İsmim Delmira Bauer. Bu isim bana ailem tarafından verilmişti. Ve ben adımın anlamının "Asil Koruyucu" olduğunu çok daha sonra öğrenmiştim. Ailemin de bu durumdan haberdar olduğunu hiç sanmıyordum. Sadece yıllardır dillendirilen bir aile vasiyetini yerine getirmişlerdi. Bauer ailesinden her kim bir kız çocuk sahibi olursa bu ismi koyacağını yüzlerce yıldır söylemişti. Galiba ismim ve kaderimin bu kadar iç içe geçtiğini öğrenmek için benimde on sekiz yılımı geride bırakmam gerekliydi.
Amerika'nın orta batısında yer alan Missouri eyaletinde babam, annem ve üç abim ile birlikte yaşıyorduk. Ortalama şartlar altında yaşayan bilindik bir göçmen Alman ailesiydik. Babam bir çiftçiydi, abilerimde öyle. Hatta büyük babam ve onunda büyük babası çiftçiydi. Bunu büyük babamın dizlerine oturup bana anlattığı o sımsıcak hikayelerden bilirdim. Atalarımın bize seçtiği Bauer soy isminin buradan geldiği apaçık ortadaydı. Atalarımız kasabaya on dokuzuncu yüzyılda göçmen bir Alman topluluğu olarak yerleşmişti. Şu gün ise hala kimliğimizi kaybetmeden ama Amerikan ve Alman genlerinin iç içe geçtiği bir topluluk olarak yaşıyorduk.
Küçük bir kasabada yaşıyor olmamıza rağmen kocaman bir çiftliğimiz vardı. Dönümlerce arazi üzerine kurulmuş Bauer çiftliği. Çocukluğum çok eğlenceli ve keyifliydi. Yemyeşil tarlaların üzerinde yaz kış durup dinlenmeden koşar babam ve abilerime çiftlik işlerinde seve seve yardım ederdim. Annem Rita Amerikan kökenliydi. Babam ile bu topraklarda tanışmış ve evlenmişlerdi. Çok sıcak ve sevecendi, abilerim ve bana inanılmaz güzel bir annelik yapmıştı. Babam Elmo Bauer sadık bir eş ve anlayışlı bir babaydı. Alman köklerini asla terk etmemişti. Bize hep Alman tarihinden hikayeler anlatır ve sık sık Almanca konuşurdu. Bu sebeple de Amerika'da doğup büyümüş olmama rağmen Almanca benim ikinci dilim sayılırdı.
Ailem her ne kadar normal bile aile olarak görünüyor olsa da çok ilginç bir durum biz Bauer'ler içinde geçerliydi. Ailemin nesiller boyunca hep erkek çocukları olmuştu. Bize yakın olan Bauer'ler olarak amcalarım ve kuzenlerim içinde bu böyleydi. Bunu daha çok küçük bir çocukken büyük babamdan da duymuştum. O kadardı ki Alman atalarımız Missouiri'ye yerleşmeden önceki yıllardan beri bizim genlerimiz dünyaya hep erkek evlatlar sunmuştu.
Ben ise yüzlerce yıldır süren bu geleneği bozan ilk kız çocuktum. Üç abimden sonra aileye ve hatta Bauer ismine doğan ve bilinen ilk kızdım. Babam çiftçi olmasına rağmen mantıklı ve zeki bir adamdı. Bu bozulmayan aile genetiğimizi genlerle ve biolojik olaylarla ilişkilendiriyordu. Benim doğuşum kasabada her ne kadar hayret ile karşılanmış olsa da babam bu duruma akıl ve mantık çerçevesi ile yaklaşmıştı. Ve üç erkek evlattan sonra bir kız çocuğu olduğu için çok mutlu olmuştu. Ve bu mutluluğunu da bana doğduğum günden beri büyük bir keyif ile sunmuştu.
Abilerimin en büyüğü Heinrich'di. Sessiz sadık ve uysal bir çocuktu. Ortanca abim Bruno ondan iki yıl sonra dünya ya gelmişti. Doğduğunda bile kahve rengi ve gür saçlara sahip olması nedeni ile ailem ona bu ismi vermişti. Carl ise en küçük abimdi. İsmini yansıtır şekilde en küçükleri olmasına rağmen hepsinden uzun ve iriydi. Çiftlik işlerinden ise en iyi o anlardı. Abilerim ile aram hep çok iyi olmuştu. Çocukluğumuz ve ilk ergenlik yıllarımız boyunca birbirimizin en yakın arkadaşıydık.
Abilerim liseyi bitirdikten sonra babam ve dedelerimin yolundan gitmeyi seçmiş ve üniversite okumak istememişlerdi. Her Bauer erkeğinin yaptığı gibi kasaba da kalıp çiftçi olmayı seçmişlerdi. Ben ise daha dışa dönük ve hayatı merak eden bir kızdım. Kasabanın sınırları içerisinden çıkmak ve yaşamı tatmak istiyordum. Bu sebeple okumak için Missouri'ye bin yedi kilo metre uzaklıkta olan Montana Eyalet Üniversitesini seçmiş ve yine bildiğim sularda yüzme hissinin güvenine sığınmak istemiştim. Alman dili ve tarihi bölümüne kayıt olmuştum. Ancak bu hissiyatın yanında yüzlerce yıldır süre gelen bir aile geleneğini de bir kez daha bozmuştum. Bildiğimiz ve yerleştiğimiz güvenli topraklardan dışarıya adımımı atan ilk Bauer olmuştum.
Montana da ki ilk kışımdı. Okula yeni kayıt olmuştum. Üniversitenin yakınlarında öğrenciler için kalabilecek yerler oldukça fazlaydı. Hepsi de ortalama bir ücrette ve konfordaydı. Birinci sınıf bir öğrenci olmamın acemiliği ile okula en yakın pansiyonlardan birisini seçmiştim. Yalnız kalmayı ve düzenimi kendim kurmayı yeğlemiştim. On metre kare bir odam ve kendime ait bir banyom vardı. Eşyalar ve mobilyalar her ne kadar kullanılmış olsa da çok da eski püskü şeyler sayılmazdı. Bir bavul eşyamı ise bu küçük odaya sığdırmak hiçte zor olmamıştı. Bu durum ailem ve benim için ilk ve zordu. On saatlik bir mesafe kolay kolay katlanabileceğimiz bir şey değildi. Onlarla her gün en az bir kaç kez telefonla konuşur ve hasret giderirdik. İlk aylar hepimiz için zor geçecekti biliyordum. Ama zamanla bu duruma alışacaktık. Bunun böyle olmasını ben seçmiştim ve kendi yaşamıma yine kendim yön vermek istemiştim.
Kış aylarının ilk günlerinde olmamıza rağmen yüzümü yalayan soğuk beni şimdiden titretir olmuştu. Dersim bitmişti ve hava iyiden iyiye kararmıştı. Annem ile telefon konuşmamızı yeni bitirmiştik. Televizyondaki hava durumundan izlediği kadarıyla Monatana'nın soğuğundan haberdardı ve beni iyi giyinmem yediklerime dikkat etmem ve kendime iyi bakmam konusunda yine sıkı sıkıya tembihlemişti. Arkadan ise beni rahat bırakmasını haykıran babamın sesini işitmiştim. Her ne kadar babam gelenekçi bir adammış gibi görünse de bizim ailemizin tutucusu annemdi.
Telefonu üşümüş parmaklarım ile montumun cebine sıkıştırdım. Küçük ve sıcak odama bir an önce dönmek için adımlarım hızlıydı ve esen sert rüzgar ile üzerimdeki içi kürklü montuma sıkı sıkıya sarınmıştım. Ayağımın altında ince bir tabaka halinde buz tutmuş olan caddeyi dikkatle kat etmiş ve apartımın bulunduğu ıssız yolda ki köşeyi dönmüştüm ki karşımda gördüğüm manzara ile birden bire duraksadım.
Karşımda daha önce hiç görmediğim ve tanımadığım dört erkek vardı. Hepsi de iri bedenleri ile önümde dikilmiş ve geçmek istediğim yolu bir duvar gibi kesmişti.
İrkilerek bir adım geriye doğru attım ve şaşkın bakışlarımı tek tek üzerlerinde gezdirdim.
Farkıydılar. Hem de çok farklı. Sanki bu dünyadan değil gibiydiler. Dondurucu kış soğuğuna rağmen üzerlerinde yok denecek kadar ince kıyafetler vardı. Sadece deri ve kumaş karışımı şeylerdi. Ve bu dünyada hiç görmediğim gibi farklı tarzda giysilerdi.
Dikkatimi çeken bir diğer şey ise taşıdıkları silâhlardı. Belki de kanımı en çok donduran ve beni korkutan şeyde buydu.
En önde dikilen uzun boylu kumral erkek inanılmaz yakışıklı bir yüze sahipti. Grubun lideri olduğu apaçık belliydi. Kendine güvenen kısık ve etkileyici bakışlarını üzerime kilitlemiş ve dolgun dudaklarına belli belirsiz bir gülümseme yerleştirmişti. Elinde şimdiye kadar hiç görmediğim ağır ve ürkütücü bir silah taşıyordu.
Onun arkasında sol tarafta ince uzun sarısın bir erkek yer alıyordu. Fazlasıyla zayıftı ancak çelimsiz omuzları ve ince kollarından bile gergin kasları fark ediliyordu. Narin ama oldukça çevik duruyordu. Belinde parlayan bıçağa takılan gözlerim ile yerimde belli belirsiz sarsıldım. Usulca bir nefesi içime çekip korkuyla yutkundum. En öndeki adamın aksine dudaklarına hiç çekinmeden sinsi ve ukala bir gülümseme yerleştirmişti ve gözlerini kaçırmadan bana bakmaya devam ediyordu.
Sol tarafta diğerlerine göre daha ufak tefek bir erkek yer alıyordu. Koyu kahve saçları hayret verecek şekilde kıvırcık ve parlaktı. Teni ise neredeyse bir zencininkine kadar yakın şekilde koyuydu. Ancak bundan farklı olarak ise bal rengi gözlere ve gözleri ile uyumlu açık renk kaslara sahipti. Bu tezatlık yüzüne hem bir gariplik hem de cezbedicilik katıyordu. Sırtında ok ve yaya benzeyen garip bir silah taşıyordu. O diğer ikisinin aksine ifadesizce bana bakıyor ve yüzünde bir türlü çözemediğim bir anlam barındırıyordu.
Üçünün arkasında yer alan adam ise beni en fazla etkileyendi. Bakışlarımı ona çevirdiğimde tüm hücrelerime kadar irkilmiş ve garip bir şekilde korku ile harmanlamıştım. Vücudu diğerlerinin neredeyse iki katıydı. Kömür karası saçları uzun ve darmadağınıktı. Onları ensesinde bir deri parçası ile toparlamış ancak bu konuda pek başarılı olamamıştı. Bakışları ise en karanlık gecelerden bile daha koyuydu iki dipsiz kara delik, iki kör çukur gibiydi. İçlerinde nasıl tehlikeler ve belalar gizli olduğunu kimse bilemezdi. Vücudu sadece kas ve kemikten oluşuyor gibiydi. Omuzları inanılmaz geniş ve şişkin pazıları benim belimden bile daha kalındı. Üzerindeki siyah tişört tarzı kıyafetten görebildiğim kadarıyla tüm bedeni dövmeler ile kaplıydı. Açıkta kalan tek bir noktasında bile teni görünmüyordu. Hatta öyle ki kalın boynunu bile bir piton dövmesi sarıp kuşatmıştı. Bunu görmek bile korku ile dolmama yetmişti. Yüzü şimdiye kadar hiç bir erkekte rastlamadığım kadar sert ve keskin hatlara sahipti. Ona bakmak beni kuşatan korkuya esir olmama yetmişti. Sırtında iki uzun kılıç taşıyordu. Öyle ki parlaklıkları ve keskinlikleri bir eti kesmeden bile o acıyı teninizde duyumsamanıza yetiyordu. Bana bakıyordu. O hepsinin aksine bana daha dikkatli bakıyor ve avını saldırıp parçalamak ister gibi nefretle soluyordu. Onun gözlerinde gördüğüm kararlılığı etkiyi ve korkuyu hayatımda şimdiye kadar hiç yaşamamıştım.
Yutkundum parmak uçlarından başlayan bir titreme ile tüm vücudumun sarsılmaya başladığını hissettim. Usulca bir hamle yapıp geriye doğru bir adım attım.
Hislerimin pek kuvvetli olduğu söylenemezdi. Hatta her seferinde kısa çubuğu çeken ben bile sayılabilirdim. Ancak şu an tam da bu durumda eğer canımı seviyorsam ve yaşamak istiyorsam hemen şimdi koşmalı ve kabuslarımda bile rastlamayacağım bu dört adamdan kaçmalıydım...
#benimçizgim