Ada'yı odasına bırakmıştık. Sıra bendeydi. Profesörü takip ediyordum. Oldukça fazla yürümüştük. Burası Ada'nın odasından çok uzak ve ıssızdı. Sonlara gelmiş olmalıydık.
"Profesör, benim odam neden bu kadar uzak?"
"İnanır mısınız ki Arya Hanım bu tesise ucu ucuna girmişsiniz. Doğum gününüz yarın değil de bugün olsaymış burada bir odanız olmayacakmış." Bu gayet olası bir durum değil miydi? Doğum tarihimizi seçemezdik ya.
"Sonuçta burada sizinleyim değil mi?" Birden sağ tarafına dönüp duvara yumruk attı. Duvar da herhangi bir iz olmamasına rağmen yumruk yaptığı eli kanıyordu. Adeta burnundan soluyordu. Neden bu kadar sinirlendiğini anlayamamıştım.
"Sen de yanlış olan bir şey var. Ve ben bunu bulacağım. Müdüre sunduğumda ise...İşte o zaman sana ne olur bilemiyorum." Bir psikopat gibi sırıtmaya başladı. Korkutucuydu.
Dikkatli olmalıydım. Bu adam benim her hareketimi izleyecek gibi bir his vardı içimde...
Uzun bir yürüyüş sonunda odama varmıştık. Odam tesisin son odasıydı. Kapımda her kapıda olduğu gibi cynefin yazıyordu. Tabi üzerinde de benim adım Arya Çimen...
"İzninizle profesör..." Sanki az önce hiçbir şey olmamış gibi kocaman bir o kadara sıcak bir şekilde gülümsedi. Acaba çift kişilikli olabilir miydi?
"Seni ısırmam Arya. Ama bu dikkatini dağıtmasın. Her zaman bir adım arkanda olacağım. Kendine dikkat et. Bir o kadar da bana..." Daha fazla kafamı karıştırmaması için odama girdim.
Odam oldukça büyüktü. Bu sefer beyazın aksine gri rengi odaya hakimdi. İçeride bir yatak ve gardırop dışında pek bir şey yoktu. Duvara süs amacıyla bir kaç tane tablo asılmıştı. Yerde halı yoktu. Amerikan evini andırıyordu. Sade ve şık.
Ama bu hoşuma gitmemişti. Ben geleneklerimize düşkün bir insandım. Ev dediğin yere ayakkabı ile giremezdin. Aslında burası bir ev de sayılmazdı ama burada kaldığım sürece evimde gibi hissetmeliydim. Yoksa burası benim için bir cehennemden farksız olurdu...
Yatağa uzanmış zamanın geçmesini bekliyordum.
Yalnız değildim.
Kafamda karanlık düşüncelerim vardı.
Yalnız değildim.
Ama bir o kadar olmak isterdim.
Düşüncelerden nefret ederdim. Ana göre hareket ederdim ben. Ama şuan onların esiriydim.
Kafamda Defne'nin çığlıkları yankılanıyordu.
Gözümün önüne ise arabanın yakıcı farı vardı.
Ve bunların sonrasında gelen fren sesi...
Defne küçükken 3 ay komada kalmıştı. Bunun suçlusu bendim. Eğer o gün daha dikkatli bir abla olsaydım Defne'ye böyle bir şey olmazdı. O gün Defne benim ona ablalık yapacağım yerde o bana ablalık yapıp önüme siper olmuştu. Kendimi aciz hissediyordum. Bir abla olamayacak kadar aciz.
Sonra ailem vardı. O 3 ay onlar için bir cehennem gibi geçmişti ama bir kere olsun beni suçlamamışlardı. Belki de bu yüzden bu kadar acı çekmiştim. Suçlu bendim. Ama onlar bunu görmezden gelmişlerdi. Ya da beni de kaybetmek istememişlerdi. Oysaki tek istediğim o an için azarlanmaktı.
Suçlu suçunu itiraf etmek istemişti, içinde ki suçluluk duygusundan kurtulmak için...
Odanın zilinin çalmasıyla salya sümük ağladığımı fark ettim. Ne oluyordu bana? Ben duygusal bir insan değildim oysaki.
Kapıyı açtığımda karşımda sabah ki oğlanı gördüm. Üzerinde mavi bir pijama takımı vardı. Bu beni ister istemez güldürmüştü. Sahi benim de böyle şeylerim olmalıydı. Geldiğimden beri odayı hiç karıştırmamıştım bile.
"Neye gülüyorsun ağlak şey?"Bir dakika... Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Ben ağlamıştım ve yüzümü yıkamaya bile tenezzül etmeden kapıya çıkmıştım. Ben kendimde değildim. Bunu aklı başında kim yapardı ki?
Yüzüne kapıyı kapattığımda bu sefer şaşıran o olmuştu. Kapının arkasından bana bağırıyordu.
"Biraz kibar olmayı mı denesen!"
"Yüzüme kapıyı kapatmazsın!"
"Kapıyı aç ve özür dile!" Başıma iş almıştım. Yeni komşum bana huzur verecek gibi değildi.
Yorumlarınızın hepsi benim için çok değerli.
Yorum yazmayı unutmayın.
Sevgiliyorsunuz...



