İlayda, telefonuna bakarak merdivenlerden inmeye başlamıştı. Hava serindi ama güneş yüzüne vuruyordu. Dışarıda biraz yalnız kalmak, kafasını toparlamak istiyordu. Sabah yaşananlar hâlâ aklındaydı; Rüzgar’la olan o garip, belirsiz yakınlık… Kalbinin içinde hâlâ anlamlandıramadığı duygular dolanıyordu.
Tam o sırada, ayağının altında bir boşluk hissetti. Basamakları yanlış hesaplamıştı. Ayağı bir anda burkuldu ve vücudu öne doğru dengesizce savruldu.
“Ah—!”
Düşeceğini sanmıştı ki, belinden sıkıca kavrayan bir kol onu havada yakaladı. Sert ama kontrollü bir tutuştu bu. İlayda’nın gözleri panikle açıldı. Bir saniyelik boşluktan sonra, yere düşmeden birinin göğsüne yaslanmıştı.
“Tuttum seni.” dedi derin ve kendinden emin bir ses. İlayda başını kaldırdığında, karşısında Tolga’yı gördü.
Okulun neredeyse herkesin tanıdığı, yakışıklı, basketbol takımının kaptanı, özgüveniyle dikkat çeken Tolga… Gözleri koyu kahverengiydi ve bakışlarında hep bir ciddiyet vardı. Şu an ise, o ciddi bakışlarının altında gizli bir endişe görünüyordu.
“İyi misin?” diye sordu, eli hâlâ belindeydi.
İlayda başını salladı ama ayağına basmaya çalışınca acı yüzüne yansıdı.
“Sanırım burktum.” dedi dişlerini sıkarak.
Tolga hiç tereddüt etmeden onun bir kolunu omzuna attı, diğer eliyle belinden destek verdi.
“Revire gidiyoruz.” dedi kararlı bir şekilde. “Yürüyemezsin böyle.”
“Gerek yok, ben…” diyecek oldu İlayda ama Tolga gözlerinin içine baktı.
Tolga hiç tereddüt etmeden onu kucakladı. İlayda şaşkınlıkla gözlerini açtı. “Ne yapıyorsun? Bırak beni!”
“Bırakamam,” diye yanıtladı Tolga, yüzünde hafif bir gülümseme belirdi ama ciddiyetini bozmadan. “Ayağını burktun, düşmeni engelledim, şimdi seni sağ salim bir yere götürmem gerek. Hadi.”
İlayda ne diyeceğini bilemedi. Tolga, onu adeta bir çocuk gibi kollarında taşıyarak okul koridorlarını geçmeye başladı. Okulun dikkatli gözleri üzerlerindeydi. Tolga'nın, İlayda'yı böyle taşıması, ikisinin arasındaki ilişkiyi sorgulayan bakışlara neden oluyordu.
“Tolga, bırak! Ben yürürüm!” diye itiraz etti İlayda.
Tolga sadece gülümsedi. “Hayır, yürümen gerekmiyor. Ben taşıyorum.”
İlayda, ona bağırmaya devam etse de, Tolga'nın kararlı duruşu ve hiç acele etmeden ilerleyişi karşısında susmak zorunda kaldı. O kadar güçlüydü ki, tek bir hareketle onu tüm okulun ortasında kendine doğru çekip götürebiliyordu.
Tolga, revire girdiğinde hemşire yerinde yoktu. Hemen ilk yardım dolabını açtı, sargı bezi ve buz torbası aldı. Profesyonelce İlayda’nın ayağını inceledi, sonra dikkatlice buz torbasını yerleştirdi.
“Biraz soğusun, sonra saracağım.” dedi.
İlayda ona şaşkınlıkla baktı. “Sen… bayağı alışkınsın bu işlere.”
Tolga omuz silkti. “Saha kazaları sağ olsun. Ama seninki ciddiydi. Son anda tuttum.”
Bir an sessizlik oldu. İlayda gözlerini kaçırdı. Tolga ise onu süzüyordu. Bu bakışlarda yalnızca endişe değil, başka bir şey daha vardı. Derin, içten ve saklamaya çalıştığı bir şey…
Ama İlayda o bakışların anlamını henüz çözecek durumda değildi. Kalbi zaten fazlasıyla meşguldü. Tolga ise bunu bilmiyordu.
Sadece sessizce ayağını sararken bir cümle kurdu, yavaşça:
“Dikkatli ol. Seni böyle görmek… hoş değil.”
İlayda gözlerini ona çevirdi. Bir şey söyleyecek gibi oldu ama sonra vazgeçti.
Belki de bu sadece bir yardımseverlikti. Belki daha fazlasıydı.
Ama bir gerçek vardı:
Artık İlayda’nın çevresinde sadece Rüzgar yoktu.
Ve Tolga, bir gölge gibi yaklaşmaya başlamıştı…