakıp gözlerini kırpıştırdı ve gergin bir ses tonuyla konuştu.

“Tamam abi neyse, kız benimle beraber. Hadi siz gidin.” Adamlar uzaklaşırken, Tarık üfleyerek beni arkama döndürüp boş masalardan birisine doğru götürdü. Masaya oturdum, Tarık da hemen yanıma oturdu; barda onun yerine başka birisi çalışıyordu. Gözlerimle yine her köşeyi taradım ama Poyraz’dan ve iyi olduğuna dair bir umuttan bile eser yoktu burada.

Tarık yanımızdan geçen garsonlardan birinin tepsisinden iki bardak içki aldı. Kendininkini tek dikişte içti, diğerini de önüme doğru ittirdi. Votka bardağına bakarak, “İçmiyorum,” dedim ve geri Tarık’ın önüne ittirdim içkiyi.

“Sonra isteyeceksin,” dedi Tarık iç çekerek. Cebinden bir paket, paketten bir sigara çıkartıp dudaklarına yerleştirdi. Siyah mat çakmağının kapağını açıp çakmağı çaktı ve sigarayı tutuşturdu. Kollarını masaya yasladıktan sonra, bardağı tekrar yavaşça önüme ittirdi.

“Neden?” diye sordum, korkunç bir his ruhumu sararken. Neden içme ihtiyacı duyacağımı düşünüyordu ki? Bir insan neden içme ihtiyacı duyabilirdi? Gerçek hayattan kopmak, uzaklaşmak, içinde bulunduğu anı yaşamamak istiyor olabilirdi. Bunu bana istetebilecek kadar kötü ne olmuş olabilirdi?

“Poyraz’ı bir süredir görmüyorsun muhtemelen, sormaya geldin değil mi?” dedi, tam gözlerimin içine bakarak. Ses tonu oldukça sıkıntılıydı. Konuşmadan önce sigarasından bir nefes daha alıp üfledi ve dudaklarını dişledi. Beden dilindeki en küçük ayrıntı bile her şeyin kötüye alamet olduğu bildiriyordu. Sorusuna, korka korka kafamı yukarı aşağı sallayarak cevap verdim.

Bir süre, kulak tırmalayıcı bir sessizlik oldu. İkimizde hiçbir şey söylememiş, derin bir anlayışla birbirimize bakmıştık. Tarık bana onaylarcasına baktıktan sonra konuşmaya başladı. “Sorunun cevabını alıp, Poyraz’ın durumunu öğrenince korkacaksın. Sonra da içmek isteyeceksin, çünkü yapabileceğin başka bir şey yok.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.