“Yaşam tarzımızı değiştirmeye çalıştığımızda, cesaretimizi sınarız. Değişim endişe yaratır, değişmemekse hayal kırıklığı.”
İchiro Kishimi
( Bölüm Şarkısı-Tool/Lateralus)
Dipnot: Yıldızlı yerler aşağıda açıklacaktır.
Fransa/ Bourges/ Hotel a Papillon/ 19.40
“Hadi! Hadi! Nerede kaldı bu Foie Gras*?”
Ándre ekibine karşı ellerini havada çırparak hızlanmalarını söyledi. Herkesin ahenk içerisinde dans ettiği bu mutfak, Ándre’nin çöplüğüydü. Bir hataya bile yer yoktu.
“Şefim, şefim Foie Gras hazır!”
Konuşan mutfağın yetenekli elemanı Rose’dan başkası değildi.
“Çabuk servise! Hadi arkadaşlar!”
“Evet şef!”
Tüm mutfak hızlıca yemekleri hazırlıyor ve servis ediyordu. Bugünün ve diğer günlerin normal bir temposuydu bu. Çalışanlar gelişir ve adını duyururdu. Ya da veda ederdi. Kazan ya da kaybet. Hepsinin Ándre’nin mutfağında olmasının en temel sebebi buydu. Ándre ekibinin yanlarına gidip kontrollerini yapıyor, aynı zamanda da kendi de dokunuşları ile onlara uyum sağlıyordu. Ándre için senkronize her şey demekti. Hata yapılabilirdi fakat bir diğer kişi onu kapamalıydı. Ándre kendini işe kaptırmış bir şekilde hareket ederken gözü Jean’e takıldı. Herkes başlangıçlar ile uğraşırken onun tezgâha eğilmiş, tatlı ile uğraştığını gördü. İşine aşırı dalmıştı öyle ki dibinde biten şefinin varlığını bile fark etmemişti.
“Jean.”
“Jean.”
“Jean!”
Jean, irkildi. Kafasını yana çevirdiğinde başının ucundan ona gözlerini dikmiş şefini gördü.
“Neden cevap vermiyorsun?”
“Üzgünüm şefim. Dalmıştım.”
Ándre elini tezgâha vurdu. Yüzü ciddiydi. Bir kaşını kaldırmış, bir eli belindeydi. Gözlerini çevirip ona dikkat kesmiş ekibine seslendi.
“Kulaklarınız benim sesime du-yu-cak! Fısıldasam bile!”
“Evet şef!”
Tüm mutfak aynı anda sesli bir şekilde onayladılar. Ándre gözlerini ekibinden ayırıp utanmış Jean’e baktı. Bunu yapmak zorundaydı. Ne kadar hata bile olsa herkes uyumlu olmalı ve mutfağın sahibini dinlemeliydiler. Birbirleri ile etkileşimleri olmalı ve ne olursa olsun çıkacak olan yemek çıkmalıydı. İşin sonunda her giden tabak Ándre Petit imzalıydı.
Fransa/ Bourges/ Hotel a Papillon/ 23.07
Tüm ekip mutfağı topladıktan sonra teker teker şefle vedalaşıp ayrılıyorlardı. Ándre, genelde herkes gittikten sonra mutfağı son bir kez kontrol eder ve çıkardı. O yüzden herkesle vedalaşırken bekledi. Kendisi de biraz dalgındı. Otomatik bir robot gibi ekibi ile vedalaşırken Patrice ile olanları düşünmeden edemiyordu. Yıllar sonra boşanıyorlardı. Tabii ki o günkü kavgadan sonra Patrice, Ándre’yi rahatsız etmeye devam ediyordu. Ama nafileydi. Ándre bu sefer emindi. Yeni çıktığı evde kalıyordu. Telefonları susmak bilmiyordu hem de gündüz/gece. Bu yüzden Ándre yeni bir hat almak zorunda kalmıştı. Kendi evinden alacağı eşyaları ise Patrice evde değilken almıştı. Özellikle çatıyı boşaltmak en zoruydu. Boşanma kararının sürecini başlatmıştı. Evraklar ile uğraşmak zaten başlı başına zahmetli bir durumken, karşı tarafın anlaşmaya varmak istememesi sonucu ile süreç sakız gibi uzadıkça uzuyordu. Tabii ki Petit ailesinin avukatları bu konuda gayet titizdi. Fakat ikiye ayrılmışlardı. Ve güçlü olan Ándre’ydi.
Aşkın şehri Fransa’da istisna. Yıllar önceki o tazelik yoktu artık. Onun yerini kırışıklıklar almıştı. Tüm duyguların yüklü olduğu. Bazen insanlara fazla anlam yükleriz. Onları içimizde özelleştiririz. Fakat o duygular uçup gittiğinde yabancılaşırız. Belki de hayatın bize bu kadar ağır gelmesinin sebebi budur. En azından Ándre böyle düşünüyordu. O dalıp gitmişken, yüzüne yaklaşan ince uzun bir el, bir sağa bir sola sallanıp duruyordu. Gözlerini kırpıştırdı. Aşağı baktı. Kendisinden biraz kısa olan turuncu saçları ile kafasını kaldırmış, elin sallayan Jean’i gördü.
“Şef?”
“Jean.”
“İyi misiniz?”
Jean elini indirdi. Meraklı bir hali vardı, ama yüzü endişeyle kaplanmıştı. Ándre bir nefes verdi ve yüzünde sıcak bir gülümseme oluştu.
“Sanırım evet.”
“Sanırım? Hmm şef, yani bunu demek ne kadar doğru olur bilemiyorum fakat göz halkalarınız o kadar derin ki uyu*turucu almışa benziyorsunuz.”
“Yoksa ihbar mı edileceğim?”
“Ha? Bir saniye.. şef sakın!”
“Şaka yapıyorum Jean.”
Ándre kıkırdadı. Sonra elini kaldırıp Jean’in omzuna bir kere vurdu. Jean de kararsız bir şekilde tebessüm etti.
“Hadi git bakalım. Yarın tekrar görüşeceğiz.”
“Ama şefim-“
“Jean dediğim gibi iyiyim.”
“Yoksa bu sizin eşiniz ile mi alakalı?”
“Anlayamadım?”
Ándre bir elini beline koydu ve senkronize bir şekilde bir kaşını kaldırdı. Yüzü gerilmişti. Jean hemen fark edip ani hareketlerle kendini açıklamaya çalıştı.
“Kusura bakmayın şefim! Amacım cidden bir şeyleri kurcalamak değil fakat tüm mutfak bu durumu konuşuyordu.”
“Hangi durumu?”
Ándre’nin kızgın bir tonda çıkmıştı. Nereden geliyordu bu samimiyet?
“Şey şefim..”
Jean’nin gözleri bir sağa bir sola delicisine hareket ediyordu. Ándredaha sert bir ses tonunda tekrar sordu.
“Hangi durumu dedim?”
Jean gözlerini ona dikmiş olan şefine baktı. Bütün yüz hatları gerilmişti. Yutkundu. Ellerini önünde birleştirdi. Biraz şefine doğru yaklaştı ve ses tonunu düşürdü.
“Şefim, eşinizle boşanmanızdan kaynakladığını düşündüm. Mutfak ekibi arasında tüm haftadır bu muhabbet dönüyor.”
Ándre duyduklarını idrak edemedi. Ne yani şimdi, eşinden ayrılması bir paparazzi oyunu muydu çalışanları için? Saçmalıktan başka bir şey değildi. Ándre homurdandı. Jean o kadar korkudan gerilmişti eğer şuan bir dilek hakkı olsaydı kaplumbağa olmak isterdi.
“İşinizi yapmanız gerekirken, hele ki benim mutfağımda benim özel hayatım hakkında böyle laçka davranışlar sergileyecek vakti bulabilmenize çok şaşırdım şahsen.”
“Şefim! Lütfen yanlış anlamayın! Siz özün sonunda Fransa’nın en ünlü şefisiniz. Bu tür haberler çabuk yayılıyor.”
Ándre tam bir şey demek için atılacakken, açtığı ağzını geri kapadı. Haklıydı. Bazen kim olduğunu unutuyordu. Tabii ya… O koskoca Ándre Petit’ti. Gastronomi dünyasının bilindik Fransız şefiydi. Ama işte öyle bir konuma gelmişti ki artık ne unvanını umursuyordu ne başka bir şeyi. Elini başına hafifçe vurdu, başını eğerken. Deri bir nefes aldı. Jean çok sevdiği şefini böyle görünce kaldıramamıştı.
“Şefim. Ben mutfak ekibi adına bilmiyorum yetkim var mıdır fakat özür dilerim. Dediğim gibi zaten bizim yerde çıktığınızdan beri cidden pekiyi görünmüyordunuz. Son telefon konuşmasından sonra da bir problem olduğu belliydi. Ah ama tabii ki özel hayatınıza asla karışamam ben! Fakat o olaydan sonra mutfakta kulak misafiri oldum. Konuşuyorlardı ve ben de dinledim. Onlara bunun hakkında konuşmanın yeri olmayacağını söyleyecektim fakat yüzlerinde gördüm ki gerçekten dedikodu yapmak yerine endişe ediyorlardı. “
Ándre hala kafası eğik kenardaki tezgâha dayanmış Jean’i dinliyordu.
“Efendim, dediğimi belki çok kaba bulacaksınız fakat söylemek zorunda hissediyorum çünkü ben buyum. Biz sizin şefliğinize ve bize öğretilerinize değer veriyoruz. Tüm mutfak ekibi olarak. Sizin bize ciddi manada doğru ve yanlışımızı öğretmenizi bir şans olarak görüyoruz. Hepimiz bu meslekte sizin altınızda çalışabiliyor olmaktan gurur duyuyoruz şefim.”
Jean’i sesi kendinden emin çıkıyordu. İki kaşı çatıktı fakat ona uymayacak bir şekilde ciddiydi. Ándre elini indirdi. Gözlerini yerden çekip normalde iki kelimeyi zor birbirine getiren çalışanına baktı. Bir anda gülmeye başladı. Jean’nin yüzü ciddiyken yine o şapşal halini almıştı. Gözlerini kırpıştırdı. ‘ He? Ne oluyor?’ diye düşündüğü yüzünden okunurken kafasını yana yatırdı. Ándre ise kahkaha atıyordu. Sonrasında elini uzattı ve konuşmaya başladı.
“Hahaha! Ah, pardon pardon.”
Elini sallıyordu. Elini indirdi ve iki elini de tezgâha yaslayıp Jean’nin yüzüne doğru yaklaştı.
“O kadar berbat halde mi duruyorum?”
Jean bir anda hareketlendi ve sesi sandığından biraz fazla çıktı.
“ Ne münasebet şefim!”
“Hahahah!”
“He?”
Ándre kahkaha attıktan sonra tekrardan derin bir nefes verdi ve ciddileşti.
“Jean. Endişeniz için çok teşekkürler. Eğer özel hayatımdaki problemleri buraya yansıtıp endişelendiriyorsam da pek de iyi bir iş çıkarmıyorum demektir.”
“Hayır hayır efendim olur mu-“
“Şşş. Bundan sonra sizin benim özel hayatımı konuşmanızı ya da özel hayatım hakkında endişelenmenizi istemiyorum. Jean bu senin için de geçerli.”
“Ama efen-“
“Jean ben öyle diyorsam, öyle. Ama tekrardan teşekkür ediyorum. Kim olduğumu hatırlattığın için.”
Jean şefinin suratına baktı ve gözlerinde ilk kez gördüğü bir duyguydu. Ándre’yi gastronomi dünyasında birkaç kelime ile tarif etmeniz mümkündü. Yaratıcı, geleneksele bağlı kalmayan, özgür, katı ama bir o kadar şefkatli bir şefti. Fakat müşkülpesentti. Onun altında çalışmak zordu ziya sadece başarılı bir şef olmanız yetmezdi. Sizden yaratıcı olmanızı beklerdi. Mutfakta sertti. Eğer sizde bir değer gördüyse yaptığınız hatanız için sizi ekstra azarlardı. Ama en iyi avantajlarından biri, onun elinin altından çıkan bir şefseniz nereye giderseniz gidin önünüz açılırdı. İşte Ándre Petit Fransız mutfağında bu anlama gelen biriydi. Ve tam burada ona hayran olarak büyümüş Jean, bu kadar ona yakınlaşmanın mutluluğunu yaşarken gözünde gördüğü duyguyla irkilmişti. Gözlerinde okunan duygu net ve basitti. Ve kendisine olmadığının farkına varmıştı. Nefrettin tam kendisinden başkası değildi.
Fransa/Bourges/ Herhangi Bir Bar/ 23.47
“Bir double viski daha lütfen.”
Ándre bar taburesinde otururken, barın loş ışıkları görüşünü bulanıklaşıyordu. Jean’le olan konuşmasından sonra kendini arabasına atmış barlar sokağına sürmüştü. Bölgede ki çoğu yer onu tanıdığından dolayı en ücra köşede bir bar bulmuştu. Eve gitmek istemediğinden şuan kaç saattir bilmem kaçıncı viskisini yudumluyordu bilmiyordu. Jean’nin söyledikleri aklına o kadar takılmıştı ki istemsiz ona kaba davranmıştı. Aslında kaba davranmak istediği kendisinden başkası değildi. Nasıl böyle bir duruma düşmüştü? Kendini bile unutacak kadar mı sıkışmıştı bu hayatta? Karısı ve ailesi miydi gerekten tek sorun? Hayır, hiçbiri değildi. Kendisiydi. Kendi isteklerini mahkûm edip hayat ne verdiyse eline devam ettirmişti. Hobi olarak başladığı işin kendine zehir olmasını sağlamıştı. Geldiği konuma sürüklenmeyi reddetmemişti. Reddetmeyi bile denemiş miydi ki o? İşte Jean’e son onda nefretle bakmasının sebebi oydu. Söylediklerinden değil kendini o kadar aciz bir duruma düşüren kendinden utanmış, nefret etmişti. Bir iki yemek yaptı ve biraz yeteneği vardı diye kendi isteklerini göz ardı etmiş topluma uygun yaşamıştı. Barmen önüne viskini koydu ve işine döndü. Ándre viski bardağı ile uzun bir bakışma geçirdi. Derin bir iç çekti. Başını ellerinin arasına aldı. Neyse ki geldiği mekân sessiz sakin ve kendi halinde olan bir yerdi. Belli ki müdavimlere çalışan bir yerdi. Bir iki tanıyan olduysa bile Ándre’yi rahatsız etmemişlerdi. Ándre ağzını şaklattı, sonrasında bardağına uzandı. Tam dudaklarına götürürken yanında hoş bir kadının sesi geldi.
“Bir tane daha bayılacak adam çıktı galiba sana John.”
Ándre yanına ne zaman geldiği belli olmayan kadına baktı. Kadın barmene bakıyordu. Barmen omuz silkti ve Ándre’ye baktı. Sonrasında gülüp elindeki bardağı parlatmaya deva etti. Ándre bir kaşını çattı. Kadına baktı. Kadın da ona bakıyordu. Muhtemelen 30’larının sonundaydı. Gayet şıktı. Kumral tonlarındaki saçlarını sıkı bir topuz yapmış, elegant bir giyime sahipti. İnce uzun, gözleri mavi tonlarındaydı. Kiraz dudaklarına sürdüğü kıpkırmızı bir ruj vardı. Ándre sesini kontrol etti.
“Pardon, bana mı demiştiniz?”
Kadın onu baştan aşağı süzüp yüzüne hafif bir gülümseme yerleştirdi.
“Kendinize mi alındınız?”
Ándre bir kaşını kaldırdı fakat ciddiyetini bozmadı.
“Sanırım?”
Kadının gülümsemesi genişledi. Ondan gelen hafif bir parfüm kokusu vardı. Elini Ándre’ye uzattı.
“Angelina Meyer.”
Ándre bir kadına bir eline baktı. İç çekti ve elini uzattı. El sıkıştılar.
“Ándre-“
“Biliyorum. Ándre Petit.”
Ándre kaşlarını çattı. ‘ Ha yani hayrandı.’ diye geçirdi içinden. Gerçekten bugün onlardan birini çekebilecek kapasitede değildi.
“ Kusura bakmayın Angelina Hanım fakat beni takip edenlerden biriyseniz polisi aramak zorunda kalacağım.”
Angelina, Ándre’ye bakıp kıkırdadı. Ándre bu tavrını sinir bozucu buldu.
“Ándre Bey, bana Angelina demeniz yeterli. “
“Dediğimi duymadınız mı-“
“Tabii ki sağır değilim duydum. Siz sanırım yanlış anladınız.”
“Ne gibi bir yanlışmış o?”
“Evet, sizin işlerinizi hayranlıkla izlesem de hayır ben sapık değilim.”
“Ben öyle bir hitapta bulunma-“
“Biliyorum.”
“Amacınız ne sizin? Sözümü bölüp duruyorsunuz.”
“İşim bu. Sonuçta avukatım ben.”
Ándre ‘ Çattık herhalde.’ der gibi göz devirdi ve tekrardan viskisine uzandı fakat bir el bardağın üstüne elini uzattı. Ándre sinirlenmişti. Bir hışımla yanındaki arsız kadına baktı. Bir kolunu masaya koymuş taburesin ona döndürmüştü. Onun yüzüne doğru eğildi. Angelina ise çekici bir şekilde gülümsüyordu.
“Tekrar ve son bir kez soruyorum.”
Ándre’nin sesi sert çıkmıştı.
“Amacınız ne sizin? Patrice’in avukatlarından biri misiniz yoksa?”
Angelina da Ándre’nin yüzüne doğru eğildi. Gözlerini kıstı. Ándre bu ani hareketi ile geriye çekilmek istese de Angelina elinde tutarak onu durdurdu.
“Siz beni başka bir kadınla mı karşılaştırdınız? Sanıyorum hiç centilmen değilsiniz hahah!”
Onunla adeta dalga geçen bu flörtöz kadın, Ándre’nin canını sıkmaya başlamıştı. Yüzü gerginleşti elini ondan bir hışımla çekti ve viskisini fondip yapıp masaya koydu. Barmen el yaptı. John denilen barmen geldi. Ona cebinden çıkardığı kartını uzattı.
“Buradan çekin lütfen.”
Angelina bu davranışa daha fazla güldü ve sonra tabureden indi. Ándre’nin koluna girdi. O sırada barmen hesabı hallediyordu. Ándre bu ani hareketle irkildi ve sinirli bir şekilde Angelina’ya döndü. Adeta tıslayarak konuştu.
“Ne yaptığını sanıyorsun?!”
“Resmen görmezden gelindim, kalbim incindi. Bir de size güler yüzlü bir şef derler.”
“Pardon ama bu yaptığına arsızlık derler.”
“Tam bir avukatın yapması gereken de bu değil midir?”
O sırada barmen Ándre’nin kartını ona uzattı ve Ándre kartı alıp kadından kolunu kurtardı. Arkasını dönüp çıkışa doğru yürümeye başladı. Ama arkasından onu takip eden topuklu sesi, onu germeye başlamıştı. Mekânın kapısından çıktı ve sola arabasına doğru döndü. Tam aralık bir yere gelmişken durdu. Arkasını bir anda döndü. Angelina’yı kolundan tuttu ve ara sokağa getirip onu duvara itekledi. Bir evi onu duvara yapıştırdı.
“Derdin ne bilmiyorum fakat yaptığın şeyin şu ‘avukat’ kılıfına pek uyduğu sanmıyorum. Ne yapıyorsun bilmiyorum fakat-“
Tutuğu kolun bileğini sıktı.
“Buna bir son versen senin için en iyisi olacak.”
Angelina, kolunu baktı. Sonra bakışlarını Ándre’ye kitledi ve ona dudak hizasında yaklaşıp durdu. Gülümsedi.
“Bu yaptığın acaba ne kadar yasal sayın şef?”
Ándre küçümser bir şekilde gülümsedi. Bu kadın onun dalga geçiyor olmalıydı.
“Birkaç dakikadır beni taciz eden kadın mı bunu söylüyor?”
Angelina, Ándre’nin yüzünü süzdü. Evet, gerçekten gülümsemesi küçümseme bile olsa çekiciydi. Kendine has bir yakışıklılığı olan adama daha da yaklaştı.
“Sizi rahat bırakabilirim.”
“Ve?”
“Hah, ama bir şartım var.”
“Neden dediklerine uyacakmışım?”
“Çünkü çok yalnızsınız Ándre Bey.”
“Pardon?”
Ándre kaşlarını çattı.
“Ándre bey sizi rahat bırakmamı istiyorsanız bana krep yapın.”
“Ne?”
Bir deli gidiyor, bir deli geliyor.
