Meliha sayesinde çuval yarışını kaçırmıştık. Revirde Berat'ın başında Alper, ben ve Meliha bekliyorduk. Alper daha fazla dayanamamış olacak ki " Ya siz deli misiniz? Çocuğun kafasında şişe kırmak nedir? " Meliha sinirle " Üstüme domuz gibi atlamasaydı o da neler yaşadım haberiniz var mı? " E cenaze namazımı kılarsınız artık. " Sera koşarak gelip senin bayıldığını söylediği için olabilir mi acaba? " Meliha'nın bakışları yavaşça bana döndü ve " Nasıl bayıldığım için? " diye sordu. Evet cümlemize geçmiş olsun. Ben tam oradan kaçıp bir daha dönmemek üzere ABD'ye gidecekken Berat gözlerini açtı. " Neredeyim ben? Cennette mi? " Meliha hafif bir kahkaha attı. " Senin öldükten sonra gidebileceğin tek yer Cehennem olur Berat." Meliha'ya en ölümcül bakışlarımdan birini yolladıktan sonra " Meliha kafanda şişe kırdığı için revirdeyiz ve çuval yarışını kaçırdık. Biraz daha dinlenmek ister misin yoksa hazine avına katılalım mı? " Berat biraz düşündü ve
" Aslında iyiyim yarışmaya katılabilirim. " Meliha ona sinirli bakışlar yolladı.
" İyi olmana şaşırmamalı. Kafan o kadar kalın ki zarar görmesi imkansız. " Berat'ın canına tak etmiş olmalıydı.
" Senin derdin ne? İki defa senin yüzünden hastanelik oldum hala bana çemkiriyorsun."
" Ben mi çemkiriyorum köpekler çemkirir ve buradaki tek köpek sensin."
" Gerçekten söylediklerimden tek anladığın bu mu?" ciddi bir şekilde "Evet." deyince üçümüz ona şaşkın bir şekilde bakmaya başladık. Meliha ise bakışlarımızı önemsemeyerek sanki önemli bir şey unutmuş gibi bana bakıyordu. " Sera, Alper bayılmak derken ne demek istemişti? " Ona baktım, sırıttım, parmak uçlarımı birbirine kenetledim. " Şey sen biraz derin uyuyordun da ondan şey ettim. " Meliha aniden sanki ayakkabısına basıp kaçmışım gibi bakmaya başladı. Alper ben karışmam der gibi. Berat ise Meliha'ya bakarak " Ben tutarım." dedi ve aniden ayağa kalkıp beni kollarımdan yakaladı. Canım arkadaşım ise ben kurtulma mücadelesi verirken elindeki sürahiyle yolu yarılamıştı bile. O anda aklıma tek bir kaçış yolu geldi.
ALPER.
Berat'ın kolunu bütün gücümle ısırdım ve Meliha tam suyu üstüme dökecekken Alper'i önüme çektim. Sonuç ise ıpıslak bir Alper, kolunu tutarak bağıran bir Berat, yüzü sinirden kıpkırmızı olmuş bir Meliha ve tatlı tatlı sırıtan bir Sera'ydı. Fakat bir sorun vardı bu sefer ise üçü de bana nefretle bakıyordu. Bense yapılacak en mantıklı şeyi yaptım. Yani kaçtım.
Kamp alanında toplanmış hazine oyunu için yapmamız gerekenleri dinliyorduk.
" Evet çocuklar çuval yarışından sonraki etkinliğimiz hazine avı. Erkekler kura çekerek kendilerine bir partner belirleyecekler. Kızların gözünü bağlayacaklar kendileri ise kulaklık takacak ve size vereceğimiz akıllı saatler ile hedefe ulaşacaksınız. Unutmayın saat yalnızca sesli komut veriyor. Yani kızlar sesi dinleyip el hareketleriyle gidecekleri yeri erkeklere anlatırken erkekler sizi hazineye götürecek. Hazineyi bulduktan sonra buraya getirmeyi unutmayın size lazım olacaklar." Dışımdan "Siktir" dediğimde Meliha "Bence de." diyerek bana korkulu bakışlar gönderdi. Ama küfretmemin sebebi oyun değildi Alper ve Berat'ın bize sırıtarak bakmasıydı. Meliha ise onların bize çıkma olasılığını hesaplıyordu. Sonunda bulduğunda ise sırıtarak ve onlara bakarak " Uçağın düşme ihtimalinden biraz daha fazla." dedi. Ama ben öyle düşünmüyordum. Çünkü Berat Meliha'ya bakarak sırıtırken Alper ise bana bakıyordu. Anlayacağınız ayvayı yemiştik. Erkekler tek tek yüksek alana çıkmaya başladılar. Onlar kağıtları alıp inerken biz Meliha ile saf saf etrafa bakınıyorduk. Berat ile Alper ise önce birbirlerine baktılar sonrasında Alper buraya yürümeye başladı. Meliha ise başka bir yere bakıp yumruklarını sıkıyordu. Onun baktığı yere bakınca şok geçirdim. Berat birinin ensesinden tutmuş bir şey anlatıyordu. Sonunda konuşmaları bitince ise Berat ile tanımadığım çocuk ellerindeki kağıtları değiştirdiler ve buraya gelmeye başladı. Gelirken de bağırıyordu " Bak demek ki neymiş uyuyan güzel hiçbir şey imkansız değilmiş öyle değil mi? " bense hala Alper konuşmadığı için şükrediyordum demek ki bana denk gelmemişti. Şükretmelere devam ederken arkamda bir el hissettim. Arkamı döndüğümde Alper ile göz göze geldik bana saati uzatıyordu. Onu görünce sertçe yutkundum. " Meliha benim karnım ağrıyor çadıra geçsem iyi olacak." Tam yürümeye başlamıştım ki Alper kolumdan tutup beni kendisine doğru çekti. Peki ben ne yaptım dengede durup ondan kaçmak yerine dengemi kaybedip Alper'i de kendimle beraber yere kapakladım. Ama bir sorun vardı. Alper'in üstüne düşmüştüm ve kalp atışlarını hissediyordum. Bir dakika hızlandılar mı onlar? Evet. Hızlandılar. Garip bir şekilde bundan mutluluk duydum ve onun üstünden kalkmak istemedim. Gözlerindeki yeşil çok güzeldi ve bir zümrüt gibi parlıyordu. Dağınık saçları ise onlara dokunmamak için kendimi kasmamı sağlıyordu. Acaba o nasıl hissediyordu? Ben düşüncelerimle boğuşurken bir el beni kaldırdı. Meliha tam karşımdaydı. "Bu öküzlerle eşleştiğimize inanamıyorum." ona kafa sallamakla yetindim. Alper'e döndüğümde hala bana bakıyor ve Berat'ın dediklerini duymuyordu. O an kafama dank etti. Biz kesinlikle önceden tanışıyorduk. ne zaman veya nerede bilmiyorum ama o yeşil gözler çok tanıdıktı. Seher hocanın talimatıyla saatlerimizi taktık. Ben gözlerimi kapattım Alper ise kulaklarına kulaklığını taktı. Patikalardan birinin önüne geldik. Yola çıktığımızda bu işin sandığımdan daha zor olduğunu fark ettim. Ayağım durmadan bir şeye takılıyor ve tam düşmek üzereyken Alper beni yakalıyordu. Biraz öyle devam ettikten sonra saat ilk emrini verdi. "Kırmızı taşlı yoldan devam edin." Dışımdan sesli bir küfür savurdum sağ veya sol dese her şey kolaydı anca kırmızı taşlı yolu ben nasıl Alper'e tarif edecektim. Önce onu durdurdum ve kolumu gösterdim.
"Kol ne alaka."
"Kol demiyorum. Kan diyorum hangi renk?"
" Ağzını boşuna oynatma maviş. Seni duyamıyorum"
" Maviş mi?"
" Ne?"
" Doğru ya duyamıyorsun."
" Ne?" tamam. Pes ediyorum. Onunla başka türlü iletişim kurmam gerekiyor. Yerden bir taş alıp yolları işaret ettim.
" Ne demek istiyorsun iki yolda da taş var sadece renkleri farklı." evet. Az kalmıştı. Ona ellerimle kendimi gösterip bayılmış gibi yaptım. Kan fobisi olayını hatırlaması gerekiyordu.
" Anlamıyorum." Tamam. Başarabilirdim. İyice geriye gittim ve ona çarptım. düşermiş gibi yapınca beni tuttu. Sonra şaşırmış gibi yaparak fenalaşma numarası yaptım ve o günkü gibi elini gösterdim. Ve o cümleleri söyledi.
"Hemofobin mi var?" cevap vermiş gibi ağzımı oynattım. Anladı.
"Ama bu nasıl olabilir sen doktorsun hem bunu niye saklıyoruz ki?" Ağzımı oynattım. Anladı.
"Tamam, saklarım." Ardından beni elimden tutarak yürümeye teşvik etti.
" Kırmızı yoldan gidiyoruz." Gülümsedim.
Yaklaşık yarım saat sonra Alper " Maviş, bir sorunumuz var. Yol bizi çok dar bir mağaraya getirdi."
Onun maviş demesini garipsemeyi başka bir vakte bıraktım ve onu teşvik etmek için elimle işaret ettim. Tam o sırada saatin sesi duyuldu. "Göz bandını ve kulaklıkları çıkarın sonrasında ise ses açma tuşuna basın." komutu alınca Alper'e doğru uzanmaya çalıştım. Birkaç başarısız denemeden sonra kulaklığını çıkardım. O da göz bandımı çıkarınca büyük bir rahatlama yaşadım. Alper'e baktığımda mağaraya bakıyordu. Mağara dar ama uzundu.
"Maviş sence güvenli mi?"
" Güvenli. Bu mağara görevliler tarafından seçilmiş." ses açma tuşuna bastıktan sonra saat bizim kampa bildirim gönderdi. Aslında Alper'in endişesini anlıyordum. Gerçekten de mağaranın üstü hemen göçecek gibiydi.
Hazır olunca Alper'e bir dirsek attım. O ise bana baktı ve " Tamam maviş baylar önden." diyerek mağaraya doğru ilerledi.
MELİHA DEMİR...
Berat ile yola başlayalı yaklaşık olarak dört defa düşmüştüm ama hayır. Sığır Berat hiç birinde beni tutmadı. Biraz daha ilerledikten sonra saat ilk emrini verdi. " Çiçekli yoldan devam edin." Evet. Yanmıştık. Saat "sağ" "sol" diye emir vermek yerine böyle saçma bir şey yapmıştı. Berat'ı kolundan tutup durması için kendime doğru çektim. Fakat biraz fazla çekmiş olmalıyım ki sıcak bir nefesi dudaklarımda hissettim. " Eğer beni öpmek istiyorsan böyle oyunlara gerek yok uyuyan güzel." söylediklerini duyduğum anda bacağı olması gereken yere sert bir tekme attım.
"AH senin yüzünden çocuğum olmayacak."
"Pardon ben sana zarar vermek istemiştim çocuğuna değil."
"Ne?" doğru ya. Duymuyordu.
" Hava çok güzel diyorum."
Şimdi sıra ona çiçekleri anlatmaktı. Peki bunu nasıl yapacaktım? Doğru ya tişörtümde nergis resmi vardı. Elimle nergis resmini Berat'a gösterdim. "Bak uyuyan güzel tişörtünün güzel olduğunu biliyorum senin ayrı olarak göstermen gerekmiyor." Tamam. Unutma Meliha herkesin beyni vardır(!) Yaklaşık olarak on dakika daha anlaması için kendimi paraladıktan sonra tam vaz geçmeye karar vermiştim ki Berat " Uyuyan güzel deminden beri tişörtünün markasını bana anlatmaya çalışmak yerine neden üstündeki çiçeği göstermedin?" Bu sözlerle beyin nöronlarımın sonuncusu da intihar etti ve Berat'ın üstüne atladım.
"AH uyuyan güz... AHH kedi bile bu kadar tır... AHHH geri zekalı, ruh hastas... AHHHHH."
"Berat yarım saattir yürüyoruz sence doğru yolda mıyız?"
"Ne?" tam cevap verecektim ki ayağım takıldığı için Berat'ın kolunu tuttum.
"Acıdı." neden olduğunu sorar gibi tek elimi havaya kaldırdım.
"Orası çam ağacı pürleriyle işkence uyguladığın yer."
"Haaa tamam."
"Ne?" ellerimle boş ver işareti yaptım. İşte bizim onunla ilişkimiz böyleydi ondan ne kadar nefret ediyor gibi görünsem de iyi biri olduğunu biliyorum. Saat son bildirimini verene kadar nedense hiç konuşmadı. Saat bildirimi vermişti. " İkinizde birbirinizin engellerini çıkartın. Sonra da kulübeye gidin ve hazineyi bulun." Bildirimi dinledikten sonra Berat'ı bulmaya çalıştım ama yoktu. Uzaktan bir ses geldi. " Uyuyan güzel neredeysen bana söyler misin?" Evet. Berat'ı bundan sonra Sera'nın deyişiyle tescilli salak olarak ilan ediyorum. İlk olarak nerede olduğumu bilmem için gözlerimin açık olması gerekiyordu. İkinci olarak ise onun beni duyabilmesi için kulaklıklarının olmaması gerekiyordu. Biraz daha düşündükten sonra aklıma bir fikir geldi. Onun sesini takip edebilirdim. " Uyuyan güzel benim aklıma bir fikir geldi ben durmadan konuşacağım sende sesime geleceksin." Bunu düşmeden nasıl yapacağımı bilmiyordum ama denemekten zarar gelmezdi.
Yaklaşık üç dakika boyunca sesi takip ettim. Tam iyice yaklaşmıştım ki ses uzaklaşmaya başladı. Ya da hayır. Olamaz. Sesi kısılmaya başlamıştı. Gözümün üstündeki bezi olduğu gibi çıkartıp yere attım. Kesici alet bulmam gerekiyordu. Önümde bir kulübe görünce rahatladım. Ve o anda acı bir bağırma sesi geldi. Masadaki bıçağı olduğu gibi alarak sese doğru koştum. Oradaydı. Yerde yatıyordu ve yanında bir yılan vardı. Aklıma gelen şeyle koşmayı bırakıp yere çöktüm. Ya yılan onu soktuysa. Sarsılarak ağlarken birden üzüntümün yerini öfke ve acı aldı. Hızlıca ayağa kalkıp bıçağı sertçe yılana sapladım. Saplamaz olaydım. Yılan sinirle önce ayağıma doğru yaklaştı sonra da ayağımı ısırdı. Isırığın acısıyla yere düştüm. Ama bir dakika. Neden zehirlenmemiştim? tabii ya yılan zehirsizdi. O halde Berat neden bayılmıştı? Evet. Korkudan.
On dakika sonra Berat uyanmıştı ve birlikte sarsak adımlarla kulübeye doğru yol alıyorduk. Yılan, dişlerini Berat'ın ayağına tamamen geçirememişti. Yine de benim kadar olmasa da o da yürümekte zorlanıyordu. Kulübeye geldiğimizde dinlenmek için yere oturduk. " Söyle bakalım uyuyan güzel bacağın iyi mi?" Ona bakarak tebessüm ettim. "İyi, sorduğun için teşekkürler." bana sanki öcü görmüş gibi baktı hatta yetmemiş gibi elini alnıma koyup ateşime baktı.
" Ateşin yok."
"Niye baktın?"
"Bana teşekkür ettin ve gülümsedin hatta yetmemiş gibi beni terslemedin. Ha bir de beni kurtarmak için yılana kendini sokturttun. Öyle mi?"
" Evet." bana sanki evlilik teklifini kabul etmişim gibi baktıktan sonra sırtına attı. Evet yanlış duymadınız kucağına almadı, sarılmadı. Sırtına attı. O, ben sırtındayken ve dünyayı ters görürken koşturup sevinç nidaları atıyordu bense ona " Kucağına neden almadın Gavur uşağı?" diyordum. Cevap olarak "O çıkma teklifini kabul ettikten sonra uyuyan güzel." dedi. Ama bir şeyi merak ediyordum. Evet. Sadece merak ediyordum. " Evlilik teklifini kabul edince ne yapacaksın." durdu. Düşündü. Beni indirdi ve bana bakarak " Sen kucağımdayken bir koca hayvanat bahçesi gezeceğiz." dedi. Söylediğiyle tebessüm ettim ve ona sarıldım. Hayalleri ne kadar güzeldi böyle. Garipti. Şu anda sinirlenip onu dövmem lazımdı ama ona sarılıyordum. Biraz daha vakit geçirdikten sonra kampın yolunu tuttuk.
NOT: BU BÖLÜMÜ OKURKEN ANLAT ONA ŞAKISINI DİNLEYİN
SERA DOLUNAY...
Mağarada Alper ile emekliyorduk. " Maviş sen de tedirgin hissediyor musun?" garipti. Onun üstüne düştükten sonra bana maviş demeye başlamıştı. Haklıydı da gözlerim mavi renkti. " Maviş, sana diyorum."
"Yoo ben hissetmiyorum. Bence her şey yolunda ama sen iyi misin? Sesin garip geliyor."
" Hayır, sadece toz yüzünden. Sorun yok." söylediklerine güvenmeyi seçerek emeklemeye devam ettim. Mağaranın sonuna gelmiştik. Alper hazineyi de alarak dönüş yoluna geçmişti ki bir gürültü koptu. Büyük bir gürültü... Mağara sallanmaya taşlar aşağı düşmeye başladı. Tehlike geçtiğinde Alper ile çıkışa doğru emeklemeye başladık ama...
Çıkış kapanmıştı. Gözlerim dolarken Alper'in olduğu tarafa baktım. HAYIR! yere yığılmıştı ve nefes alamıyordu. Korkuyla yanına geldiğimde çeşitli kelimeler sayıklıyordu ne dediğini anlamıyordum. Hıçkırıklarla sarsılıyordum ama yine ağlayamıyordum.
"Anlamıyorum." dedim ona. Sonra duyduğum kelimeyle şok geçirdim. "Klostrofobi" demişti ve şuan şok geçiriyordu. Onu rahatlatmalıydım. Ama önce dikkati dağılmalıydı. İkinci defa düşünmeden dudaklarımı dudaklarına bastırdım. Tutkuyla öpmüyordum onu. Lütfen kalk der gibi yalvararak öpüyordum. Ve oldu. Karşılık vermeye başladı. Ama onunki de benimkinden farklı değildi. Tutku yoktu öpücüğünde. Onun öpücüğü beni kurtar der gibiydi. Beni al ve götür buradan. Ayrıldığımızda sonunda dikkatini sadece bana toplamıştı. Ama dikkati yeniden dağılmadan bir konu açmalıydım. Buldum. "Dans eder misin? Ben küçükken hep hayal ederdim. Bir partnerimin olmasını. Benimle dans etmesini. Onunla dans ederken bütün kötü düşüncelerden uzaklaşmayı. Söylesene Alper sen dans eder misin?"
bana baktı ve tebessüm etti. O tebessümün içinde gizli olanları sadece o biliyordu." Ederdim. Senin aksine bir sürü partnerim oldu ama hiç biri beni uzaklaştırmıyordu kötü düşüncelerden. Robot gibiydi onlar. Hissederek etmezlerdi danslarını. Bende dedim ki kendime. Bir daha ki sefere o kişi olacak. Doğru kişiyle edeceğim dansımı. Dansım başkalarının elinde çarçur olmayacak. Şimdi söyle bana Sera, bundan sonraki danslarını bana bahşeder misin?
Benimle çıkar mısın?" Dedikleriyle nefesimin kesildiğini hissettim. "Evet." Bu kararın doğru olduğundan emindim. O doğru kişiydi. O artık benim geleceğimdi. Hatta geçmişim bile olabilirdi. Çünkü onu tanıyordum. O daha önce karşıma çıkmıştı hissediyordum.
"Alper."
"Efendim mavişim." Evet. An itibariyle Maviş'ten Mavişim'e terfi etmiştim.
"Şu anda sakinsin değil mi? Yani deminki gibi olmayacaksın."
" Hayır."
"O zaman sana bir şey soracağım."
"Sor mavişim."
"Klostrofobin nasıl ortaya çıktı?" biraz afalladıktan sonra soruma cevap verdi.
"Ben de senin gibi dört yıl önce bir kaza geçirdim. Kaza sonucunda da dar alan korkusu yani klostrofobim oluştu."
"Peki kazayı anlatır mısın?" sorduğum soruyla gözleri yaşarmaya başladı. Bana olduğu gibi ama bir fark vardı onunkinde onun gözünden aşağı bir damla yaş düşmüştü. Ben ise ağlayamıyordum. Nasıl olduğunu görünce
"Anlatma. Belli ki şimdi zamanı değil boş ver." dedim ona. Söylediklerimi onayladı. Ve bir ses geldi. İnsan sesleri. Umutla Alper'e bakarken o da bana bakıyordu. Kamp alanına girmeden önce ikimiz de durduk. Aynı anda ellerimizi kenetledik. Kamp alanına giriş yaptık.
(İyi günler bundan sonraki bölümlerim aşağı yukarı bu uzunlukta olacak)