İçeriğe geç

DEL Asil Koruyucu

Bölüm 5 · 15 dk okuma

DEL Asil Koruyucu

Bölüm 5

DEL 5

Ayaklarımın dibinde ne olduğunu bilmediğim bir yaratığın başı duruyordu. Kırmızı gözleri açık ve donuktu. Aralanmış ağzından bir jilet kadar keskin dişleri görünüyordu. Kafası tıpkı gökyüzünde de görebildiğim kadarı ile bir sürüngene benziyordu ve kahverengi parlak pullar ile kaplıydı. Boynundan akışkan ve siyah renkli bir sıvı oluk oluk akıyordu. O kadar büyüktü ki sadece kafası bile iri bir insan kadardı. Vücudu kafadan sadece bir kaç metre ileride hareketsiz biçimde yatıyordu. Her yeri uzun siyah tüyler ile kaplıydı. Baktığım şeyin ne olduğunu idrak edebilmek için gözlerimi üzerinden ayıramıyordum.

"Kertilyon. Kilt'in kuşları" dedi yanı başımda Princeps.

"Bu şey, yani sadece bir kuş mu?" diye titreyerek fısıldadım.

"Vahşileşmiş bir kuş" dedi bu kez.

Tehlike geçmişti ve herkes silahını eski yerine yerleştirip sakinleşmişti.

"Kilt'in yemyeşil doğasında yaşayan pek çok hayvan vardı. Bunlar sizin dünyanızdaki canlılar gibi ancak çok başka şekillerdeydi. Bu toprakların yanıp yok olmasından sonra tüm bu canlıların yaşam alanı yok oldu. Yiyecek barınacak ve yaşayacak yer bulamaz oldular. Bunun sonucu da doğaları değişti ve vahşileştiler" dedi.

Gözlerim hala iri yaratığın üzerindeydi. Bakışlarımı ondan ayıramıyordum. Bir evrenin bunu yaşıyor olması ve bu şekilde yok olacak olması dehşet vericiydi. Bunun benim dünyama da olacağını düşünmek bile istemiyordum.

"Bu korkunç" diyerek fısıldadım bir kez daha.

"Emin ol çok daha korkunç şeylere şahit olacaksın" dedi Princeps.

Endişe ile gözlerimi ona çevirdim ve yüzündeki gerçekliği yakalayınca seslice yutkundum. Princeps gözlerini benden ayırdı ve arkadaşları üzerine çevirdi.

"Bir an önce Oliten'e ulaşmalıyız. Hızlı hareket etmemiz içinde ayrılmamız gerekli. Böylece gelecek olan tehlikeleri bölebilir ve kolayca ilerleyebiliriz" dedi.

Gözlerini hepimiz üzerinde gezdirdi.

"Ben tek gidiyorum ve batı yönünden ilerleyeceğim. Cele ve Cilentum sizler doğu yönünden ilerleyin. Pogno sen Delmira'yı al ve kuzey yönünden Oliten'e doğru yürü" dedi.

Bunu duyması ile Pogno başını iki yana doğru salladı ve ağzından kısık bir küfür kaçırdı. Benimle birlikte gitmek istemiyordu. Anlamıştım. Bu beni sinirlendirdi. Çünkü o da benim birlikte olmak istediğim son kişiydi. Bu komut ile hepsi hareketlendi.

"Tahminim yarın sabaha hepimiz Oliten' de buluşmuş oluruz" dedi Princeps.

Daha sonra gözlerini bana ve Pogno üzerine çevirdi.

"Ona dikkat et. Ne kadar önemli olduğunu biliyorsun" dedi dikkatli bakışlarla.

"Öyleyse onu bana asla emanet etmemen lazımdı" dedi Pogno ve memnuniyetsiz bir şekilde yüzünü buruşturdu.

Princeps bir elini Pogno'nun omuzuna koyup sıktı.

"Asıl onu senden başka kimseye emanet edemezdim" dedi. Bana bakarak gülümsedi ve başı ile selam verdi. Hızlı adımlar ile yanımızdan ayrılıp yanmış ağaç gövdeleri arasında kayboldu.

Ardından Cele yanımıza geldi ve o da eli ile Pogno'nun koluna hafifçe vurarak sırıttı.

"Kızıl ile sana iyi şanslar dostum" diyerek yanımızdan ayrıldı. Onu Cilentum takip etti ve sadece Pogno'ya gözleri ile selam vererek uzaklaştı.

Harika bu koskoca yanmış ormanda Pogno ve ben yalnız kalmıştık. Bu durumdan ikimizde memnun değildik. Ancak Princeps bunun böyle olmasını istemişti ve mecburen de bunu kabullenmiştik.

Gözlerimi Pogno üzerine çevirdim ve

"Şimdi Oliten'e mi gidiyoruz?" diye sordum.

"Princeps'i duydun. Yarın sabaha kadar orada olmamız lazım" dedi ve o da harekete geçip geniş adımlar ile yürümeye başladı.

Telaş ile arkasından koşup ona yetiştim. Bu uğursuz ve tekinsiz yerde beni daha başka neyin beklediğini bilmiyordum. Gittiğimiz yönün neresi olduğunu da bilmiyordum. Benim için her yön aynı gibiydi. Etrafta ne farklı bir manzara ne de farklı bir nesne vardı. Her yer birbirinin aynısı olan yanmış ağaçlar ve çalılıklar ile kaplıydı. Pogno ise hızla ve kendinden emin bir şekilde ilerlemeye devam ediyordu. Bu zayıf ve küçük halime karşın önümde ilerleyen güçlü ve iri erkeğe yetişmem çok zordu. Ancak yine de çabalıyordum. Bir müddet daha yine böyle hızlıca ilerlemeye devam ettikten sonra bu sessizliğe dayanamadım.

"Oliten orası da neresi?" diye sordum.

"Kilt'in ilerisinde yer alan bir kasaba. Yok oluş henüz oraya kadar ulaşmadı ancak yavaş yavaş ilerliyor. Orada yanımıza almamız gerekenler var. İlerlememize onlarla devam edeceğiz" dedi.

Bir taraftan ona yetişmek için nefes nefese kalmışken bir taraftan da soru soruyordum.

"Yanımıza almamız gerekenler mi? Onlarda ne? Ve nereye gitmek için uğraşıyoruz" diye sordum.

"Gittiğimizde göreceksin insan" diyerek beni yanıtladı.

Lanet herif onunla konuşmaya ve bir şeyler öğrenmeye çalışmak çok zordu.

Öfke ile bir nefes çekip bıraktım.

"Bana insan demeyi keser misin. Benim bir adım var" diyerek söylendim.

Birden bire önümde durup ardına döndü. Bende telaş ile durdum. Ondan bu kadar uzak olmasam duramaz ve geniş göğsüne çarpabilirdim.

"Bu seni neden rahatsız ediyor ki. Irkın insan değil mi?" diyerek sordu. Bana tepeden bakıyordu ve gözlerini içerisinde alay gizliydi.

Gözlerimi devirip başımı iki yana salladım. Daha sonra başımı kararlılıkla havaya kaldırıp inat ile bende ona baktım.

"Bu benim dünyamda hoş olmayan bir davranış. Karşındaki kişiye ismi ile hitap etmelisin. Beni gördüğün ilk andan beri bana bu şekilde sesleniyorsun, insan" dedim kelimenin üzerine basarak.

Bir kaç saniye daha bana dik dik bakmayı sürdürdü. Daha sonra ise arkasına dönüp yürümeye devam etti.

"Bu kural benim evrenim için geçerli değil" diyerek cevap verdi.

Hırs ile yumruklarımı sıkıp bıraktım. Gerçekten de kaba ve pervasız bir serseriydi.

"Benimle birlikte yolculuk yapmaktan memnun olmadığını biliyorum. Emin ol bende seninle birlikte olmak istemiyorum. Ama sanırım bunu yapmak zorundayız" dedim. Kartlarımı açık oynamıştım ve bende ona memnuniyetsizliğimi ifade etmiştim.

"Ne güzel akıllı bir yaratıksın" dediğinde öfkem adeta tavan yaptı.

"Şimdi de yaratık mı oldum? Sen gerçekten de vahşi bir yabanisin" dediğimde yüzünü göremedim ancak dudaklarının arasından keyifli bir kıkırtı işittim. Adeta benimle oyun oynuyordu.

Aklımın içerisinde ki sorular ve anlamsız düşünceler ile mücadele etmeye devam ediyordum. Yeni bir evrende olmak ve hatta evrenler arası bir savaşın içerisine birden bire sürüklenmek asla ama asla yaşayacağımı hayal edemeyeceğim bir şeydi. Ben içinde bulunduğum durumla mücadele etmeye devam ederken hızlı ilerleyişimiz dakikalarca devem etti. Yanık vadi uçsuz bucaksız bir şekilde önümüzde uzanmaya devam ediyordu. İyiden iyiye yorulmuştum. Ona yetişebilmek için çok çaba harcamıştım. Bu tempo benim güçsüz bedenimin hiç de alışık olmadığı bir şeydi.

Nefeslerimi düzene sokmakta zorluk çekmeye başladığımda

"Daha ne kadar bu şekilde ilerlememiz gerekli. Artık yürüyemiyorum" diyerek söylendim.

Pogno aniden önümde durdu ve elini sessiz ol derce havaya doğru kaldırdı. Bu hareketine karşı kalp ritmim bir anda hızlandı ve gözlerim açılarak duyularım tetik kesildi. Sanırım yolunda gitmeyen bir şey vardı. Belki de bir tehlike.

Usulca ardına döndü. Ancak gözleri hala etrafta geziyordu. Kaşları çatılmıştı. İri kol ve göğüs kasları gerilip şişmişti. Gözlerim korku ile onun üzerindeydi. Ben hiç bir şey hissetmiyor ya da işitmiyordum.

"Sorun ne?" diyerek ona sorduğum anda Pogno

"Koş" diyerek bağırdı ve sırtında ki iki kılıcı da aynı anda çekti.

Gri gökyüzünden yansıyan ışınlar ile kılıçlar bir anda ayna gibi parladı ve gözlerimi kamaştırdı. Ancak bu kez Pogno'yu dinledim ve gittiğim yönün neresi olduğunu bilmeden koşmaya başladım. Benim hareketlenmem ile ağaçların arasından bir şey fırladı. Bir hırıltı belki de bir tıslama sesiydi. Ne olduğunu o anın adrenalini ile ayırt edemedim.

Koşmaya devam ederken arkamda bir kıyamet koptu. Soluma seslerine tanıyamadığım ürkütücü sesler karışıyor ve düşüp yuvarlanma sesleri arkamda çınlıyordu. O her ne ise benim peşimde değildi. Başımı arkaya doğru çevirdim ve ağaçların arasından arkamdaki mücadeleyi gördüm. Durdum. Çünkü tehlike oradaydı. Onunla Pogno mücadele ediyordu.

Kaç tane bacağı ya da kolu olduğunu sayamadım. Neye benzediğini bile anlayamadım. Belki bir böcek ya da belki çok kol ve bacaklı bir amip gibiydi. Kafası gövdesine gövdesi ise kuyruğuna karışıyordu. Normal bir insan boyundaydı. Ancak çok hareketli ve hızlıydı.

Pogno ondan iri olmasına rağmen onunla zorlukla mücadele ediyordu. Elindeki kılıçları savuruyor o ise her seferinde farklı bir kol ve bacağıyla bu hamleyi savuşturmayı başarıyordu.

Sindiğim ağacın arkasında bu mücadeleyi izlerken dehşete kapılmıştım. Kimin kazanacağının belli olmadığı çetin bir savaş gibiydi. Pogno kılıcını hızla bir kez daha savurdu ve yaratık bir bacağı ile yine bu hamleyi alt etti. Yaratığın bu güçlü hamlesine karşı ise Pogno hızlıca bir ağaç gövdesine doğru yuvarlandı ve şiddetle çarptı.

Dudakları arasından acı ile bir küfür çıkardı.

"İşte şimdi kızdım" diyerek haykırdı ve ayağa kalktı.

Artık daha sinirli ve kendinden emin görünüyordu. Elindeki kılıçları sımsıkı tutan iri elleri kasılmış ve damarları ortaya çıkmıştı. Az sonra bu çetin mücadelenin galibi belli olacaktı.

Ben endişe ile hafifçe yerimde kıpırdandığımda ayağımın altında bir dal kırıldı ve yaratık bu sesi işitti. Bir anda başını benim olduğum tarafa çevirdi ve dikkati bu yöne kaydı. Ben daha ne olduğunu bile anlayamadan bana doğru koşmaya başladı. Bacaklarının çok olması nedeni ile inanılmaz hızlıydı. Onu takip bile edemiyordum. Hatta kaçmayı akıl bile edememiştim. Bir kaç saniye içinde yanıma gelmişti bile. Kanım damarlarımda akmayı bırakmış nefesim ise kesilmişti. Kalbimin atıp atmadığından bile emin değildim. Sadece bir an sonra bu iğrenç yaratığa yem olacaktım.

Tam üzerime atılıp bana saldırmak için bir hamle yapmıştı ki kafasının içerisinden geçen ve bana doğru uzanan parlak bir şey gördüm. Yaratık olduğu yerde dondu ve öylece kaldı. Artık hareket etmiyor ve sesler çıkarmıyordu. Havada asılı kalmıştı. Gövdemin bir kaç santim ilerisinde ise Pogno'nun keskin kılıcının ucu parlıyordu.

Göğsüme hapsolmuş nefesi rahatlayarak bıraktım. Yaratık ölmüştü. Pogno beni bir kere daha kurtarmıştı.

Yaratığın kafasındaki kılıcı hızla çekip çıkardığında bu iğrenç beden büyük bir gürültü ile yere yığıldı. Bakışlarım artık Pogno'nun üzerindeydi. Onun ise simsiyah gözleri benim üzerimde.

"Sana koş dediğimde bu arkana bakmadan kaçman gerekiyor demektir. Durup bir yere saklanıp olanları izlemen değil" dedi kızgın şekilde. Gözlerinde şimşekler çakıyordu. Onu yaratık kadar bende kızdırmıştım. Derin derin soluklar alıp veriyordu. Ancak bu durumu dert edecek vaziyette değildim. Az önce gözlerim yine tüyler ürpertici bir ana daha şahit olmuştu.

"Bu da neydi böyle?" diyerek soludum.

"Bir diğer vahşileşen canlı mı?" dedim yerde yatan şeye bakarken.

Pogno elindeki kılıçları tekrar sırtına yerleştirdi.

"Hayır bu zaten hep vahşi olandı. İnsectpum. Senin anlayacağın şekilde dev eklem bacaklı. Kilt'in en vahşi ve en tehlikeli canlılarından birisidir. Anlık hamlesi ile bir anda kafanı koparabilirdi" dediğinde gözlerim dehşet ile açıldı.

"Bunu gerçekten yapar mıydı?" diyerek sordum. Ürpermiştim.

"Eğer bir daha sözümü dinlemezsen bunu yapmasına izin veririm" dedi ve bir kez daha öfke dolu bakışlarını bana çevirdi.

Ne kadar ciddi ya da gerçekçi olduğunu bilmiyordum ama şansımı daha fazla zorlamak istemedim ve sessiz kaldım.

Az önceki dehşet dolu mücadelenin etkilerini hala üzerimde taşıyordum. Nasıl bir yere düştüğümü bilmiyordum. Ve hatta nereye ve ne için götürüldüğümü de bilmiyordum. Ancak elimden gelen tek şey şu an önümde ilerleyen bu iri adamı takip etmekti. Bu belirsizlik ve tehlike içerisinde sığınacağım bir diğer şey yine baştan ayağa tehlikeli bir görünüme sahip olan oydu. Hala nasıl olup ta bu gördüklerim duyduklarım ve yaşadıklarım üzerine ayakta kalabildiğime ya da aklımı kaçırmadığıma şaşıyordum. Galiba bu insanın kendini koruma içgüdüsüydü. Kendi yaşamını ve sağlığını korumayı amaçlayan özel bir davranış şekliydi. Doğuştan gelen bir özelliği olan temel bir içgüdüydü. Sürekli aktifti, ancak özellikle acı veya korku anında, yaşam için potansiyel bir tehdit olayı veya tehlikeli bir durum söz konusuysa etkindi. İşte bu yaşadıklarımı kabullenmem ve kim ne olduğunu bilmediğim bu insanlara özellikle de önümde ilerleyen Pogno'ya sığınmam ve kendimi ona emanet edişim de bu yüzdendi. Bu varlığından bile haberdar olmadığım evrende kendimi ona yakın hissedişim bu yüzdendi.

Yanmış vadide saatlerdir ilerlemeye devam ediyorduk. Ancak ortam artık farklılaşmaya başlamıştı. Mesela toprak eskisi gibi siyah değildi. Daha kızıl ve kahve tonlarındaydı. Gökyüzü ise yer yer mavileşmeye başlamıştı. Kimi yanmış ağaç gövdeleri taze ve uzun filizler vermişti. Yerde isi küçük çimenlik alanlar göze çarpıyordu. Meraklı bakışlarım etrafta gezmeye devam ederken

"Vadi canlanmaya başlıyor" dedim.

Pogno başını salladı.

"Kilt'ten çıkmak üzereyiz. Artık İrelm topraklarına giriş yapıyoruz. Yok oluş henüz buraya kadar ulaşmadı. İlerledikçe doğanın yaşadığına daha çok şahit olacaksın. İrelm'den sonra bizi bekleyen topraklarsa Oliten" diyerek bakışlarını ileriye çevirdi.

Haklıydı biraz daha yürüdükten sonra etraf iyiden iyiye yeşermişti. Yemyeşil yaprakları ile ağaçlar gökyüzüne uzanıyordu. Etrafta sık çiçekli çalılıklar vardı. Yerler ise çimenlikler ile kaplıydı. Gökyüzü ise tepemizde masmavi ve ışıl ışıl parlıyordu. Hatta havada neşeli cıvıltıları ile kuşlar ötüyor, kelebekler rengarenk kanatları ile etrafta uçuşuyordu. Böcekler ve kurtlar ise yaprakların üzerinde tembel tembel dolanıyordu.

Artık bilmediğim ve tanımadığım bir yerde olduğumu düşünmektense kendimi daha rahat ve sakin hissediyordum. Etrafımı kuşatan manzaraya aşinaydım. Her şey tıpkı benim doğup büyüdüğüm dünyam gibiydi. Ailem ile mutlu huzurlu yaşamımı sürdüğüm çiftliğim gibiydi.

"Burada her şey benim dünyamda ki ile aynı. Doğada ve yaşam da hiç bir farklılık yok" diyerek gülümsedim.

"Yok oluşun uğramadığı yerlerde hayat devam ediyor. Hiç bir şey kimliğini kaybetmedi ve ölüp vahşileşmedi. Evrenlerimizde ki pek çok canlı ve form da ortak. Ancak kimi değişken evrimleşmelerde mevcut. Buna az önce kendi gözlerin ile şahit oldun" dedi.

Dev böceği kast ettiğini anlamıştım. Elimde olmadan bir kez daha ürperdim.

"Bizler kardeş dünyalarız benzerliklerimizde işte bu yüzden" diyerek sözlerini bitirdi.

Birlikte daha ne kadar yürüdüğümüzü bilmiyordum. Bu tüm gün devam etmişti. Ancak gökyüzü benim dünyamda ki gibi kararmaya başlamış ve havada soğumuştu. Adımların artık uyuşuk ve ağırdı. Benim yorgunluğumu fark eden Pogno yürümeyi bıraktı ve durdu. Arkasına dönüp gözlerini üzerimde gezdirdi. Durum yoklaması yapıyor gibiydi.

"Geceyi burada geçirmeliyiz ve dinlenmelisin. Ancak hava gündüze göre oldukça soğuk olacak. Isınman için ateş yakmamız lazım" dedi.

Buna memnun olmuştum. Çünkü artık tek bir adım bile atacak halim yoktu. Kalın bir ağaç gövdesine sırtımı yaslayıp oturdum. Pogno etraftan topladığı çalı çırpı ile ateşi yaktı. Bana yemem için elma benzeri ancak ondan daha tatlı ve sulu meyve tarzı şeyler toplamıştı. Kaç saattir bir şey yediğimi hatırlamıyordum. Zaten içine düştüğüm bu evren ve aklımın ucuna bile gelmeyecek gariplikler ile yemek yemek aklıma bile gelmemişti. İştah ile hepsini yedim ve bitirdim. Hava iyiden iyiye kararmış ve etraf sessizliğe bürünmüştü. Yanan ateş yüzlerimizi aydınlatıyor ve közlerden çıkan çıtırtı sesleri ormanı dolduruyordu.

Pogno karşımda oturuyordu ve her zaman ki gibi yine sessizdi. Eline aldığı kılıçlarını yerden bulduğu sivri ve parlak bir taş ile usul usul biliyordu. Benimse bakışlarım onun üzerindeydi. Onu izliyordum. Etrafta bakacak hiç bir şey olmamasından mı yoksa onu ilgi çekici olduğu için mi bunu yaptığımı bilmiyordum. Ormanın sessizliğine eşlik eden sessizliğimize daha fazla dayanamadım.

"Bu gün gördüklerim çok korkunçtu" dedim gözlerimi üzerinden ayırmadan.

"Bir evrenin yok oluşu ve bitişine sadece tek bir adım yaklaştın" dedi. Ancak o bana hiç bakmıyordu.

Haklıydı. Bu tanımadığım dünyaya sadece saatler önce adım atmıştım. Ancak kocaman bir yaşamın yanıp kül olmasına ve yaşayan canlıların vahşileşip yok olmalarına şahit olmuştum. Hatta öyle ki Pogno beni kurtarmış olmasa daha ilk dakikalarda bu yok oluşun kurbanı bile olabilirdim.

"Bir dünyanın bitişini bu şekilde görmek çok kötü" diyerek bende gözlerimi yanan ateşin üzerine çevirdim.

"Bundan daha kötüsü sevdiklerinin, ailenin yaşadığın yerlerin ve geçmişinin yok oluşu izlemek" dedi.

Sesinde çaresizlik ve acı vardı. Sanki taşı tutan ve kılıcını bileyen elleri titriyordu. Gözlerimi tekrar ona doğru kaldırdım ve onu sessizce izledim. Daha sonra belki birazda düşünmeden

"Sen bu dediklerini gördüm mü?" diyerek sordum.

Aslında hiç yapmamam gereken bir şeyi yapmıştım. Birisinin yarasına çomak batırmıştım. Ancak onda hissettiğim bu kırgınlık ve acı elimde olmadan onunla ilgili bir merakı içimde uyandırmıştı.

Basını usulca kaldırdı ve bana baktı. Ateşin kıvılcımları göz bebeklerinin içerisin de parlıyordu. Sanki simsiyah gözlerinin içerisin de kocamam bir yangın vardı. Tüm yoğunluğu ile onu yakıp kavuruyordu.

"Bu gördüğün evren benim evim. Bu evrende kaybettiğim her canlı benim ailem, dostum, yoldaşım. Onların yok oluşuna ve ölüşüne her gün her an şahit oluyorum. Tüm bunları çok uzun süredir görüyorum. Ve ne yazık ki hala da görmeye devam ediyorum" diyerek cevap verdi.

Artık sesi daha katı ve ifadesizdi. Bu dedikleri ile Takrichar evrenini kast ettiğini biliyordum. Burası onun eviydi. Doğduğu, yaşadığı ve bildiği dünyasıydı. Ve illaki bir ailesi vardı. Var olmasına yani vücut bulmasına sebep olan bir annesi babası ya da kardeşleri olmalıydı. Az önceki sözler ile de muhakkak her şeyin bir bağlantısı vardı.

Kimleri nasıl kaybettin diye sormak istedim. Merak içimde deli gibi kıvranıp duruyordu. Ancak bu kez kendimi durdurdum. Dahası onun yaşadıklarına daha çok burnumu sokmam ve canının daha çok yanması demekti. Henüz bunları konuşabilecek kadar kadar yakın ve birbirimize karşı rahat değildik. Sınırımı ve haddimi bilmeliydim. Konuyu onun üzerinden çektim. Ve başka bir yoldan gitmeyi denedim.

"Onu durdurabilecek misiniz?" diye sordum.

Simsiyah gözlerini kaldırıp bana baktı.

"Neyi?" diye sordu.

"Yok oluşu, yani Aremek'i" dedim.

Bakışlarını tekrardan elindeki parlak kılıca yöneltti. Bir kaç saniye sessiz kaldı.

"Bilmiyorum. Aremek gibi bir evren ile mücadele etmek çok zor. Bunu yıllardır yapıyoruz ve başarılı olmaya çalışıyoruz. Kendimize güveniyoruz ve korkmuyoruz. Tabi ki Aremek'in gücünü kırmak ve bu savaşı kazanmak kolay değil. Her ne olursa olsun yolumuzdan dönmemek için azimli ve kararlıyız. Ancak ona karşı zayıfız. Bunu biliyoruz. Şelt başaramadı. Hatta direnemedi bile. O Aremek'e göre çok güçsüzdü. Bizse kendimizi savunabiliyoruz. Ancak bunun ötesine geçmek bizim için de çok zor. Dediğim gibi kazanıp kazanamayacağımız bilmiyorum. Ama son nefesimize kadar bunu yapacağız, asla teslim olmayacağız" dedi.

Daha sonra bakışlarını tekrar bana kaldırdı. Siyah gözleri bu kez daha dikkatli ve daha parlaktı.

"Ve artık umut etmek içinde bir nedenimiz de var" dedi.

Bundan ne anlamam gerektiğini bilmiyordum ancak içimde garip bir şeyler hissettim. Bu farklı his ve duygu içimde bir sarmaşık gibi dolandı ve pek çok yerden beni kuşattı. Böyle bir şeyi daha önce hayatımda hiç tatmamıştım. Hem çok tanıdık hem de çok yabancı bir histi. Benden bağımsız bir varlık bedenimin içerisinde hareket ediyor ve canlanıyor gibiydi. İçimde büyüyor ve kök salıyordu. Rahatsız bir şekilde kıpırdandım ve huysuzlaştım.

"Böyle diyerek ne kastettiğini bilmiyorum. O umut... ne ya da kim?" diyerek sordum.

Gözlerini tekrar yaptığı işe çevirdi ve bana cevap vermedi. Merak etmiş ve gerilmiştim. Elimde olmadan sesim yükseldi.

"Sana bir soru sordum bu dediğinle ne kastettin, bana cevap ver?" diyerek kaşlarımı çattım.

"Bunu sana Princeps anlatacak ben değil" dediğinde kaşlarım daha çok çatıldı.

Beni ilgilendiren bir şey vardı. Hatta benim bağlı olduğum şey evrenlerin geleceğini etkileyebilecek bir durumdu. Yoksa burada bu şekilde bu savaşın içerisinde olmazdım. Ancak ben buna hala bir cevap alamamıştım.

Dudaklarımı sımsıkı kapatıp ardımdaki ağaca yaslandım ve gözlerimi yumdum. Konuşmak istemiyordum hatta ona bakmakta istemiyordum. Beni geriyor ve öfkelendiriyordu. İçinde bulunduğum durumun garipliği ve yaşadıklarımın ürkütücülüğü ise zaten omuzlarım üzerinde dev bir yığındı. Bir kaç dakika derin nefesler alıp verdim. İçimdeki o garip hissin kaybolmasını bekledim. Sakinleştikten sonra ise onun sesini duydum.

"Her şeyi öğreneceksin. Hatta öyle bir an gelecek ki tüm bildiklerinin altında ezileceksin. Seni nasıl bir kaderin beklediğini, nasıl bir sorumluluğun üzerinde olduğunu hiç öğrenmemiş olmayı dileyeceksin. Acele etme ve sabırlı ol" diyerek konuştu.

Bunu duymak bana yetmişti. Öğrenmek için yanıp tutuştuğum şeyin daha yaklaşırken ki ürkütücülüğü beni titretmişti. Dudaklarımı kapattım ve ısrarcı olmaktan vazgeçtim. Evren benim için bir kader çizmişti. Bende bu kaderin içerisinde sürüklenmeye başlamıştım. Olacak olanları öğrenmek ne kaderimi değiştirecek, ne de olanları geciktirecekti...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.