İçeriğe geç

Denizci, Siren Ve Korsanlar

Bölüm 1 · 4 dk okuma

Denizci, Siren Ve Korsanlar

Bölüm 1

Bölüm 1: Balıkçı Faciası

Hayatım boyunca hep denizci olmak istedim. Hayır hayatım boyunca hep denizci olacağımı biliyordum, demek daha doğru olur.

Babam bir balıkçıydı. Ben kendimi bildim bileli hep denize açılır, sık sık beni de yanında götürürdü. Grikaya adında bir balıkçı kasabasında büyüdüm. Kızıl Toprakların ticaretinin göz bebeğinde, Ronem Krallığında, mütevazi bir kasabaydı benim ilk yuvam.

Ronem zengindir ama bizim garip kasabamız başkent Siyah Liman'ın kuzeyinde kaldığı için güneydeki Gümüş Adalarla olan ticaretten pek nasibini alamaz. Fırtına Deniz'inin fırtınalarından ise fazla fazla alır.

Dört Diyarın kuzeybatısını boydan boya kaplar Fırtına Denizi. Kızıl Topraklar'ın bütün kıyıları baştan sona Fırtına Denizi'ne aittir.

Bizim köhne kasabamız ise ismini sahilini boydan boya kaplayan koca koca kayaarından ve bir rahat vermeyen gri bulutlarından alır. Ama ara sıra, eğer Deniz Tanrısı'nın şanslı kuluysan, gemine atlayıp azıcık açıldın mı, o kasvetli bulutlar dağılıverir. Yerini masmavi göğe ve sonsuz maviliğe bırakır. Nerede Deniz Tanrısı'nın hükmü biter nerede Göğün Kanatlı Tanrıça'sınınki başlar bilemezsin. Fırtına Şeytanın melun kafesi yok oluverir.

Anne kucağını bildiğim kadar iyi bilirim o engin mavililiğin kucağını da griliğin kucağını da. Ama malesef ana kucağı kadar nazik oladığını daha sekiz yaşındayken öğrendim. Dedim ya Fırtına Denizinde, batı kıyısındaydı kasabamız.

Babamla beraber sefere çıktığımız o sabah da her zamanki gibi bize kapalı bir hava ve sert rüzgarlar eşlik ediyordu. Adından da belli olduğu gibi Fırtına Denizi'nde fırtınalar hiç özletmez kendilerini. Eğer her hava birazcık kötüleştiğinde seferini iptal eder isen aç kalman kaçınılmazdır. Bu tehlike yüzünden zaten denizle arası hiç de iyi değildi zaten annemin. Kazadan sonra da iyice ezeli düşman oldular.

Annemin aksine babam son nefesine kadar sevdi denizi. Bizi doyuran da denizdi sonuçta. Onun yerine fırtınalara ve rüzgara söverdi hep, aynı meslektaşları gibi.

O gün öğlene doğru hava iyice kötüleşti. Güneş tepedeydi lakin inatçı bulutlar bize bir gıdım ışığı bile çok görüyordu neredeyse. Dalgalar gemiyi vahşice sallıyor ve yükselerek güverteye ulaşıyor, bizi sanki yutmakla tehdit ediyordu. Zaten telaşlı olan babamı ve ufak mürettebatını daha da telaşlandırıyordu. Çatırdayan ahşap sesini ise ben mi hayal ediyordum hala emin değilim.

Gemi tayfası telaşla oradan oraya koşuştururken ben de çocuk cesareti, gemi kenarına yürümüş, bir yandan ahşap küpeştelere sıkı sıkıya tutunmuştum. Bir yandan da büyülenmiş bir şekilde bizi yutmak üzere olan vahşi mi vahşi grimtrak maviliği izliyordum. Dedim ya dalgalar dur durak bilmiyordu. O kıyamet arasında paralayan bir çift altın gözü nasıl fark ettim hiç bilmiyorum. Gerçi o büyüleyücü altın gözlerden önce kirli ama bir şekilde beyaza çalan o sapsarı saçtı gözüme çalan. Eğer yanlış görmediysem bir deniz kızına bakıyor olmalıydım. İnsanladan hoşlanmadıklarını, diyarın diğer tarafındaki hiç bir denizcinin giremediği Vahşi Deniz'de yaşadıklarını, duymuştum. Babam beni güvertenin ortasına çekmeden önce sadece bir kaç saniye görebilmiştim zaten.

Babam beni çekmişti kenardan çekmesine ama geminin neresinde olduğun ne halta yarar, eğer o gemi çoktan batıyorsa. Muhtemelen babamda aynısını düşünmüş olacak ki "İndirin filikayı!" diye bağırması pek gecikmedi. Tabii bizim tayfa, babam ve ben dahil altı kişicik. Hepsi de çıraklar ve kalfalardan oluşuyor. Teknemiz bile ufak. Bir filika yetti de arttı anlıyacağınız.

Özellikle de acımasız dalgaların zavallı teknemizi alabora etmesini izlemeye fazlasıyla yetti.

Yetti yetmesine de gemiyi alabora eden Fırtına Denizi filikaya acır mı hiç. Zalim dalgalar filikamızı şiddetle bir o yana bir bu yana sallıyor, üzerimizden geçip hepimizi baştan aşağı deniz suyuna boğuyordu.

Babam iri yarı bir adamdı. Onu hiç bu kadar korkmuş görmemiştim. Babamı öyle görmek beni içim içim ağlatmaya başlamıştı. Rüzgar işimizi hiç kolaylaştırmıyordu. Soğuktan tir tir titriyordum.

Daha demin alabora olan gemimizin bilmem kaç katı bir dalga dosdoğru bize doğru gelmeye başladı. Zaten zor dayanan filikamız bu korkunç dalga tarafından parçalanırken doğru düzgün duyduğum son şey babamın, benim güçlü iri babamın, hayatımda ondan hiç duymadığım bir korkuyla adımı harkırışıydı; "Elias, oğlum."

Parçalanan filika parçalarından biri alnıma çarptı. Keskin bir acı aniden saplandı. Vücudum suya daldı. Her şey sesizleşti. Tayfanın çığlıkları, dalgaların ve rüzgarın sesi hatta demin saplanan keskin acı bile azaldı. Babamın korku dolu sesiyle adımı haykırışını tekrar tekrar duyuyordum. Kafamda dönüyordu sesi. Her seferinde daha da sessizleşiyordu kelimeleri. Su daha da soğuktu ama titremeyi bırakmıştım. Git gide derinlere batıyor, yüzey giderek uzaklaşıyordu. Alnımın ortasında bir garip bir sıcaklık fark ettim. Korkamayacak kadar şaşkındım. Alnımdan yüzeydeki azıcık ışığa doğru yavaşça süzülen bulanık kızıllığı izliyordum.

Ne babamı ne de tayfasından birini görebiliyordum etrafta. Denizin ölüm soğuğu kollarına kıyasla daha sıcak olsa da hala soğuk ipince kollar beni yukarı çekti.

Yüzeyde tekrardan nefes almayı becerebildim. Ama bayılmanın eşiğindeydim. Yarı açık gözlerimle yorgunca beni tutan kişiye baktım. Daha az önce, gemimiz alabora olmadan önce, gördüğüm altın gözlü kıza bakıyordum. Gözlerim kararmadan önce yüzündeki korkuyu belli belirsiz seçebilmiştim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.