Günün en karanlık saatinde, tren garındaki eski tahta bankta oturan adam, biletini parmaklarının ucunda döndürüyordu. Rakamlar silikleşmişti ama o ezberindeydi: **5 dakika** sonra tren hareket edecekti.
Gözleri, garın ucundaki çay ocağına takıldı. İçeride, ince belli bardakta kalan son çayı yavaşça döndüren bir kadın vardı. Kadının yüzü ona tanıdıktı—on yıldır görmediği bir yüz kadar tanıdık.
Kadın başını kaldırdı, gözleri adamınkilerle buluştu. Gözlerinde bir anlık şüphe belirdi, sonra bir şeyler hatırlamış gibi hafifçe gülümsedi. Buruk.
Adam ayağa kalktı, ağır adımlarla çay ocağına yöneldi. İçeri girip kadının karşısına oturduğunda, söyleyecek hiçbir şey bulamadı.
Kadın bardağını kenara çekti, elini masaya bıraktı. Sanki hiçbir şey olmamış gibi, sessizce bekledi.
Adam derin bir nefes aldı.
“Tren kalkıyor,” dedi.
Kadın gülümsedi, bileğinin iç kısmındaki solmuş dövmeye dokundu—bir saat figürü. Ama akrep ve yelkovanın olduğu yer bomboştu.
“Biliyorum,” dedi kadın. “Ama hep 5 dakikamız var, değil mi?”
Adam gözlerini kapattı, yıllar önce geride bırakılan onca şeyin ağırlığını hissetti. **Ona hep ‘5 dakika sonra dönüyorum’ diyerek veda etmişti.** Hiç dönmemişti.
Ve şimdi tren kalkmadan önce, yine sadece 5 dakikası vardı.
İçinden geçen binlerce cümleyi bir kenara bıraktı, parmaklarını masaya koydu, kadının solmuş dövmesine dokundu.
“Sonsuza kadar,” dedi. “Beş dakika.”
Kadın başını eğdi, buruk bir tebessümle.
Garın hoparlöründen trenin son anonsu yükseldiğinde, adam ayağa kalktı. Gözleri, istasyonun gri döşemesinde takılı kaldı.
Son bir defa başını kaldırıp baktığında, kadın gülümsemiyordu. Ama gözlerinde bir şey vardı—geçmişin ağırlığını taşıyan, **ama aynı zamanda affetmenin hafifliğini de barındıran** bir bakış.
Tren hareket etti. Adam gitti.
Ama onlar hep 5 dakikalık bir süre içinde kaldılar.
Ve bazen, insan ömrü sadece o 5 dakika içinde yaşanmış gibi hissedilir.
---