Moladan sahaya dönen Kaan artık sadece bir basketbolcu değil, arkasında kardeşinin kusursuz aklını taşıyan durdurulamaz bir güçtü.
Üçüncü çeyreğin ilk düdüğüyle birlikte sahadaki rüzgâr tamamen yön değiştirdi. Rakip takımın dev pivotu yine sol omzunu kullanarak pota altına yüklenmeye kalktığında, Kaan bu kez tribündeki Defne’nin işaret ettiği o kırk beş derecelik açıyı milimetrik olarak kapattı. Göğüs göğüse çarpışmada dev pivot dengesini yitirip topu elinden kaçırdı. Kaan topu kapıp tek başına sahayı boydan boya geçti; potanın demirlerini inleten vahşi bir smaçla farkı eritmeye başladı.
Defne kenarda Zeynep’in elini sıkıyor, her hücumda Kaan’a gözleriyle pas koridorlarını ve rakibin açıklarını fısıldıyordu. Son yirmi saniyeye girildiğinde skor kilitlenmişti. Kaan rakip savunmayı üzerine çekip koçun değil, kardeşinin bahçede çizdiği o analitik taktiği uyguladı: Kendini feda edip üç kişiyi üstüne çekti ve topu köşede bomboş bekleyen Bora’ya çıkardı. Bora’nın son saniye şutu fileyi delip geçtiğinde salonda yer yerinden oynadı.
Atatürk Lisesi bölge şampiyonuydu.
Bölge gözlemcileri Kaan’ın etrafını sarıp burs evraklarını uzatırken, Kaan kalabalığı yararak doğrudan kenara, parmaklıklara koştu. Şampiyonluk madalyasını boynundan çıkarıp ağlayan Defne’nin boynuna astı ve kardeşini kucaklayıp havaya kaldırdı. Tribünde duran babaları ise gözyaşları içinde iki çocuğuna birden sarıldı; adamın gözlerindeki gurur artık tek bir çocuğa değil, birbirini tamamlayan iki parçaya aitti.
İki hafta sonra bu kez sahne Atatürk Kültür Merkezi’nin büyük konferans salonundaydı. Liseler Arası Bilim Olimpiyatları’nın ödül töreninde jüri başkanı mikrofona geldiğinde tüm salon sessizliğe gömüldü:
"Organik sentez ve yeşil kimya alanında birincilik ödülü... Atatürk Lisesi'nden Defne Kaya!"
Alkış tufanı koptuğunda Defne sahneye doğru gururla yürüdü. Sahne kenarında en ön sırada oturan babası ve annesi elleri patlarcasına alkışlıyor, babasının gözleri Defne’nin adının yazılı olduğu dev ekrana kilitlenmiş parıldıyordu. Salonun en arkasındaki ayakta duran Kaan ise takım arkadaşlarıyla birlikte ıslık çalıp "İşte benim kardeşim!" diye bağırarak ortalığı inletiyordu.
Pazartesi sabahı Atatürk Lisesi'nin bahçe kapısından içeri giren manzara, okuldaki tüm dengelerin sonsuza dek değiştiğinin kanıtıydı.
Kaan ve Defne, yan yana, omuz omuza okula girdiler. Defne artık başını öne eğmiyor, adımlarını saklamıyordu; boynunda bilim olimpiyatı rozeti, gözlerinde ise kimsenin sarsamayacağı bir özgüven vardı. Kaan ise bir adım bile geride kalmadan, kardeşinin adımlarına kendi ritmini uydurarak yürüyordu.
Koridorlarda fısıldaşanlar, eskiden Defne’nin dolabına laf atanlar ve Melis’in gidişiyle dağılan o kibirli çevre, ikilinin yanından geçerken saygıyla kenara çekiliyordu. Kimse Defne’ye tek bir kem söz söylemeye, ona yan gözle bakmaya dahi cesaret edemiyordu; çünkü herkes biliyordu ki o sessiz kızın arkasında okulun en hırçın gücü, o devasa sporcunun arkasında ise o sahaları dize getiren kusursuz bir deha vardı.
Dolaplarının önünde durduklarında Kaan kardeşinin omzuna hafifçe vurdu, Defne de gülümseyerek ona kendi yeşil kimya defterinden bir not uzattı. Birbirlerinin bedeninde kayboldukları o karanlık fırtına dinmiş; geriye asla yıkılmayacak, birbirine sımsıkı kenetlenmiş iki kardeş bırakmıştı.