Soğuk mermer zeminler, tozlu toprak yollar, bir sürü ceset. Mezarlıklardan kimse fazla haz etmez çünkü hayatın bizden aldıklarını simgeleyen yerlerdir buralar. Neden böyle bir yere çiçek ektiğimizi anlamazdım çocukken şimdiyse kendi ellerimle çiçeklerle giriyorum mezarlığa. Beyaz spor ayakkabılarım toprak zemine bastıkça toza karışıyor tıpkı hava gibi git gide kararıyor. Güneş yerini aya bırakmak üzere çekilmişti sanki gökyüzünden. Yeterince karamsar olan hava güneşin yokluğuyla kapanıyordu. Gözlerimi mezar taşlarında yazan isimlerde gezdirdim. Kaç yıllık hayatlar işte böyle bir kaç heceli kelimelere sığıyordu. Aradığım mezarlığa geldiğimde elimdeki çiçek kasasını yere bıraktım. Ellerime eldivenleri giyerek geçen ay ektiğim -şimdiyse tamamen solmuş olan- papatyaları sökmeye başladım. İnsan ömrü de tıpkı bu çiçekler gibi solup gidiyordu.
Sanırım mezarlıklara bu yüzden çiçek ekiliyordu. Papatyaları ve yabani otları topladıktan sonra toprağı biraz eşeleyerek yeni aldığım mor menekşeleri ekmeye başladım. Her ay yaptığım bu işlem artık bir rutin haline gelmişti benim için. Çiçeklerle ilgilenmeyi oldum olası severdim. Ama kendi rutinimde onlara bakacak vakte sahip olmadığımdan annemin mezarındaki çiçeklerle ilgilenirdim ayda bir. Çiçekleri ektikten sonra su almak için çeşmenin kenarına gittim. Elimdeki pet şişeye su doldururken sağ tarafta oturan ve mezar taşına bakarak bir şeyler anlatan orta yaşlı kadın gözüme ilişti. Mezardaki çiçekleri okşuyor hafif bir tebessümle konuşuyordu. Tıpkı bir insanla konuşuyormuş gibi. Gözlerimi annemin mezarına çevirdim aklımdan geçen saçma düşünceyle kafamı iki yana sallarken çeşmeyi kapattım.
Hayır, asla onunla dertleşmezdim.
Yaşarken bile doğru düzgün iletişimimizin olmadığı bu kadınla mezar başında dertleşmek tamamen ahmakça bir fikirdi. Düşünceleri geriye atıp mezara döndüm. Elimdeki şişeyi fırlatmak istercesine bir sinirle suyu boşalttığımda. Daha fazla işim kalmadığı için koyu kahve tonlardaki çantamı omzuna asıp mezarlığın çıkışına doğru ilerledim. Burası -yani eski mahallem- yeni oturmaya başladığım semte fazlasıyla uzaktı. Ayaklarım bu mahalleye değdiği an geriye kaçarcasına gitmek isterlerdi. Eskisi sadece yüktü benim için. Otobüs durağına geldiğimde banklarda boş olanına oturdum ve telefonuma yöneldim. Sosyal medya hesaplarıma göz gezdirip telefon rehberimden Müge'yi aramaya başladım.
Telefon bir kaç çalışın ardından açıldığında Müge'nin tanıdık sesi telefonda duyuldu. "Abla!". Arkadan gelen televizyon sesinden ders çalışmadığını anladım. Yapmacık bir sinirle "İki saat önce aradığımda dersin başına geçeceğini söylemiştin." "Yani bu iki saattir ders çalıştığım anlamına geliyor daha yeni açtım diziyi." Kız kardeşim 8 yıldır Almanya'da yaşıyordu. Okulunu orda okumuş işini orada eline almıştı. Ama şimdi Türkiye'ye dönmek ve yeni bir meslek yapmak istiyordu. Bunun için sınava hazırlanmaya başlamıştı. Her zamanki sohbetlerimizden birisini daha sonlandırdık. Onun mutluluğu ve sevgisi göz dolduracak cinstendi, ve konuştuğu insanda bunu aşılıyordu. Annemin mezarına gitmemin sebebi de oydu. Sevgisi gibi merhameti de sonsuzdu. Otobüsün geldiğini görünce hızla ayaklandım. Büyük şehirde yaşayan herkes bilirdi ki mesai çıkışı otobüse binmek şans yer bulmaksa imkansızdı. Elimde çantam ve bir ton dosyayla yolculuk yapmaksa daha büyük ızdırap. Arabasız evden çıktığıma lanetler okuduğum 30-40 dk yol sonrası evimin mahallesine varmıştım. Otobüsten iner inmez koşar adım oturduğum apartmana yöneldim. Koyu gri ve beyaz tonlardaki binayı siyah korkuluklu balkonlar süslüyordu.
Dış kapıdan içeriye girdiğimde çimlerde önünde legolarla oynayan kız çocuğunu ve başında dikilen annesini gördüm. Bu anne kızı gayet iyi tanırdım. Kapının açıldığını duyan Selin hanım platin sarısı saçlarını savura savura bana döndü. "Azra hanım, sizi de bayağıdır görmek nasip olmuyordu şükür kavuşturana, malumunuz Deniz'i almaya da siz gelmiyorsunuz." Yersiz imaları ve iğneleyici gülümsemesiyle sinirimi bozmaya zaten yetiyordu ama inatla irdeleyen cümleleriyle beynimdeki şalterleri attırıyordu. İçime derin bir nefes çektim ve elimden geldiğince gülümseyerek cevap verdim "İyi akşamlar Selin hanım. Şu aralar meşgulüm biraz o yüzden Deniz'i almaya pek vaktim olmuyor."
Adımlarımın sesi yüzünden ne dediğini tam anlayamasam da sanırım babasının almasıyla alakalı bir şeylerden bahsetmişti. Çimenlerin arasında oturmuş olan minik Asya ise sapsarı saçlarını yüzünden üfleyerek çekmeye çalışıyordu. Ona gülümsediğimde toprağa bulanmış ellerini kaldırarak el salladı. Annesini ne kadar itici buluyorsam kızını da o kadar tatlı bulurdum. Deniz'in sınıf arkadaşıydı ve iyi anlaştıklarını biliyordum. Asansöre bindiğim zaman kendime bakma şansım oldu. Mezarlıktan sonra pislenmiş olan beyaz spor ayakkabılarım ve beyaz keten pantolonum tozun toprağın içerisinde kalmaktan batmaya başlamıştı. Her sabah yaptığım kombinlere şahit olan bu ayna bile dile gelse "bu hal ne" derdi. Asansör yedinci kata geldiğinde çantamın içerisinden -o karışıklığa rağmen- anahtarlarımı çıkarıp kapıyı açtığımda burnuma ferah, yumuşatıcı kokusunu andıran koku doldu. Ayakkabılarımı alıp içeriye girdiğimde "Elif!" sesini duydum.
Nisa'nın fısıldayarak gelen sesiyle oturma odasına yöneldim. Beyaz koltukta yayılarak oturmuş ayaklarını sehpaya uzatmıştı. Koyu kahve saçlarını dağınık bir topuzla sabitlemişti. Beni görünce ayağa kalktı çantasının içerisine büyük termoslarından birisini koyarken bana döndü. "Sen geldiğine göre ben çıkayım." Sessiz konuşması sebebiyle Deniz'in uyuduğuna emin olmuştum. Başımı sallayarak onu uğurlamak için geldiğim yola döndüm. O crocs'larını giyerken "Nöbet mi var?" diye sordum. Bıkkınca başını sallayınca onun için sabır dilemeden edemedim.
Doktor olmak hem yorucu hem de sıkıcı bir şeydi benim için ama Nisa benim aksime insan kesip biçmeye vakıf bir cerrahtı. Bense adliye ve ofis arasında gidip gelen sıradan bir avukattım. Nisa asansörü çağırırken bana öpücük atınca bende ona el sallayarak kapıyı kapattım. Kapanan kapıyla yüzüme günün yorgunluğu çarpmıştı. Eve gelip bir kupa kahveyle kitap okuyacağım dakikaları hayal etmiştim gün boyu ve şimdi o zaman dilimindeydim. İlk iş ellerimi yıkamak için banyoya yöneldim. Ellerimdeki bütün kiri ve pisliği akıtıp makyajıma dokunmadan Deniz'in odasına girdim.
Lacivert renkli duvarları, tavanda ise bir sürü yıldız vardı. Perdesi çekiliydi ama aralık olan pencereye dayanmış olan teleskobu görünce yatmadan önce yıldızları izlemek istediğini anlamıştım. Sessiz adımlarla pencereyi kapatıp yatağın yanında diz çöktüm. Açık kahverengi saçları dağılmış alnına düşmüştü. Çilli yanakları kızarmış, dudakları hafifçe ayrılmıştı. Nefes alıp verdikçe inip kalkan minik göğsünü izlerken dudaklarımda ister istemez bir gülümseme olmuştu. Ellerimle saçlarını alnından çektim ve yanağına derin bir öpücük kondurdum. Ben onu öptüğüm zaman mırıldanarak yatağa sinmişti. Mırıldandığı için görünen gamzelerine dokundum. O kadar güzel bir erkek çocuğuydu ki Deniz. Onu gören arkadaşlarımın izlemeden duramadığını bilirdim. Kişilik olarak ne kadar bana benziyorsa fiziksel olarak tamamen babasıydı.
Onu hiç tanımayan babası.
---*---