İlayda’nın eski okulundaki günleri, şimdi dönüp baktığında bulanık bir rüya gibiydi. Ne tam iyi, ne tam kötü. Ama bazı anlar vardır ki, ne kadar unutmaya çalışsan da hâlâ zihninin kuytularında saklı kalır.
Sarp’la aynı sınıftaydılar. Sessiz bir çocuktu Sarp. Ne çok arkadaş canlısıydı ne de tam anlamıyla uzak biriydi. Ama biraz tehlikeli biriydi. Kimse ona bulaşmazdı. Çünkü onunla kavga etmek istemezlerdi.
Sarp’ın karakterine örnek verecek olursak: Geçen sene Sarp’ın, Melis diye bir sevgilisi vardı. Emre, Melis’ten hoşlanıyordu ve Melis’e yazmıştı. Sarp, bunu öğrenince okul bahçesinde Emre’yle kavga etti. Sonrasında kendini tutamayıp Emre’nin burnunu, attığı tek yumrukla kırdı ve uzaklaştırma aldı. O böyle biriydi. Belalıydı. Ona bulaştıktan sonra kolay kolay kurtulamazlardı. Ders aralarında genellikle sınıfta tek başına takılıp uyur, teneffüslerde ise köşedeki bankta oturur sigara içerdi. Ama gözleri... Onlar hep İlayda’nın üzerindeydi. Sarp, onunla nadiren konuşurdu. Ama bir gün...
Bir gün İlayda, okul kütüphanesinde yalnız başına bir dosya ararken, raftan düşen kitaplarla uğraşıyordu. Tam toparlamaya çalışırken Sarp belirdi. Sessizce kitapları toplamasına yardım etti. Sonra bir tanesini ona uzattı.
“Bu kitapta sen varsın.” demişti.
İlayda şaşırmıştı.
“Yani... ana karaktere benziyorsun demek istedim.” diyerek hemen eklemişti, biraz da utanarak.
İlayda, kitabın kapağına baktı. Bir kız vardı, hayalperest, kafası bulutlarda ama içten içe yalnız. O an bir şey hissetmişti İlayda. Kalbinde minik bir kıpırtı. Ama yine de hiçbir şey başlamadan bitmek zorundaydı. Çünkü İlayda’nın hayatı çok hızlı değişmişti.