İçeriğe geç

Denizci, Siren Ve Korsanlar

Bölüm 2 · 4 dk okuma

Denizci, Siren Ve Korsanlar

Bölüm 2

Bölüm 2: Deniz Kızı

Sert ve yamuk bir zeminde yattığımı zar zor kavrayabilmiştim. Gözlerimi yavaşça aralayıp parlak güneş ışığının gözlerimi ağrıtmasına izin verdim.

Başım; sanki hala vahşi dalgaların arasında, bir tahta parçasına çaresizce tutunuyormuşum gibi, dönüyordu. Alnımın ortasındaki sızı şimşek hızıyla geri dönmüştü.

Hemen ayağa kalkmadım. Tam doğrulmadım bile. İstesemde doğrulabilir miydim bilmiyorum. Sadece sol kolumdan destek alarak yarı oturur pozisyona gelene kadar sekiz yaşındaki bedenimi yukarı kaldırdım.

Başımın dönmesi azalıp etrafı kavrayabilmem bir kaç saniye aldı. Bir deniz kıyısında, denizle karayı bölen koca kayalardan birinde, yatıyordum. Gökyüzü; bizi fırtınaya hapsedip geçit vermeyen amansız bulutlarla değil, daha nadir ve daha ak bulutlarla çevriliydi. Güneş tepeden hafifçe batıya doğru eğilmişti. Net bir şekilde görünüyordu. Üzerinde yattığım kayayı bile ısıtmıştı.

Ama tüm bunlardan önce dikkatimi çeken şey, uzandığım kayalığın hemen önündeki deniz kızıydı. Belden aşağısı hala suyun içindeydi ama gümüş ve altın rengindeki kuyruğunu hala kolayca görebiliyordum. Aşağı yukarı benim yaşımda görünüyordu. Teni inci beyazı, gözleri altın sarısıydı. Saçı çamur ve yosun kaplıydı. Ama platin saçları hala güneş işiğinde parlamanın bir yolunu buluyordu.

Gözlerim ona sabitlenmişti. Ne kadar süre ona öyle bakakaldım bilmiyorum. Hala çok şaşkımdım. Ve neden şaşkın olduğumu bile hatırlamıyordum. Ya da hatırlamamaya çalışıyordum.

Altın gözlü deniz kızı konuşana kadar transımdan uyanmadım:"İyi misin?".

Benimde o sıralar çocuk olduğumu biliyorum. Sesinin bana, büyüklere duyulduğu gibi, 'çocuksu masumlukta' duyulmaması gerekiyordu. Ama bir şekilde duymuştum işte.

Çocuklara has o masum sesinde korku, acıma ve endişe duygusu mükemmel bir şekilde harmanlanmıştı.

Deniz kızının sesindeki acıma beni kendim getirdi. Babamın, tayfanın, ve gemimizin görüntüleri gözümün önünden geçti. Ne ara ağlamay başladığımı ya da ayağa kalktığımı hatırlamıyorum bile.

Küçük ve yorgun bedenimin izin verdiği kadar hızla deniz kızına yaklaştım. Hızla geriye çekildi. O an korkmuş çocuk beynim anlamasa da, şimdi geriye bakınca gözlerindeki acımanın azaldığından ve korkunun arttığından eminim.

"Babam ve tayfası..." hıçkırarak ve kekeliyerek konuşuyordum. "Marlow abi, Mille abla, Watt, Libby... hala oradalar!"

Altın gözlü deniz kızının yüzündeki korku azalır gibi oldu. Yüz ifadesi dehşet ve acıma karışımına büründü. Temkinle, üzerinde hüngür hüngür ağladığım kayaya yaklaştı.

"Fırtına vardı! Gemimiz battı." Bir saniye durdum. Hıçkırıklarım azaldı. İşaret parmağımı şiddetle altın kıza doğrulttum "Sende oradaydın! Gördüm seni... Beni kurtaran da sensin!"

Diz çoktüm sudaki deniz kızına yaklaşmak için. Ağlamam tamamen durmuştu. "Onları da kurtarabilir misin? Lütfen!"

Altın gözlü deniz kızı teddütle konuştu. "Olmaz! Kusura bakma. Seni de kurtarmamalıydım. Ablalarım çok kızacak. Hem diğerleri çok büyük. Biri özellikle çok iri. Taşıyamazdım. Çok zaman geçti ayrıca. İnsanlar o kadar süre suyun içinde kalamaz."

Haklıydı. Onları son gördüğümde öğlendi. Güneşin batıya doğru ne kadar eğildiğini görmek henüz sekiz yaşında bir çocuk olan beni dehşete düşürmüştü.

O konuşurken yüzümün aldığı hal vicdanına dokunmuş olacak ki devam etti. "Çok üzgünüm... Seni insan evlerinin olduğu bir yere getirdim... Yani biraz ötesine. Diğer insanlarla karşılaşamam. Karadakiler bizi sevmiyor." Sonra eliyle sol tarafı işaret etti. "Şu kayalıkların ardında hemen. Çok yakın."

Başımı bösterdiği yere çevirince kafama dank etti. Burası bizim mütevazı kasabamız'ın hemen yanındaki başka bir kayalık kıyıydı. Fakat kıyıdaki kayaları denizde de, oradan buradan bittiği için gemini yaklaştırmak için pek güvenli değildi. Doğal olarak kimsa gemisi için liman olarak kullanmıyordu bu kayalığı.

Eve bu kadar yakın olduğumu bilmek garip hissettirmişti. Belki de annem yakında olduğundan rahatladığım içindi ya da babamın kurtarılamayacak olması bilmiyorum ama demin duran ağlamam tekrar nüksetti.

Altın gözlü, üzülmüştü. Bilmediğim bir sebepten beni teselli etmek istiyordu. Sakince kayama daha da yaklaştı ve üzerine çıkarak hemen sağıma oturdu. Şimdi kuyruğunu net bir şekilde görüyordum. Çoğunlukla gümüş renkli pullarında, yer yer parıldayan altınlar da vardı; tıpkı gözleri gibi. "Benim adım Lamiria bu arada." dedi duyduğum en yumuşak sesle.

Hıçkırıklarımı yutup ona baktım. Elimin tersiyle gözlerimde biriken yaşları sildim. "Ben Elias."

Larimia utançla başını eğdi. "Özür dilerim, Elias. Yardım etmek istedim sadece."

Hayatımı kurtardığı için neden özür dilediğini anlamadım. "Hayatımı kurtardığın için teşekkür ederim, Larimia."

Larimia'nın yüzü önce hafif bir mutluluğa sonrada tamamen korkuya boyandı.

Benim ne olduğunu sormama gerek kalmadı. Hemen arkamdan gelip Larimia'yı hedefleyen mızrak sağolsun.

Larimia ondan beklemedeğim bir çeviklikle geri çekildi. Mızrağın sahibin ikinci girişimine başlayamadan mızrağı yakalayıp onun elinden almaya çalıştım.

Hayatımı kurtaran kızı öldürmeye çalışan kişi, muhtemelen benim onu durdurmaya çalışmamın şaşkınlığından olsa gerek bir anlığına bocaladı ve muzrağını elimden kurtarmadı. Neyseki bu şansı kullanan Larimia çoktan denizin derinliklerine dalmıştı bile.

"Elias. Ne yapıyorsun oğlum." Mızrağın sahibi, babamın çok yakın bir arkadaşı, Wil Amca'ydı. Bir süre durup beni inceledi. Yüz ifadesi kafası karışıktan endişeliye çok hızlı bir şekilde evrildi. "Baban nerede, evlat? O yaratık... "

"Hayatımı kurtardı!" Sözünü bağırarak kestim. Sonrada neler olduğunu tek nefeste anlattım. Yine ağlamaya başlamam pek uzun sürmedi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.