Etrafımızı kuşatan parlaklık son bulduğunda yine ağaçlık bir yerdeydik. Hatta bir ormandaydık ancak burası az önce bulunduğumuz orman değildi. Orasıyla alakası bile olamayacak bir yerdi.
Her tarafta yine ağaçlar vardı ancak simsiyah ve yapraksız. Hepsi de yanmıştı. Kalın gövdeleri kocaman birer kömür yığını haline dönmüştü. Her yerde kül vardı. Bastığım toprak bile simsiyahtı. Gökyüzü ise gri renkteydi. Çevremiz uçsuz bucaksız siyah ve gri bir ovaydı.
Ben hayret ile etrafı izlemeye devam ederken
"Kilt'e hoş geldin" dedi Princeps.
"Kilt mi? Burası da neresi?" diye sordum.
"Yanmış Vadi" diyerek beni cevapladı.
Böyle göz alabildiğine yanık arazileri olan bir yerin yer yüzünde var olduğunu bilmiyordum.
"Dünya da böyle bir yer mi var?" diye sorduğumda Princeps güldü. Ancak bu keyifli bir gülümseme değildi.
"Şu an dünyada değilsin Delmira. Takrichar evrenindesin" diyerek beni yanıtladı.
Şaşkın gözlerimi etraftan ayırdım ve bu kez daha çok hayret ile ona çevirdim.
"Dünya da değil miyim? Başka bir evrende miyim? Saçmalık nasıl bir oyunun içerisindeyim böyle" diyerek histerik bir şekilde güldüm.
"Boyutlar arası yolculuk yaptın ve şimdi ise bizim evrenimizdesin Delmira" dedi.
Duyduklarıma inanamıyordum. Sanki birisi bana inanılmaz kurgu ve görsel efektlerle dolu bir kamera şakası yapmış gibiydi. Elimde olmadan gülmeye başladım. Hatta bu gülmelerim gittikçe kahkaha halini almaya başladı. Gülüyor ve ormanı çınlatırca kahkaha atıyordum. Ancak bir kaç dakika sonra kendime gelebildim. Gözlerim sulanmıştı ve dudaklarımın arasından hala kıkırtılar kaçıyordu.
"Yeter artık. Ben bu konudan çok sıkıldım. Nerede olduğumu ve bu saçlmalığın ne olduğunu bilmek istiyorum" dedim.
Celer de beni destekledi.
"Kız haklı Prenceps artık neler olduğunu öğrenmesi lazım" dedi.
Priceps'in yüzünü bu kez kaygılı bir ifade kuşattı. Kendi ile çelişiyor gibiydi. Yapıp yamama konusunda kararsızdı.
"Bir anda bunu kabullenebilir misin bilmiyorum Delmira" diyerek iç çekti.
Beni neyin beklediğini bilmiyordum. Ama artık neler döndüğünü öğrenmek içinde sabırsızlanıyordum.
"Anlat duymak istiyorum" dedim ve bende ortama uyum sağlayarak ciddileştim.
Princeps yürüyerek yanıma geldi ve eli ile yanmış olan tüm araziyi işaret etti.
"Burası Kilt. Bundan sadece bir zaman önce tıpkı sizin dünyanız gibi yemyeşil ve çok güzel bir yerdi. Ancak Aremek evreninin hırsı sonucu her şey yanıp kül oldu. Şu an evrenimiz Takrichar yavaş yavaş yok oluyor ve biz hiç bir şey yapamıyoruz" dedi.
"Evreniniz Takrichar ve Aramek evreni mi? Neden bahsettiğini anlamıyorum. Ben tek bir evren biliyorum ve oraya doğdum. O da dünya. Bu uydurma evrenler ile bana ne anlatmaya çalışıyorsun?" dedim.
Derin bir nefes çekip bıraktı.
"Şu an için her şeyi bir anda anlamanı beklemiyorum ama sadece deneyemez misin?" diyerek bana banktı.
Bende dikkatle ona baktım.
"Neyi?" diyerek sordum.
"Sadece sana anlattıklarımı sessizce dinlemeyi ve inanmaya çalışmayı" dedi.
Başımı salladım ve kendimi hazırladım. Mantığım hala bu işe karşı bir şekilde hayır derce haykırıyordu ancak sessiz kalmalı ve bana anlatacaklarını duymalıydım.
"Dünyanın oluşumu için sizlere ilk okul yıllarından beri Big Bang "Büyük Patlama" teorisini anlatıyorlar ve sizler için bu kabul gören bir yasa. Ancak neden yalnız olduğunuzu düşünüyorsunuz ki? Uzay kainat inanılmaz büyük bir boşluk. Sizlerin tahmin bile edemeyeceği kadar uzak ve aklınızın almayacağı kadar çok yerde hala Big Bang'ler yaşanıyor. Yani senin tahmin bile edemeyeceğin kadar çok dünya her bir saniye doğuyor. Buna çoklu evren Teorisi diyoruz. Yani sizin anlayabileceğiniz tanımlama ile Paralel Evrenler. Bu evrenler o kadar fazla ki aklının içerisinde bir sabun köpüğü canlandırmanı istiyorum. Hep birlikte yan yana ve sırt sırta. Bunları sayabilir misin? Ya da takip edebilir misin? Asla. İşte tüm uzay boşluğu içerisinde bu sabun köpüklerini hayal et. Hepsi de gerçek ve sizlerde bu boşlukta tek değilsiniz" diyerek gülümsedi.
Duyduklarım ile şoka kapılmıştım. En başta bir çocuk aldatmacası dinleyeceğimi düşünsem de aklımın içerisinde bir yer bunu çok mantıklı bulmuştu. Ben sessiz kalmaya devam edince Princeps anlatmaya devam etti.
"İşte bu çoklu evrende geçişler mümkün değil hem de hiç bir şekilde. Hiç bir evren bir diğerine geçemez. Yada birbiri içine giremez. Ancak bu patlamalar kimi tesadüfü zamanlar ve aynı boşluklarda gerçekleşebiliyor. Bu ihtimal çok zor ve mümkün değil gibi. Ancak imkansızda değil. İşte bizler bu mümkün anın sonuçlarıyız. Bizler hepimiz aynı uzay boşluğunda aynı anda sırt sırta Big Bang yaşayan dört evreniz. Aremek, Takrichar, Dünya ve ne yazık ki şu an var olmayan Şelt" diyerek sustu.
Gözlerimi kırpıştırdım ve yutkundum. Bu duyduklarımı hazmetmek için bir kaç saniyeye daha ihtiyacım vardı. Daha sonra başımı iki yana sallayarak kendimi toparladım.
"Yani bizler aynı uzay boşluğunda, aynı anda doğmuş olan kardeş evrenleriz" dediğimde Princeps memnuniyetle başını salladı ve
"Aynen öyle Delmira. Senin anlayacağın dille bizler kardeş evrenleriz" dedi.
"Bu sebeple mi o ışıklar eşliğinde evreninize geçebildik" diye sorduğumda Princeps bir kez daha memnuniyetle başını salladı.
"Kardeş evrenlerde kimi birbirine bağlı hacimsel boşluklar olabilir. İşte bunlar sayesinde bu evrenler arasında geçişler mümkün olabilmekte" dedi.
"İyi de bunları şimdiye kadar hiç duymamıştım. Benim dünyam bu konudan habersiz" dediğimde dikkatim daha çok artmıştı.
"Her evren belli bir kimya üzerine yoğurulmuş ve doğmuştur. Bizim evrenimiz Takrichar teknoloji yani uygulayım bilimi üzerine kurulu. Bizler bilim ve teknoloji alanında oldukça ileri ve donanımlıyız. Ayrıca uyum barış ve kardeşlik bizim evrenimizin başlıca özelliği. Sizin evreniniz dünya ise daha duygusal ve insani bir kimya üzerine kurulu. Bunlar; öfke, mutluluk, korku, hırs, sevgi ve üzüntü. Bu duyguların gösteriliş biçimi farklı farklı olsa da herkes temel de bu altı duyguyla doğar. Dünyanızı da bu duygular yönetir. Bu yüzden duygularınız için sever, savaşır ve yönetilirsiniz. Dünya ya bunlarla yön verirsiniz. Şelt gezegeni ise kültür sanat ve yaşam gezegeniydi. Her yaratılan bu felsefe üzerine doğmuştu. Kainatın yaratıldığı ilk andan beri en sanatsal gezegen Şelt olmuştur. Bu sebeple de dışadönük, canlı odaklı, hoşgörülü, modern ve en aydın evren olarak Şelt bilinirdi" dedi.
"Yani sizler teknoloji konusunda çok ileri bir gezegen olduğunuz için bunu biliyor ve evrenler arası yolculuk yapabiliyorsunuz" dedim.
"Evet biz ve Aremek. Aremek pek çok konuda bizim evrenlerimizin sahip olduğu kimya ile var oldu. Yani bizlere özgü olan her şeye o tek başına sahip olarak doğdu. Dünya ve Şelt ise bu durumu hiç bilmedi. Onlar sadece kendi kimyaları ile var olup yaşam sürebildi" dedi.
Duyduklarım karşısında aklım karışmıştı hem de inanılmaz bir şekilde. Zihnimin içerisindeki mukayese yığınını bir kenara bıraktım. Aklımın içerisinde bir köşede beni rahatsız eden daha önemli bir şey vardı.
"Şelt'in artık az önce var olmadığını söyledin, ona ne oldu? " diye sordum birden bire. İsmini duyduğum andan beri bunu merak ediyordum.
Princeps'in gözlerine inanılmaz bir karanlık gelip oturdu. Ve üzgün bakışlarını Cilentum'a çevirdi.
Daha sonra ise
"Aremek tarafından yok edildi" diyerek cevap verdi.
Bunları hayatımda ilk kez şu an duyuyor ve öğreniyor olsam da hiç bilmediğim bir evren ve varlığından bile haberdar olmadığım o evrenin sakinleri için içimde bir acı hissettim.
Bende ona katılarak üzgün bir ses ile,
"Neden peki?" diyerek sordum.
"Bu dört evren arasında hırs ve ihtiras Aremek yaratılırken kimyasında bulunan en fazla şeydi. Onun sonu gelmeyen istekleri tutku, güç ve aşırılıkları vardır. Tehlikelidir. Hedefine ulaşmak için hiçbir şeyi yapmaktan çekinmez. İçinde bulunduğumuz uzay boşluğunda ve aramızda kendini en yüksek mertebede gören evren odur. Çünkü az öncede dediğim gibi o hepimizin kimyasına sahip olarak doğdu. İşte bu sebeple de aynı oluşumlardan doğan bizleri yok etmekten çekinmez. İşte Şelt'e de yaptığı buydu. Onu kendi istek, arzu ve gözü dönmüşlüklerine kurban etti" diyerek beni yanıtladı.
Yutkundum ve duyduklarımı kafamın içerisinde oturtmaya çalıştım. İşittiklerim hala akıl ve mantığım için ters şeylerdi. Zihnimin içerisinde bir yer bunlara karşı çıkıyor ve kabul etmek istemiyordu. Ancak bu adamları karşımda gördüğüm ilk andan beri yaşadıklarım ise gerçekti. Bunlar benim bildiğim dünya da asla yaşanamayacak şeylerdi. Ve Princeps'in bana anlattığı çoklu evren teorisi ise şu anki içinde bulunduğum durumu en iyi açıklayabilen şeydi. Gözlerimi tekrar etrafa çevirdim. Yanmış vadiyi bir kez daha şaşkın ve ürkek gözler ile izledim. Daha sonra ise titreyen bakışlarımı yine Princeps'e çevirdim.
"Şu an size de yaptığı bu mu?" diye sordum korku ile.
"Evet bize yaptığı ve emin ol bizden sonra size yapacağı da bu" dediğinde gözlerim büyüdü ve korku ile yutkundum.
"Dünya ya da zarar verebilir mi?" diye sordum.
Bu cevabı duymaktan deli gibi korkuyordum ancak yine o soruyu sormuştum.
"Emin ol bunu yapacak" dedi Princeps. Gözlerinde kararlılık ve öfke vardı. Olacakları biliyor ve gardını korkmadan almış gibi duruyordu.
Yutkundum. Tüm bunlar gerçek olabilir miydi? Gerçekten de bizim de sonumuz bu muydu? Şelt gibi yok olmak ve Takrichar gibi yakılmak mıydı? Yaşadığım yer, dünyam. İçerisinde sevdiklerimin olduğu, ailemin, akrabalarımın, arkadaşlarımın yaşadığı hatta insanların çocukların yaşlıların hayvanların çiçeklerin bitkilerin tüm yaşamın var olduğu evren. Onunda sonu bu muydu?
Bu düşünce ile elimde olmadan titredim. Kendimi toparlamaya çalıştım ve aklımı en başından beri kurcalayan asıl soruyu sordum.
"Peki ben bu durumun neresindeyim? Neden buradayım?" dedim gözlerimi ona dikerek.
Tam bu sırada kulaklarımı sağır eden tiz bir çığlık havada yankılandı. Gözlerim ve zihnim kendini bu tüyler ürpertici sese odakladı. Az önceki konuşmayı unutup etrafa şaşkınlık ile bakmaya devam ederken etrafımdaki dört adam dikkat kesildi ve ellerine silahlarını alarak savunma pozisyonuna geçtiler.
Havada boşlukta ve yanmış ağaç bedenlerinin arasında bir çığlık daha yankılandı ve gri gökyüzünden hızla bir gölge geçti. Ne gördüğümü ya da bunun ne olduğunu bilmiyordum. Sadece korkmuştum ve kalbim ağzımda deli gibi atıyordu.
Princeps, Cilentum, Cele ve Pogno'nun silahları ellerinde ve bakışları dikkat ile gökyüzündeydi. Hepsi de etrafımı kuşatmış ve beni her zaman yaptıkları gibi çember içerisine almışlardı. Ancak etrafıma kurulan bu çember bu kez kaçmamı engellemek için değil beni korumak içindi.
Pogno bir adım geriye doğru attı ve bana daha çok yaklaştı.
"Eğer yem olmak istemiyorsan yanımızdan ayrılma" diyerek fısıldadı.
Bunu söylerken keskin siyah gözleri dikkatle etrafta dolaşıyordu. Ancak yüzünde ise geniş bir sırıtış vardı. Pislik herif benim korkumdan keyif almıştı. Eğer şu an için parmak uçlarıma kadar titremiyor olsam ona güzel bir cevap verebilirdim. Ancak gerçekten de ne olduğu belli olmayan bu şey beni ürkütmüştü.
Ağaçların arasında bir çığlık daha yankılandıktan sonra kocaman bir kuşa benzeyen ancak kafası ise bir sürüngenin eğri ve çıkıntılı başını andıran bir yaratık hızla bize doğru uçmaya başladı. Princeps öne atılıp elindeki ağır silahı ateşledi ve ışık ile ateş karışımı bir alev topu canavara doğru ilerledi.
Ancak yaratık kocaman gövdesine göre oldukça çevik hareket edip gökyüzüne doğru havalandı ve bu atıştan kurtuldu.
"Acıkmış olmalı" diyerek sırıtan Celer'e karşı Prinseps
"Ne zaman tok oldu ki" diyerek cevap verdi ve yine atış pozisyonu alarak gökyüzünü süzmeye başladı.
Yine derinlerden tiz bir ses duyuldu ve bu kez canavar ters yönden üzerimize gelmeye başladı. Hepimizin bakışları geriye doğru döndüğünde Celer belindeki parlak kocaman bıçağını çıkardı ve yaratığa doğru fırlattı. Bıçak yaratığın sol koluna isabet edip saplandı. Bu kez çıkan çığlık daha kulak tırmalayıcıydı. Bu boşluktan yararlanıp Cilentum elindeki oku nişan alıp fırlattı ve canavarı bir gözünden vurdu. Yaratık havada acı ile haykırıp kavisler çizmeye başladığında dengesini kaybetmişti bize doğru kontrolsüz şekilde uçuyordu.
İşte tam bu sırada Pogno inanılmaz bir şey yaptı. Ayaklarından güç alıp neredeyse dört metre yükseğe zıpladı ve elindeki kılıcı havada savurup canavarın kafasını tek bir hamlede kesti.
Aman tanrım bu gördüklerim gerçek miydi? Ben az önce ne görmüş ve ne yaşamıştım. Bu dört adam tarafından bilmediğim bu evrene getirildiğim ilk dakikalarda yaşadığım bu şok kanımı dondurmuş ve nefesimi kesmişti...
