Alarmın sesiyle gözlerimi açtığımda saat sabahın altısıydı. Penceremden içeri giren serin Trabzon sabahı, son sınavların bitmesinin verdiği o muazzam hafiflikle birleşince yataktan bir çırpıda fırladım. Bütün bir yılın yorgunluğu, ders stresleri geride kalmıştı. Bugün okulun geleneksel yıl sonu yayla kampı günüydü.
Sırt çantamı akşamdan hazırlamıştım ama fotografik hafızam zihnimde bir liste çıkardı bile: Yedek çoraplar, el feneri, matara, ilk yardım çantası... Hepsini son kez kontrol edip çantamın fermuarını çektim ve aşağıya, mutfağa indim.
Evde mis gibi peynirli kuymak ve taze çay kokusu vardı. Annem, babam ve daha gözünü tam açamamış olan küçük kardeşim Erva masadaydı.
— "Günaydın millet!" diyerek annemin yanağına kocaman bir öpücük kondurdum.
— "Günaydın kızım," dedi annem çayımı doldururken. "Dikkatli olun oralarda. Yayla havası çarpar, üstüne kalın bir şeyler al. Yaman yanınızda mı?"
— "Yanımızda anneciğim, Arda ile Kübra da var," dedim sıcak çaydan bir yudum alarak.
Babam gazetesini indirip bana baktı. "Kızım, hocalarınızın sözünden çıkmayın. Beden eğitimi hocası Hakan Bey ve Edebiyatçı Nalan Hoca da geliyormuş zaten, gruptan kopmayın sakın."
Kardeşim Erva çatalıyla zeytini kovalamayı bırakıp uykulu sesiyle bana sokuldu: "Abla, bana oradan kocaman çam kozalağı getir tamam mı? Bir de renkli taş!"
— "Söz fıstığım, en güzel kozalağı getireceğim sana," deyip başını okşadım.
Kahvaltının ardından babamın "Hadi bakalım, hayırlı yolculuklar" temennileriyle evden çıktım. Okul bahçesine geldiğimde devasa sarı otobüs çalışır vaziyette bekliyordu. Öğrencilerin bağrışmaları, valiz sesleri ve kamp heyecanı ortalığı kaplamıştı.
Otobüsün yanında Hakan Hoca ve Nalan Hoca ellerinde listeyle yoklama alıyordu. Hakan Hoca gür sesiyle bağırıyordu: "Çadır malzemelerini eksik alan var mı? Herkes otobüsün altına bıraksın bagajları!"
O sırada arkamdan gelen adımları hissettim. Yaman yanımda belirdi; sırt çantası omzunda, diğer elinde ise kılıfında bir gitar vardı. Üzerindeki siyah spor ceket ona inanılmaz yakışmıştı. Beni gördüğü an o her zamanki sadece bana özel gülümsemesini yüzüne kondurdu.
— "Günaydın güzelim," deyip elimdeki ağır çantayı çekip aldı. "Hazır mısın dağ havasına?"
— "Çok hazırım," dedim gülümseyerek elindeki gitar kılıfına bakıp. "Gitarı da kapmışsın bakıyorum..."
— "Akşam ateş başında sana özel bir konser borcum var," dedi göz kırparak.
Arda ve Kübra da bağırarak otobüsten bize el sallıyordu. Arda otobüsün camından kafasını çıkarmış, "Gelmeyen kalsın, biz kaçıyoruz!" diye bağırınca Nalan Hoca "Arda, geç içeri oğlum düşeceksin!" diye uyardı.
İki saatlik virajlı, yeşiller içindeki dağ yolculuğunun ardından Uzungöl’ün yukarısındaki geniş yayla alanına vardık. Sis dağların tepesinde beyaz bir bulut denizi gibi süzülüyordu.
Hakan Hoca otobüsten inip düdüğünü çaldı: "Gençler! Herkes sınıf arkadaşıyla çadır alanına geçsin! Kızlar bölgesi sağda, erkekler solda! İki bölgenin tam sınırına sınır çadırları kurulacak!"
Şansımızdan, kız ve erkek çadır alanlarının tam kesişim noktasına denk gelmiştik. Kübra ile benim çadırımız, Yaman ile Arda’nın çadırıyla sırt sırta, neredeyse bitişik kurulmuştu. Çadırları kurup hazırlıkları bitirdikten sonra hava kararmaya başladı.
Akşam kamp ateşi devasa bir şekilde yakıldı. Nalan Hoca gitarını eline aldı, birkaç şarkıdan sonra gitarı Yaman’a devretti. Yaman ateşin kızıllığı yüzüne vururken parmaklarını tellerin üzerinde gezdirmeye başladı. Gözlerini bir an bile benden ayırmadan çaldığı o akustik melodi, etraftaki herkesi büyülemişti.
Gece yarısına doğru ateş yavaşça küllenmeye, herkes çadırlarına çekilmeye başladı. Hakan Hoca son kez devriye atıp "Herkes çadırlarına, iyi geceler gençler!" uyarısını yaptı.
Işıklar söndü, yaylaya koyu bir sessizlik ve dağlardan süzülen hafif bir sis çöktü.
İşte tam o sıralarda, herkes uykudayken Arda çadırın fermuarını hafifçe açtı. Kübra’nın çadırına yaklaşarak fısıldadı: "Kübra... Uyudun mu? Bak sis biraz dağılır gibi oldu, dolunay var. Ormandaki seyir kayalığından gecenin manzarası efsanedir. İki dakika sızalım mı, kimse duymadan?"
Kübra önce "Arda saçmalama, bu saatte mi?" dese de Arda’nın o çocuksu ısrarlarına dayanamadı. "İyi tamam, sadece beş dakika! Yakalanırsak yandık," diyerek montunu giydi ve sessizce patikaya doğru süzüldüler.
Gece saat üç sularıydı...
Zihnimin içinde korkunç bir karabasan dolanıyordu. Rüyamda zifiri bir karanlığın içinde yapayalnızdım; etrafımda devasa, yüzsüz gölgeler üzerime doğru koşuyordu. Ne tarafa dönsem bir uçurum patlıyor, bastığım toprak çöküyordu. İçimdeki o sıkışma hissi büyüdü, büyüdü ve en sonunda dayanamayıp hışımla bağırdım:
— "AA!"
Tüm gücümle cırlayarak, kan ter içinde yataktan fırlayıp oturdum. Nefes nefese kalmışımdı, kalbim göğüs kafesimi yırtacak gibi çarpıyordu.
Bitişik çadırda uyumaya çalışan Yaman, o tiz çığlığımı duyar duymaz adeta yataktan fırladı!
— "EYŞAN!"
Yaman dakikalar içinde panikle bizim çadırın önüne geldi, fermuarı hışımla çekip içeri daldı. Elindeki fenerin ışığı titriyordu.
— "Eyşan! Ne oldu?! İyi misin?!" dedi panik içinde yanıma çökerken. Yüzümdeki korkuyu görünce elindeki feneri kenara bırakıp iki eliyle omuzlarımı tuttu. "Sakin ol güzelim, buradayım... Rüyaydı, kabustu sadece."
Nefesimi toparlamaya çalışırken gözüm çadırın diğer tarafındaki boş uyku tulumuna takıldı.
— "Kübra... Kübra nerede?" dedim kısık ve hâlâ titreyen bir sesle.
Yaman kaşlarını çatarak boş tuluma baktı. Ardından başını arkaya çevirip kendi çadırına doğru bağırdı: "Arda! Kalk oğlum şuradan, ne oluyor..."
Ama kendi çadırına baktığında Arda’nın da tulumunda olmadığını gördü.
Yaman’ın yüzündeki o koruyucu ve endişeli ifade anında buz gibi bir ciddiyete dönüştü. Çadırın dışına çıkıp feneri etrafa tuttu. Dağların tepesinden aşağıya doğru, göz gözü görmeyen gri ve buz gibi devasa bir fırtına sisi çökmeye başlamıştı bile.
— "Çıldırmış bu gerizekalı..." dedi Yaman dişlerinin arasından. "Bu saatte, bu sisin içine kızı da takıp patikaya çıktı!"
Yaman hemen üzerindeki montu sıktı, feneri kavradı. Ben de kabusun etkisini üzerimden atıp hızla botlarımı giydim ve çadırdan fırladım.
— "Ben de geliyorum Yaman! Nereye gitmiş olabileceklerini tahmin edebiliyorum!"
Kabusumun çığlığıyla uyanmıştık ama şimdi bizi bekleyen şey çok daha gerçek ve tehlikeli bir kabustu. Fırtınanın ve zifiri karanlığın yuttuğu ormana doğru ilk adımlarımızı attık...