"Jungwoo?"
Kahvaltı masasını kurarken ağlamaktan halsiz düşüp yere kapaklanan Jungwoo'nun hıçkırıkları kapının başına kadar gelirken Mark duyduğu sesle endişeye kapılmıştı.
"Ne oldu sana böyle?"
Masanın kenarında, ahşap parkelerin üstünde oturan Jungwoo'yu kumral parlak saçları ele vermişti. Mark yanına varınca elinden domates kesmek için tuttuğu bıçağı yavaşça çekip masaya bıraktı. Sonra saçlarından öpüp sakinleştirmeye çalıştı.
"Neye ağlıyorsun bilmiyorum ama ağlama. Gözyaşlarına bak. Gerçekten bazen yer değiştirdiğimizi düşünüyorum."
Derin bir nefes alınca sesi ufak bir çığlık gibi çıkmıştı Jungwoo'nun.
"Ben çok pişmanım Mark. Gördüğüm kabus sürekli gözümün önüne geliyor, gerçekmiş gibi. Canım çok yanıyor, daha fazla yanmaya devam edecek."
"Gördüğün kabus neydi bebeğim?"
"Ben... söylediğim bir yalan yüzünden herkesi kaybediyordum. Seni, Taeil'i ve onu. Ben o yalanı dün söyledim. Gerçekten."
"Beni mi kaybedeceksin? Hiç sanmıyorum. Ne yalanıymış bu?"
Mark yere çömelip yanına oturdu. Jungwoo'nun kafasını göğsüne doğru yaslamış, kokusunu içine çekiyordu. Jungwoo ise kardeşi ile özlemini böyle gideriyordu. Eğer kardeşini kaybederse böyle nasıl içine çekecekti kokusunu? Nasıl hissedecekti onu?
Jungwoo masayı kurarken geldiği için hiçbir olaydan haberi yoktu Mark'ın.
"Bir kız olduğum yalanı."
"Beni bu yüzden kaybetmeyeceksin. Feminen bir erkek olman benim umrumda değil. Feminen bir erkek olup abim olman hiç değil. Cinsiyet değişikliği yapamadığın da önemli değil. Söylediğin yalan beni etkilemez. Neyin ne olduğunu gayet iyi biliyorum. Dün o çocuk senin kız olduğunu biliyorsa, yalan söylediysen bana göre takma. Doğruyu diyebilirsin eğer buluşmaya devam edecekseniz. Korkma, kötü karşılaşayacak olursa ayrılırsın ve biter. Bu onun nasıl biri olduğunu ortaya koyar."
Jungwoo'nun dün geceden beri ağlamaktan gözyaşı deposunda iki damla bir şey kalmıştı. Seviyorsa, insan sevdiğini bu kadar kolay bırakmazdı ki.
"Beni bu nedenle bırakmazsın ama doğruyu söylemeyip yalanıma seni katarsam ve olay karışırsa elbette sen, o ve dostum ile ayrı düşerim."
"Bu olmayacak, olursa bile senin yanında tek olsam da kalmaya devam edeceğim için söz veriyorum. Biz ne olursa olsun kardeşiz, hatalarımız olsa da anlayışla karşılamamız gerek."
Jungwoo bu rahatlatıcı konuşmadan sonra kendine gelebilmişti.
"Seni seviyorum."
"Ben de seni kardeşim."
Birbirlerine sımsıkı sarıldıklarında Mark sırtını tutarak geri çekildi.
"Dün ne oldu bilmek ister misin? Donghyuck'un babasından dayak yedim. Adam evlilik delisi çıktı. Bizi tam birbirimizi tamamlayacak iken, daha ne kadar kibar olabilirim bilemiyorum, yakaladı. Sanırım yakında evleniyoruz. Cevabımı beklemeden vur Tanrı vur... Kırbaç değildi tek o aradaki fark. Çok açım ve üstümdekiler bile canımı yakıyor, değiştirince konuşuruz."
"Ne? Dur, evlenmek mi?"
"Aldırma, boş laflar."
"Ama... dayak bile yemişsin."
"Daha biz 18 yaşındayız. Kimi kandırıyor? Ah, bunu hatırladıkça hızlı zamanlarımızdı falan mı diyeceğiz? Beraber... garip hissettim. Evlensem mi?"
Jungwoo kaşlarını çatıp sırtına hafif vurdu.
"Oynayıp geri mi çekileceksin?"
"Tabi ki evet."
"Durumunuz ne?"
"Bilmiyorum ama gerçekten mükemmel biri. Göründüğünden fazlası var. Donghyuck'u beğendim."
"Beğendiğini dedikten sonra Donghyuck ile konuşup ona aşık olduğunu dersen fena dayak yersin Mark."
"Hey, hormonlarım ve beynimin ne tepki vereceğini bilmiyorum."
Daha fazla karışmamaya karar verip ayağa kalktı Jungwoo.
"Üzersen, üzerim."
Aldığı cevapla mutfaktan çıkan Mark'a baktı. Kardeşinin bazen böyle düşünmesi onu üzüyordu. Sadece birlikte olduktan sonra unutacak mıydı onu? Böyle yapacaksa Donghyuck'un babasına yakalanması daha iyiydi. Sadece beğendiği biri olmamalıydı beraber olabilmeleri için ya da o geceyi bekaretini sona erdirmek için sırf böyle kullanmamalıydı. İleride gerçekten seveceği birine kim istemezdi ki kendini saklamak? O zaman unutulma da söz konusu olmazdı.
Jungwoo ömrünün sonuna kadar kendini adayacak bir insan istiyordu. Baloda da böyle biri ile karşılaşmıştı. Yukhei'yi bir gecede tanımak zordu ama yine de sevgili olacağından böyle şeyler yapmazdı.
Feminen bir erkeği de hayatına kabul ederdi belki?
Acilen kardeşinden başka biriyle konuşmalıydı. Balo gecesi olanları anlatmak için söz verdiği en yakın arkadaşı Taeil kendisi için yeterdi.
★★★
Çalınan kapı ile altına çektiği pantolonu düzeltip saçını eliyle tararken kapıyı açtı.
Birini beklemiyordu, Taeil'e gidecekti...
"M..."
Talihsizlik mi desek gerçeklerin zamanı geldi mi desek buna Jungwoo karar versin, karşısında Yukhei'yi görmeyi beklemiyordu. Hem de erkek hâli ile!
Yukhei gözlerini bir daha kapatıp açınca Jungwoo kendine gelip kafasını iki yana salladı.
"Mer... merhaba?"
"Ben şaşkınım... dilim tutuldu sanı...rım."
Yukhei dilini ısırıp sağ elini diline doğru yellendirdi.
Jungwoo ise ne diyeceğini bilmiyordu. Gerçekten.
"Neyse, bu kadar şamata yeter. Kendime geldim. Jungwoo çok güzel bir genç kızdı en son geldiğimde? Karşımda en az onun kadar güzel genç bir erkek duruyor... hatta aynısı ama o nerede?"
Jungwoo burnunu kırıştırıp titreyen dudaklarını bir cümle fırlatmak için kullandı.
"Kız kardeşimden bahsediyorsun."
İçinden kendine sövse de, dilini koparıncaya kadar ısırsa da ağzından bir kere dökülmüştü o yalan cümle. Mark ona demişti doğruyu söylemesi gerektiğini ama ne olduysa yine yalan söylemişti.
"İkiz misiniz? Aman Tanrı'm. Bunu kaldıramam."
Yukhei gülümseyip elini uzattı.
"Ben Yukhei. Kız kardeşinizin erkek arkadaşı olmaya hak kazandım, yani erkek arkadaşı."
"Ben de... Jongwoo. O ile."
Koca bir küfür! Çünkü Jungwoo cidden küfür etmeyi sevmiyordu. Bu yüzden sadece sövse dendiği zaman bile küfür diyordu sadece. Düz kelime olan 'küfür'.
"Annemiz ve babamız adımın benzemesini istemiş de."
Ne farkı vardı?
"Ah, anladım."
"Kız kardeşim evde yok, dün balodan sonra eve uğrayıp acil bir arama aldı ve gitmek zorunda kaldı. Pek konuşamadık bile! Aramamı ister misin?"
Jungwoo ilgi ve alakasını bu cevaba bakarak anlayacaktı. Eğer sorun değil gibi bir cevap gelirse... derken Yukhei hızla cevap verdi.
"Nasıl yani? Kötü bir şey mi oldu da gitmek zorunda kaldı?"
Sesi titreyerek konuştu.
"Bilirsin kızlar ve sorunları... Bir arkadaşı sevgilisinden ayrılmıştır onu teselli için gitmiştir."
Birazdan yere çömüp ağlamamak için kendini zor tutuyordu.
"Sen iyi misin?"
"Ah, evet. Kız kardeşim hakkında konuşunca duygusallaşıyorum da biraz. İçeri buyurmak ister misin? Böyle kapının önünde durmak pek de olmuyor."
Yukhei biraz tereddütle girdi içeri.
"Müsaitsiniz değil mi?"
Jungwoo kafasını sallayıp kapıyı kapattı. İçeri eşlik ederken komidinin üstünden telefonunu aldı.
"Sanırım seni burada görmeye alışmalıyım Yukhei. Kardeşimin ilk defa bir erkek arkadaşı oluyor. Ayrıca seni tam sever severse kesinlikle, şüphen olmasın."
"Demek dün o yüzden kaçınıyordu."
Jungwoo karşı koltuğa geçip Yukhei'nin yüz ifadesini dikkatle izledi. Gerçekten bu adam peşini bırakacağa benzemiyordu.
"Dün Mark ile gitmişti ama sonra sizinle mi devam etti?"
"Mark? Bir kardeşiniz daha vardı değil mi? Evet, benimle devam etti. Ah, iki abi bir kız çocuğu. Jungwoo kesin çok üzülmüştür iki abinin arasında kız olduğu için. Bebekleriyle oynayacak bir kız arkadaşı ona yetmiyordur."
Bu saf düşüncesine karşı gülümsedi Jungwoo.
"Jungwoo kız olduğu için çok mutlu. Çünkü bizim oyun anlayışımız çok farklıydı. Biz asla kız olduğu için Jungwoo'yu dışlamadık."
"Ne güzel. İyi anlaşıyordunuz o zaman."
"Evet, bu yüzden ona zarar gelse bana gelmiş diye sayıyorum. Aramız iyi olmasa da öyle olurdu. Aynısı Mark için de geçerli."
Bir sessizlik oluştu. Jungwoo sussa bile kendisi ile olan kavgası devam ediyordu. Yukhei'ye asla böyle şeyler dememeyi umdu ama çoktan demişti.
Yukhei ise bakışlarını Jungwoo üzerinde yoğunlaştırmıştı. Kız arkadaşının ikizi olması, hem de erkek olması biraz ilgisini çekmişti. Yine aynı, ince, zarif ses tonu hakimdi kulaklarına. İkisinin de bu kadar güzel olması hakkında bir şey düşünemiyordu. Mark'ı karanlıkta pek görememişti ama farklı oldukları kesindi. Görebildiği kadarıyla daha ufak ve yapılı, farklı bir yüz tipine sahipti.
"Sevgilin var mı?"
"Yok."
Derince yutkunmuştu Jungwoo. Şimdi bu soruya ne gerek vardı?
"Galiba yıldızımız düşük."
Jungwoo o kadar profesyonel oynuyordu ki yıllardır oyunculuk yaptım dese inanmamak elde değildi. Mimikleri, abartılı ama inandırıcı olan yüz ifadeleri... şaşırtacak derecede iyiydi.
"Yükseltebilme şansımız yok mu?"
"Belki vardır. Hobi olarak yaptığın şeyler ne?"
"Dil öğrenmek, el işleri yapmayı pek sevmem ama takı tasarımlarımı kendim geçirmeye çalışıyorum ve piyano çalmayı çok severim."
"Nasıl yani? Tasarlayıp yapıyor musun?"
"Evet, tek kadınlar için değil. Erkeklere getirttiğim taşlardan bileklikler de yapıyorum. Hediye ediyorum arkadaşlarıma. "
"Ne güzel."
"Bileğini uzatır mısın?"
Jungwoo elini uzattığında biraz ya da hayır, olduğundan fazla titriyordu.
Yukhei tuttuğu bileği bırakmak istemedi. Bu zarif ve narin eller... dünkü gibiydi. Bir anda ne yaptığını fark ettiğinde bıraktı.
"Lacivert ve Turkuaz taşı. "
Jungwoo tuttuğu nefesini verirken elini kendine çekti.
"Özelliği... ne?"
"Lacivert taşı duygusal iyileşme ve denge sağlar. İçsel huzuru ve dürüstlüğü çıkarmak için ruhu temizler. Turkuaz ise iyileşme taşı. Arkadaşlığı, şansı ve mutluluğu çeker. Utanç ve suçluluk duygusunu üstünden atar. Çok huzursuz gözüküyorsun, biraz utangaç gibisin ve bileğine eminim çok yakışacaklar. Uyumlular."
Dürüst olabilmeyi, suçluluk duygusunu ve utanç duygusunu mu üstten atmayı sağlar? Yukhei, Jungwoo ile oyun mu oynuyordu? Git gide fazlalaşan suçluluk hissini o taşlarla mı atacaktı?
Yukhei daha fazla bakamayarak kafasını çevirdi. Gerçekten Jungwoo'nun bakışları çok derindi ve biraz tuhaftı. Tuhaf hissettiriyordu. Bir ikizin sevgilisi olmak böyle mi hissettirecekti?
Jungwoo ise Yukhei'ye utangaç olduğunu hissettirmek istemiyordu ama öyle hissettirmişti. Bir şeylerin ters gitmesi tepetaklak olması demekti. Öyle olmaması için dua etti.
"Jungwoo'yu aramamı ister misin?"
"Elbette ama geç gelecekse ya da gelmeyecekse geldiğinde benim gelmemi demen yeterli olur. Şimdi gitsem iyi olacak. Seninle tanışmak büyük bir zevkti. Hakkında pek bir şey öğrenemedim ama ileride öğreneceğimi umuyorum. Daha sık görüşeceğiz dostum."
Jungwoo arkasından kapıya doğru yöneldi ve kapıyı açtı.
"Benim için de büyük bir zevkti... dostum."
Ses tonunun huzursuzluğu Yukhei'yi etkilemişti ama Yukhei hiç de rahatsız olmamış gibi gülümsedi ve arabasına doğru yöneldi.
Arabaya bindiği anda el sallayıp kapıyı kapattı ve yere doğru çömeldi Jungwoo.
"Efendiliği sikeceğim, siktir! Küfür etmek istiyorum. Ah, ne zaman böyle oldum ben? Siktir, siktir. Gerçekten küfür etmek daha iyi hissettiriyor."
Yukarıdan uykusu yarım kalmış Mark gözlerini ovuştura ovuştura merdivenlerden iniyordu.
"Kim geldi?"
"Başımın belası."
Son kez gözlerini ovuşturduktan sonra Jungwoo'nun ne dediğini anlayıp merdivenlerden hızını arttırıp üstüne doğru koşarak atladı.
"Küfür de etmeye başlamış..."
"Mark, dur kardeşim. Benim ikizim var dedim!"
"Ne? Buna edilecek en büyük küfürün de küfürü. Siktir!"
"Ah, cidden siktir."
★★★
"Bebeğim, bu konu hakkında söyleyebileceğim tek şey geçmiş olsun demek. Sen nasıl becerdin bu kadar yalanı?"
"Sorma Taeil, sorma. Yukhei eğer benim kız olmadığımı, ikizim olmadığını öğrenirse biterim."
"Küfür de etmişsin."
"Kötü olmaya doğru gidiyorum."
Sonra bir anda bıçağı bıraktı Taeil.
"Bir çözüm buldum."
Yemeğin altını kapatıp elini önlüğüne sildi.
"Sevgili dostum, sen o kızı oynayacaksın. Oynayamadığın zaman Yuqi, senin yerine geçecek. Sadece arkadan görüntü verecek. Asla konuşmayacak ve sen erkek ikiz olmuş olacaksın. Hem kız Jungwoo hem de Jongwoo olacaksın."
"Bu çok kötü bir fikir."
"Canımın içi, doğruları söyleyemezsen buna başvurmak zorunda kalacağız."
"Sonsuza kadar..."
"Ayrılmak zorundasın. Biliyorsun değil mi? Bu yolun sonu hep acı. Kaldırabilirsin bunu."
"Yuqi peki? Yuqi kim?"
"Orasını bana bırak. Üvey ve aşık kuzenler hiçbir zaman seni yarı yolda bırakmaz."
"Ne? Üvey ve aşık mı?"
"Sapığın, üvey kuzenim, seni dikizlemekten zevk alıyor ve sizin çaprazınızda oturuyor. Hem senin tam olarak nasıl olduğunu da biliyor. Çok hayran sana."
"Bunun güven verici olduğunu mu ima ediyorsun? Aşık biri her zaman tehlikeli. Hem duyguları ile oynayacağız..."
"O macerayı sever. Eminim senin mutlu olmanı çok ister. Zaten bu mutluluk çok kısa sürecek. Öyle değil mi?"
Jungwoo'nun kafası karışmıştı. Sadece bu oyunun bitmesini istiyordu ama Yukhei'den de ayrılmak istemiyordu. Biraz durdu ve sonunda sorgulayan bir çift göze cevap verebildi.
"Öyle."
"Tamam o zaman. Yuqi'yi bugün bana çağıracağım. Dikkat et, Yuqi biraz ayran gönüllü. Kime aşık olacağı belli olmaz."
Taeil'in son cümlesine pek takmamış sadece kafasını kurcalayan 'üvey' kelimesini dikkate alabilmişti Jungwoo.
"Hey, şu üvey kuzen ne demek oluyor?"
"Üveylerle pek konuşmuyorum. Çünkü ailemiz hep üveyleri dışlar. Ben de çok uzağım konuşmak istesemde, arada sırada konuşuyoruz gizli gizli. Konusu açılmaz da."
Endişeli ve içi pek rahat değildi Jungwoo'nun.
"Umarım fazla kötü sonuçlara yol açmaz Taeil."
"Umarım çileğim, sen söyleyebilene kadar umarım kötü sonuçlanmaz."