"Belki de oyunlar sardı çevremizi. Joker hakkı tek sendedir sevgilim, istediğinde bitir beni."
Telefonun yüzüme kapanmasıyla ben aval aval bakakalmıştım. Ne oluyordu? Hayattaki belki en sinir bozucu şey...
İnsanların hamlelerini tahmin edip bilmesi.
Sinirle telefonu masaya koydum ve asistanımdan bu dosyalarla ilgili detayları istedim. Haklıydım. Ve sanırım bu tek kişiydi. Yani 'Merhaba Katil!'. İnsanlarla uğraşmayı seven bir karaktere sahiptim ve bu benim için işimin eğlence kısmıydı. O zaman yarış başlasın efendim.
Yüzümdeki sırıtmayla koltuğuma yayılmış bacak bacak üstüne atmıştım. Ellerim ise başımın altındaydı.
Telefonun bir daha çalmasıyla yerimde kıpırdamadan gözümü masadaki telefonuma çevirdim. Tunahan arıyor... Tunahan arıyor... Hay aksi! Ben tesise gidecektim ve bu beni bir ajanın araması ile aklıma getiriyordu. Katille doluydu kafam resmen.
Açtım ve telefonu hoparlöre aldım. Ben daha konuşmadan o bağırarak konuşmaya başlayınca bir anda panikle yerimde dikleştim. "Asra! Kızım ben senin takvimin miyim? Her şeyi sana ben haber vermek zorunda mıyım? A pardon gerçi. Asra Hanım dedektif ve işleri yoğun bize zaman ayıramaz(!) dimi?" Sözünü bölerek araya girdim ve derin bir of çektim.
"Ne abarttın be pammık prenses." dudaklarımı birbirine bastırıp gülmemeye çalışıyordum.
"Sensin o prenses salak! Bak tekrar söylüyorum Kara diyeceksin!" daha fazla dayanamadım ve gülmeye başladım. Ona böyle seslenmeyi çok seviyordum. Kalın sesini prenses derken inceltmişti ve bu oldukça komikti.
"Tamam tamam. Bende tam çıkıyordum sen aradın aaa. İlla dakikasında yetişmem ben. Sen dedin ben bir prensesim. Karşında Asra Prenses hazretleri duruyor be adam!" derken o ise bu sefer alaycı bir şekilde kıkırdadı. Evet kesinlikle çıkıyordum bürodan çaktırmayın.
"Çabuk ol ağaç olup meyve vermek istemiyorum."
"En azından bir işe yarar." sinir etmeyi seviyordum ve özellikle Tunahan'ı. Bir şey demesini beklemeden kapattım ve sandalyeden kalkarken aynı zamanda elimi çantama attım masadaki. Aklım hala cinayetlerdeydi. Tesadüf olma ihtimali gittiği için mutluydum. Ama mutluluğum sadece birkaç saniye sürmüştü. Yiğit`e de haber vermem gerekiyordu ayrıca bu olayı. Vaktimin gittikçe daralması ise insanı hata yapmaya itekliyordu. Katilde zaten bunu beklemiyor muydu? Hata yapmamı.
Bürodan çıkıp arabama doğru yürüdüm. Önümüzdeki ayın 1`inde tüm yolları kapatmayı düşündüm. Ya başka bir şehre kaçıyorsa? Aklımdan düşünceleri kovmaya çalışıp yola odaklandım. Yalnızdım. Hayatımda kimse yoktu. Daha doğrusu gerçek biri yoktu. Bir arkadaş, aşık, yakın, anne, baba. Yalnızdım. Ne garip, bir kelimenin bin anlamı olması. Ne garip, bir insanın bin kişi olması. Ama bana o bir kişi gelmemişti daha, girmemişti hayatıma.
Ben böyle böyle içimde felsefeler yaparken yol bitmişti. Tesise girdiğimde beni ilk sinirli gözlerle bir pammık prenses karşıladı. Kafamın etini yemesin diye direk gidecekken kolumdan tuttu ve alay dolu bir sırıtış gösterdi.
"Mesaj var üstlerden toplantı yapılacak." dediğinde ofladım ve kafamı salladım. Ne yani ciddi olmak zorunda mıyım en üst rütbeyim diye?
Odama gidip çantamı ve paltomu bırakıp direk toplantı odasına gittim. En baş köşeye geçtim hemen önümde ise bir mektup vardı.
Herkes ayakta beni beklerden kafamı aşağı salladım ve bende oturdum. Mektubu elime alarak boğazımı temizledim. "İzninizle başlıyorum." dediğimde herkes kafasını salladı. Mektubu açtım. Bilgisayardan yazılmıştı. Asla el yazısı kullanılmazdı zaten. Yasaktı. (Sebep: herhangi bir mektubun alınma durumunda el yazısı kendini ele vermek durumunda kalır ve bu tehlikelere yol açar. Örneğin; o el yazısı ile bir aldatmaca mektubu yazmak.)
"Saygı değer Baykuş namı değer Asra Kaya ve timdeki diğer herkese, konuyu biliyorsunuzdur. Maskeli Kumarbaz ve onun safındaki herkes ile bir görünmez çatışmanın içerisindeyiz. Size kesin bir emrim vardır ilk başta. Ölmeyin!" biraz durdum ve devam ettim. Herkes pür dikkat beni dinliyordu.
"Artık sizin için işler hızlanacak. Ajanlarınızı daha sıkı ve çabuk eğiteceksiniz, görevlere iki kat fazla çıkacaksınız. Ve görevlerde artık başınıza her şey gelebilir durumda. Bunun sebebi artık karşı saftaki kişilerin sizden haberi olması. Şimdi herkes bir baykuş kadar sessiz uçmak, bir gölge gibi görünmez olmak, bir kara olup kör etmek, sihir gibi olup büyülemek ve son olarak bir siyah olup herkesi boğmak. (Ajanların takma isimleridir.) Fazla şey istemiyorum sizden. Bir olup tüm önünüzdeki engelleri farklı güçlerle kaldırmaktır göreviniz. Artık farklı bir güç gösteremeyince işte o zaman tüm herkes birleşsin. Siyah ve sihirli bir baykuş olun. Görevlerinizi layıkıyla yerinize getirin. Şayet bu durum yaşanmazsa işte o zaman her şeyi unutun. Ne için savaştığınızı bile.
Herkese başarılar dilerim." diyerek mektubu okumayı sonlandırdım. Ben dahil herkes dut yemiş bülbüle döndük. Herkesin bedeni buz kesti. O an akıllarda her şeyi geçip en çok korktuğumuz şeyi aklımıza getirdik. ‘Şayet bu durum yaşanmazsa işte o zaman her şeyi unutun. Ne için savaştığınızı bile.’
Bu ihtimal herkesin kanını dondurdu. Bizler asla savaştığımız ve amacımızdan şaşmayan inatçı insanlardık. Herkes içindeki fırtınada savrulurken kendimi topladım ve konuşmaya başladım.
"Şimdi burada bulunan tüm ajanlar. Tek bir noktaya odaklanın. Görevi layıkıyla yerine getiremezsek ne olacağını. Ve eğer böyle bir son olursa işte o zaman sizin de bu dünyadaki yaşamınız son olur. Anlaşıldı mı?" ben gür bir sesle konuşurken herkes transtan çıktı ve hep bir ağızdan cevap verdi.
"Anlaşıldı!" ayağa kalktım ve odadan çıktım. Elimde hala mektup duruyordu. Odama gittim ve kapıyı kapattım masama oturunca derin bir nefes aldım. O değişmeyen sonu defalarca okudum. Bizler eğer savaştığımız şeyi unutursak tüm kadınları unuturuz. Ve şu işe bakın ki hafızamız çok güçlüdür. Odamın kapısı çalınca "Gir." dedim. İçeri Ezgi girdi. Benden sonraki en üst rütbeye sahip kişi.
"Buyur Ezgi." diyerek karşımdaki koltuğu elimle gösterdim. Kafasını salladı. Herkes kafa sallıyor arkadaş.
"Mektup konusu. Ajanlar artık daha da inatçı birisine dönüşüyor bugünden sonra. Evet bu normal. Ama peki öğrenciler? Onlara ne açıklama yapacağız?" onun bunu hatırlatması ile elimle yüzümü sıvazlayıp derin bir of çektim.
"Bunları zaten buraya gelirken göz önüne alması gereken bir sorundu Ezgi. Onlar bunu kabul etti. İtirazı olan çıkar gider. Kimse zorla tutulmuyor." derken beni haklı buluyordu.
"Tüm öğrencileri bahçeye topla aynı zamanda ajanları da ben gerekli açıklamayı yaparım." ayağa kalkarak müsaade isteyince elimde kapıyı gösterim kafamı salladım.
Eve gitmek istiyordum. Tek isteğim buydu. Yarım saat sonra Ezgi`nin mesajı ile aşağı inmeye başladım. Herkese sadece daha fazla iş yapacağımızı söyleyecektim.
🌙
Ve şükür ki evimdeydim. Bedenim yorgun düşmüş ve gelince 4 saat uyumuştum. Kalktığımda ise saat gece bire geliyordu. Mutfakta kendime bir akşam yemeği hazırlayıp yedikten sonra kahve yaptım ve çalışma odama gittim. Üzerimde ördekli pijama vardı. Ne kadar ciddiyim dimi ama?
Katili bulmak ile o kadar çok kafayı bozmuştum ki. Stresten ölecektim. Ve ben dosyalarda gözümü oyalarken bir mucize oldu. Bir kişi gizlice dosyama bir şey yazmaya çalışmıştı. O kadar küçüktü ki yazıyı okuyamıyordum bile. Kafamı biraz daha yaklaştırdım ve gözlerimi kıstım.
‘Her cinayette bir kağıt var. Saklandı!’ Kafa karışıklığı ile dosyaya bakakaldım. Tek sorun kimin sakladığıydı. Biri ben bu cinayete gelmeden önce notları almıştı çünkü çözeceğimi biliyordu!
Bana verilen tüm dosyalar bu zamana kadar sadece bir kişiden gelirdi. Baş komiser Barlas Demirhan...
Olay mahalline hep onun telefonları ile giderdim. Tabii başka kişiler tarafından da çağırılıyordum ama tek sorun bu tarz cinayet işlerinde tek Barlas`ın çağırmasıydı. Yiğit bu konuda bana tek yardımcı olabilecek kişi gibi geldi gözüme. Ajanlığımı fazla kullanamazdım. Bu mesleğimi kullanmak olurdu.
Sabah Yiğit ile konuşmayı aklıma not ettim ve diğer dosyalara da bakmaya devam ettim. Hepsinde aynı şey yazıyordu. O sırada cesedin yanına koyulan notların içeriğini merak ettim. Tehdit, şiir, bilmece, açıklama, neden bile yazabilirdi. O notları kimden bulacaktım?
Kafam git gide karışıyordu. Hepsinin ölüm şeyi aynıydı ama tek bir fark diğer cesetlerin yanında artı olarak bir cesedin daha bulunmamasıydı. Bu cinayette ilk defa bir ceset daha vardı. Aklıma türlü türlü ihtimaller geliyordu ve ben boğulduğumu hissediyordum. Kontrolcü bir insan olup ihtimallerle yürüyen bir iş sahibi olmak insanı yoruyordu. Katil ise bir dahaki kurbanıma karışma diyordu. Neden öldürdüğünü öğrenmek için sabırsızdım. Meraktan çatlayacaktım hatta.
En iyisi kafa dağıtmak diyerek çalışma masasından çıktım. Soğumuş kahveyi ise tekte içtim ve mutfağa koydum. Oturma odasına gittim ve film izlemeye karar verdim. Sadece bir şeyle oyalanmak istiyordum. Ne olduğuna bakmadan bir film açtım. İzler en sonunda uyuyakalmıştım sanırım.
Sabah gözlerimi seslerle açtım. Karşımda hala açık olan farklı bir film vardı. Doğruldum ve gerindim. Televizyonu kapatıp elimi yüzümü yıkamaya gittim. Daha sonra dün akşamdan kalan mutfağı toplayıp giyinmek için odamda bir saat kombin düşündüm. Bugün tüm ajanlık hayatım boyunca nadir olan gündüz görevine gidecektim. Siyah temalı bir şeyler giydim. Saçlarımı ise biraz yukarıdan at kuyruğu yaptım ve önden perçemlerimi çıkardım. Makyaj yapmaya gerek duymadan evden çıktım.
Önce benzin almam gerekti. Maalesef gerçekler. Benzinciye uğradıktan sonra aklıma Yiğit gelmesi ile hemen telefona sarıldım. Telefonu arabaya bağlayıp Yiğit`i aradım. 2 çalıştan sonra açılan telefonda ilk Yiğit`in sesi duyuldu.
"Alo? Bir şey mi oldu?" direk sorduğu sorunun bu olması nedense garibime kaçtı. Sanırım o not olayından sonra daha emniyetçi biri olmaya başlıyordum.
"Yok ya sakin ol. Öyle aradım bir nasılsın falan diye ama sanırım müsait değilsin?" bilerek sormuştum.
"Yok ya hayır. Şimdi emniyete geldim öyle artık her oturduğumda bir iş çıkınca dedim acaba bu sefer ne oldu." gülmeye benzer bir ses çıkardım.
"Yok ya ben sadece soru soracağım merak etme."
"Buyur bakalım." bu tavırları komikti. Abi edasıyla yaklaşıyordu çoğu kişiye
"Sen olay mahalline hep ilk önce gidenlerdensin dimi?" diye sorunca onaylayan mırıltılar geldi karşı taraftan.
"Hiçbir terslik var mıydı cesetlerde?" bıkkınca bir nefes alıp verdi.
"Ya kızım ne saçma sorular soruyorsun. Allah aşkına ne tersliği olacak. Ben şahsen hiçbir cesedin bana kalkıp ölüm nedenini veya derdini anlattığını görmedim. Ha sen gördüysen ayrıdır." diyerek benle alay etti.
"He Yiğit ben çok cesetle böyle dertleştim. Hepsi canlandı tövbe tövbe sonra bana nedenini anlatıp geri ölme işine devam ettiler." kızgınca söylendim.
"Bu zamana kadar hiçbir cesette bir terslik olmadı Asra."
"Bir gariplik sezdim." sıkıntıyla ofladım. Bunu ona anlatmasam çok içimde kalacaktı.
"Ne gibi?"
"Ölüm tarihleri..." diyerek anlatmaya başladığımda bir anda sözümü kesen şey camımdan giren bir kurşun oldu.
Yiğit'in telaşlı söylemeleri sadece kulağımda bir uğultu etkisi bırakıyordu. Torpidoda olan silahıma uzandım hemen. Dinleniyordum sanırım katil tarafından.
"Kapat Yiğit sonra." diyerek hızlıca telefonu kapattım. Doğrulup derin bir nefes aldım. Katil sanırım tek çözmemi istiyordu bu olayı. Gaza biraz daha yüklendim. Tesise varmıştım. Benim için en güvenlikli yer buraydı.
Yazardan...
Herkes bir şey ile uğraşırken Ezgi'de pek farklı değildi. Asra'dan daha çok tesisi yönettiğini hissediyordu. Arkadaşlık ve görevini birbirine karıştıracak kadar salak bir kız değildi Ezgi. Ama içten içe Asra'yı kıskandığını o da bilmiyordu. Bir yandan dosyaları karıştırıyor öte yandan söyleniyordu. Dinlenmek için arşiv odasından çıktı ve kantine indi. Yanına gelen çaylaklardan birine kahve ricasını iletmiş ve boş olan kantinde bir yere oturmuştu. Gözlerini kapatıp biraz sessizliğe bürünmeyi denedi. Sonra aklına rütbe işi geldi. Asra o rütbeyi hak ediyor muydu? Zeki bir kadın olduğunu o da kabulleniyordu. Ama yine de icraat olmazsa zekilik ne işe yarardı ki?
O düşünürken yanına çoktan cevap gelmişti. Arkadaşının yanındaki sandalyeyi çekip oturdu ve gülümsemeye başladı.
"Asra Hanım, sizin buralara yolunuz düşer miydi?" iğneleyici sesi ilk defa kulaklarını tırmaladı kadının. Arkadaşına neler oluyordu?
"Ezgi sen iyi misin? Ne bu imalar?" direk konuya gelmeyi severdi Asra. Ama Ezgi ona zorluk çıkaracak gibiydi. Derin bir nefes aldı. Ne oluyordu ki ona böyle? Bir anda boşluğuna gelmişti yine.
"Kusura bakma Baykuş. Öyle her alanda bir olay olunca artık ne yapacağımı şaşırdım bende. Sana patladım böyle işte." Anlayışla kafa salladı en yakın dostuna. Olabilir diye düşündü.
"Anlıyorum. Sorun yok boş ver," diyerek geçiştirdi.
"E sende işler nasıl?"
"Bildiğin gibi. Gündüz görevlerinde biliyorsun yanıma mutlaka bir ajan daha almalıyım." Ezgi'nin kaşları çatıldı. Her zaman beraber giderlerdi sahaya.
"Ben varım ya Asra?" tereddüt ile baktı bu sefer. Artık onunla göreve çıkmayacak mıydı?
"Bu sefer olmaz Ezgi, üzgünüm." hiddetle ayağa kalkarken bu sefer Asra onun tersine sakince ayağa kalktı. Kantinden çıkmak için bir adım atacakken sıkı bir şekilde kolu tutuldu bir el tarafından. Biliyordu böyle olacağını.
"Ne saçmalıyorsun Asra! Kimle çıkacaksın sahaya?" sessiz kalırken artık içindeki alev git gide büyüyordu Ezgi'nin. Kolunu ittirerek bıraktı ve sert adımlarla kantinden çıktı.
Asra ise yüz ifadesini hiç bozmadan kendi odasına çıktı. Ezgi'yi bu sefer tehlikeye atamazdı. Gündüz görevlerine her ajan alışıktı ama bu sefer bu kolay bir görev değildi. Ezgi yapardı, güçlü kadındı ama Asra buna göz yumamazdı.
Derin bir nefes alırken telefondan gelen bildirim sesiyle cebinden telefonu çıkarıp ekrana baktı.
Bilinmeyen Numara: Vakit doluyor bir ajan seç ve göreve çıkın artık yoksa seni menedeceğim.
Siz: Tamamdır.
Boş olan tesis koridorlarında tek onun ayak sesleri yankılanıyordu. Kimi alacaktı yanına? Aklına onca kişiden sadece tek birinin ismi geldi; Tunahan Zeybek. Abisi gibi olan adam. Tunahan'a mesaj atıp odasına ilerledi. Koltuğuna oturduğunda yorgunluk ile hep dik olan omuzları çöktü. Karşısındaki kahverengi masaya daldı gözleri.
Beş dakika sonra kapının çalması ile bir anda irkilse de belli etmeden yine diri bir sesle girmesi için izin verdi.
Kapı açılınca önce kafasını uzattı adam. Sonra yavaş yavaş iri cüsseli bedeni girdi odaya. Masanın karşısına dikilip ayakta durdu öylece.
"Göreve çıkacağız. Şimdi hemen yarım saat sonra. Özellikle dikkat edilmesi gerek hata olursa affetmem." diyerek kısaca açıkladı ona bakan meraklı kahverengi gözlere karşı. Tunahan kafasını sallayıp hazırlanmak için odadan çıktı.
Büyük bir mafyaydı öldürecekleri adam. Mafya olmaları ise tek seferde onları bulabilme ihtimalini arttırıyordu. Ediz Gökbay. Ringlerin kralı. Boksör, motor delisi, aranan ama asla bulunmayan sürekli yer değişikliği yapan ve onlarca mafyanın ona çalışması. Tehlikeliydi. Asra bu yüzden Ezgi'yi almadı yanına.
Peki Ezgi? O şu an neler düşünüyordu? Asra'nın onun iyiliği için yaptığını düşünmek hariç her şeyi düşündü. Ezgi sanki tüm algoritmasını çökertmiş gibi duruyordu. Sinirini öğrencilerden çıkarıyor, herkesi tersliyordu.
Asra'dan
Konum bilgilerine son kez bakıp Tunahan'a kafamla işaret verdim. Ben yukarıdan keskin nişancı rolünü uygulayacaktım. Ama bu rol ile kalacaktı. Temizlikçi olarak girecektim eve, telefonumdan bastığım tuş ile lazer açılıp kapanabiliyordu. Tunahan ise beni uzaktan koruyacak ve bitirici hamleyi yapacaktı. Plan tıkırında işlemezse ahiret hayatına en hızlı geçiş olacaktı. Çünkü adamların mafya olması bir yana aynı zamanda boksör. Kum torbası gibi kullanır bizi valla. Özellikle Tunahan'ı.
Üstümdeki kısa eteğe bakarken kusacaktım. Bu nedir ya. Kaliteli hizmet yok arkadaş. Derin bir nefes aldım arabanın içinde. Tunahan'ın gözü bana kayınca en az onun da benim kadar stres olduğunu biliyordum.
Bir yandan aklım Ezgi'deydi. Boşlamıştım baya. Görevden dönünce ilk işim onu bulmak olacaktı. Uzun sürmemesini istediğim nadir görevsin Ediz Gökbay. Evin yakınlarına geldiğimizde arabadan indim. Arkamda kalan araba geri geri gitmeye başladı. Önce evi derince gezip Tunahan'a nerde durup lazeri nereye koyması gerektiğini söyleyecektim.
Aceleci olmayan ama hızlı adımlarımla kendimi kapının önünde buldum. Zile bastım ve duruşumu dikleştirip eteği biraz daha aşağı indirmeye çalıştım. Birkaç saniye sonra kapı yaşlı tonton bir teyze tarafından açıldı. Gülümsedi ve girmem için kenara çekildi. Haydi bismillah!
Ev epey büyüktü. Önce koca bir giriş bizi bekliyor beyaz fayanslar ise parlıyordu. Duvarlar gri renkteydi. Altın renkte çerçevelerle süslenmiş tablolar, değerli olduğu her halinden belli olan vazolar. Çekingen adımlarla içeri doğru yürüdüm. Beyaz ikili koltuk takımında bir adam sırtı dönük kollarını ise koltuğun sırt kısmına uzatmış duruyordu. Karşısında ise eşsiz bir manzara vardı. Ormanlar.
Kalın sesi kulaklarıma ulaştığında kendimi kaybettiğimi sandım.
"Hoş geldin." sesi uzak ve sertti. Benim sesimde sert bir kere hıh!
"Hoş buldum efendim." dediğimde ben beni sorguya çekeceğini sanırken koltuktan yavaş hareketlerle kalktı ve karşıma geldi. Sütlü kahve renginde olan ve yumuşacık görünen saçları insanda dokunma dürtüsünü tetikliyordu, gözleri ise yeşilin en koyu tonunu bulmaya yemin eder gibiydi. İri cüssesi ve kollarında olan kas kötü değil tam aksine etkileyici duruyordu. Ona bakmam için kafamı kaldırmam gerektiğinde boydan süzmeye başladım. 190 falandı büyük ihtimalle ve ben 175 boyla kendimi cüce hissetmiştim. Beyaz gömleğin tüm gövdesini sarması ise cezbediciydi. İstemsizce bir yutkunma geçirdim. Sivri çene hatları ve çıkmaya yüz tutmuş sakalları...
"Beğendin herhalde verelim mi bir kilo?" diye sırıtarak konuştuğunda gözlerimi kırptım birkaç kez. Olur.
"Hı?" ağzımdan saçma bir nida dökülürken hemen kendimi topladım.
"Şey özür dilerim öyle şey etmek istememiştim ben aslında şey bakınca şey oldu biraz oradan şaaptım işte." Konuştukça batıyorsun Asra. Kafasını yavaş yavaş salladı.
"Anladım." dedi daha sonra tekrar ciddi haline büründü. "Yatak odam ve çalışma odam artı olarak bana ve konuklarıma özel hizmet edeceksin." babanın uşağı mı var kalk yap.
"Peki efendim." dediğimde merdivenlerden yukarı çıktı. Yanımdaki teyze ise bana evi gezdirmeye başladı. 2 katlıydı ve büyük değildi. Büyük ihtimalle sürekli hareket halinde olmasından dolayıdır. En son mutfağa geçip bir yerleri karıştırırken içeri adını yeni öğrendiğim Zeynep teyze içeri girdi.
"Nil (Sahte kimliği) Ediz Bey'in kahve saati. Ben sana gösteririm sende iyice tembihle tamam mı kızım?" dediğinde kafa salladım ve yanına gittim. O bana tek tek ne yapacağımı gösterirken ben ise gülümseyerek onu dinliyor arada onaylayan mırıltılar çıkarıyordum. Aşırı samimi hissediyordum Zeynep teyzeye karşı kendimi. Daha sonra elime tepsiyi verdi ve yukarı gönderdi. Ediz'in odası olduğunu öğrendiğim çalışma odasının kapısını iki kez tıklattım ve onay sesi gelince içeri girdim.
Kahveyi masasına koyup tam çıkacakken sesi durdurdu beni.
"Çık dedim mi?" ciddi sesine nazaran yüzünde alaycı ifade vardı. Lan yiyorsa ajan kimliğimle karşımda böyle davran. İçses haklı olsa da şu an susmak zorundaydık.
"Peki efendim." dedim ve ona doğru dönerek beklemeye başladım. Kahveyi aldı ve ucundan küçük bir yudum aldı.
"Olmamış bu yenisini getir." dediğinde hayretle ona baktım. Otistik.
"Kahveyi ben yapmadım efendim..." sözümü bölmesiyle başımı sinirle dikleştirdim. Orangutan kılıklı yakışıklı.
"Sen yapacaksın!" ne bağırıyorsun hayır yani medeni olmak bu kadar mı zor?
"Tamam efendim."
Yarım saat sonra...
"Bir daha!" artık canıma tak etti. Kaç seferdir inip çıktığımı hiç saymadım ama bu adam beni deli edecekti. Dayanamayarak hırsla konuşmaya başladım.
"YA KALK KENDİN YAP O ZAMAN. BABANIN UŞAĞIMI VAR LAN KARŞINDA. KAÇ SEFERDİR İNİP ÇIKIYORUM. ZIKKIM İÇ." iyi nane yedin Asra... Gözlerinde saliselik bir parlama gördüm. Sadist.
"Çık." hiçbir şey demeden çıktım odadan. Artık kendimi tutamayacak noktaya gelmiştim. İçeriden gelen kıkırtı sesi ile resmen çığlık atacaktım. Sadist ya yemin ederim orangutan.
Ben bu adamı başka şekilde de öldürürüm hiç problem değil. Kendimi kovdurmam lazım. İçeri bir daha bu sefer kapıyı çalmadan girdim. Onun konuşmasına izin vermeden söze girdim.
"İstifa ediyorum."
"Ret edildi. Motorlarımı temizle." dedi ve gözünü geri dosyalarına çevirdi.
Hırsla odadan çıktığımda benim için ne kadar zorlu bir görev olacağını unutmuş gibiydim. Adamı bugün öldürmeyeceğimize dair mesaj attım.
Garaja geldiğimde alan büyük olduğu için ortadan ikiye bir çizgi çizilmişti. Bir tarafta motorlar diğer tarafta ise 5 araba vardı. Motorları ise sayamadım. Zeynep teyzeden bir kova su bir de sünger rica ettim. Onlar ise zaten şu an tam ayağımın ucunda duruyordu. Motorla bir bakışma yaşandığında sinsice gülümsedim. Bu motorlara ben bile aşık olmuştum şahsen. En öndeki beyaz motorun yanına gittim. Çizsek mi teker mi patlatsak? İkisi bir arada bence çok iyi gider. Cebimdeki anahtarı çıkardım. Elim bile bu güzel motora kıyamıyordu ama kovulmam lazımdı. Gerekirse başka türlü olarak bile bu adamı öldürürdüm. Kahvesine zehir koysak? Aynen içses sanki kahveyi biz yapmıyoruz ya anlamayacaklar.
Anahtarı yavaş yavaş motorun üstüne getirdim. Ucunu koyduğumda gerçekten de sorguladım. Yapmasak mı? Ama yapmak istiyorum. Kıyamıyorum da. Anahtarı tam sağa doğru kaydıracaktım ki arkadan gelen kükreme ile yerime mıhlandım.
Zamanında yediğin hurmalar, şimdi yavrum tırmalar...
"SAKIN!"
2 Gün Önce Yaşananlar...
Genç kadının öfkesi her yeri sarıyordu. Kıskançlık en kötü günahtı o an herkes için. Ezgi sakinleşmek için derin nefesler alırken içindeki şeytan susmuyordu.
Arkadaşını bu kadar kıskanamazdı, kıskanmamalıydı. O an işte şeytan içinden çıktı ve kapıya dayandı. Vesveselerini fısıldadı. Kadın ise sanki bunu bekliyordu, direk kapılarını açmıştı şeytana. Asra'nın işine çomak sokanların sonunu bildiği halde o da aynı hataya düştü...
Onun başına neler açtığını bilmeden hem de...