İçeriğe geç

DARGA

Bölüm 15 · 16 dk okuma

DARGA

Bölüm 15

Bölüm 15: Buhar ve Nâzım

Rüzgâr Zeynep'in kızaran yanaklarını yalayıp geçti. Başını hafifçe iki yana sallayarak kaşlarını çatmaya çalıştı ama gülümsemesi sesine çoktan sinmişti:

"Gerçekten iflah olmaz bir utanmazsın."

"Neden utanacakmışım?" Darga iki elini birden Beykoz'un alacakaranlığa bürünen gökyüzüne doğru kaldırdı; vadide yankılanan, pervasız ve gür bir sesle haykırdı:

"Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da!"

Kollarını indirip ağır adımlarla Zeynep'e döndü. Aralarındaki mesafeyi bir iki adımda eritip gözlerini doğrudan kadının gözbebeklerine dikti. Ses tonu aniden bir gece fısıltısı kadar derine indi:

"Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil..." Bir adım daha yaklaştı; aralarında sadece nefesleri kaldı: "Mesele Tahir ile Zühre olabilmekte."

Zeynep'in göğsü hızla inip kalktı, kalbinin atışını kulaklarında duydu. Bu sınır tanımaz cüret karşısında ne yapacağını bilemeyerek başını hafifçe öne eğip gözlerini kaçırdı. Dudaklarındaki tebessümü bastırmaya çalışsa da başaramadı:

"Safir'e bir çiftlik bulun. İyi akşamlar Darga Bey."

Arkasını dönüp ahşap çitlerin arasından, park alanına doğru ağır ve zarif adımlarla uzaklaşmaya başladı. Adımları sakin görünüyordu ama arkasında bıraktığı havanın ağırlığı ikisini de sarmıştı.

Darga ellerini tulumun ceplerine sokmuş, yüzünde dünyanın en büyük zaferini kazanmış bir komutan edasıyla kadının gidişini izliyordu.

Mahmut üstünü çoktan değiştirmiş, biraz arka tarafta bu sahnenin bitişini bıyık altından gülümseyerek izlemişti. Yavaş yavaş yaklaştı; sesindeki o alaycı ton gecenin serinliğine karıştı:

"Nâzım Hikmet'ten miydi o?"

"Hı hı."

"On iki yıldır yanınızdayım patron; ağzınızdan tek satır kafiyeli laf çıktığını görmedim."

Darga omuz silkti, gözlerini hâlâ Zeynep'in arkasından ayırmadan sırıttı: "Biliyorum öyle birkaç tane... Kız tavlamak için."

Mahmut keyifle güldü. "İyiymiş valla. Ben de iki dize ezberleyeyim bari; karım çok kızarsa ona satarım."

Birlikte kısa bir kahkaha attılar. Darga üzerindeki tulumun amonyak kokulu yakasını hırsla çekiştirdi:

"Şu üstümü başımı değiştireyim de doğru dürüst bir hamama gidelim. Leş gibiyiz oğlum."

Mahmut başıyla hararetle onayladı: "Aynen patron, aynen... Şöyle okkalı bir kese köpük yaptırmazsak Ceylan beni kapıdan sokmaz vallahi. Bahçede hortumla döve döve yıkar adamı."

Gülüşerek ahşap çitlerin yanındaki taş patikadan arabalara doğru yürümeye başladılar. Çiftliğin loş lambaları tek tek yanarken Beykoz'un serinliği ikisinin de hararetini alıyordu.

Darga ellerini bu defa cebinden çıkarıp başının arkasında birleştirdi, yan gözle Mahmut'a baktı:

"Harbi Mahmut... Sen nasıl evlendin lan?"

"Muhsin Bey aracı oldu patron."

"Tamam da Ceylan'ı nasıl ikna ettin?"

Mahmut göğsünü hafifçe kabartıp sırıttı:

"Etmedim patron. Yani benim sizin kadar koşmam gerekmedi."

Darga adımlarını yavaşlatıp kaşlarını çattı. "Nasıl gerekmedi?"

"Şöyle oldu..." dedi Mahmut, yüzüne yılların getirdiği o pişkin ve bilge tebessümü yerleştirerek. "Güzelinden bir buket aldım gittim. Bir çay içtik... Sonra bir yemek, tamam yani patron."

Ardından duraksadı, muzip bir ifadeyle sırıttı:

"Zaten ben kefenli, bombalı ev basıp sonra da böyle boka batıp Nâzım Hikmet'le kıza bodoslama yürüyen başka deli de görmedim."

Darga gülerek Mahmut'un ensesine hafif bir tokat savurdu:

"Kes lan! Hemen diline düştük hee."

Tarihi hamamın kemerli meşe kapısından içeri adım attıklarında, dışarının keskin ayazı yerini asırlık mermerlerin, zeytinyağlı defne sabununun ve yoğun buharın geniz yakan sıcaklığına bıraktı. Yüksek kubbedeki filgözü camlardan süzülen solgun akşam ışığı, havada asılı duran beyaz sis tabakasını delip kurnaların üzerindeki pirinç musluklara vuruyordu. Su şırıltıları kubbenin çeperlerinde yankılanırken, kurnaların kenarına dizilmiş bakır tasların sesi taş duvarlara çarpıyordu.

Tellakların sert keçi kılından keseleriyle kemiklerine kadar kazınıp dağ gibi beyaz köpüklerin içinde yoğruldukları o yarım saatlik hengâme nihayet sona ermişti.

Kese köpük bitip de göbek taşının nemli, ılık mermerine sırtüstü uzandıklarında ikisinin de omuzlarından sanki tonlarca ağırlıkta bir yük kalkmıştı.

Darga, mermerin sıcaklığına göğsünü gere gere yayılmıştı. Yılların antrenmanlarıyla dövülmüş geniş omuzları, çelik gibi belirgin göğüs kasları ve karnındaki keskin hatlar şimdi gevşemiş, tatlı bir rehavetle mayışmıştı. Tenine yapışan su damlaları kubbeden süzülen loş ışıkta parıldarken parmaklarını ıslak saçlarına daldırdı. Sonra tek kolunu başının altına aldı, gözlerini kubbenin buğulu camlarına dikip derin bir nefes koyverdi:

"Hamamı bulan adamın da yedi ceddine rahmet... Vay anam babam, tüm kaslarım gevşedi be."

Hemen yanındaki Mahmut ise göbeğini hafifçe şişirmiş vaziyette, derin bir teslimiyetle uzanmıştı. Gençlik yıllarının o diri, iri cüssesi yerli yerindeydi ama evlilik rehavetinin getirdiği hafif bir yumuşama hatlarını sarmıştı. Yine de sağ kaburgasının altından böğrüne doğru uzanan derin dikiş izi ve sırtındaki eski bıçak yarası, bu adamın sadece masa başında oturmadığının açık bir kanıtı gibiydi.

Mahmut yan gözle patronuna baktı; peştamalının kenarını düzeltip göğsünü sıvazladı:

"Bir de bir soda patlatsak..."

Darga bıyık altından güldü, nemli parmaklarını şakaklarına götürdü. Gevşeyen kaslarının ve ılık taşın verdiği tatlılıkla gözlerini hafifçe yumdu; zihninde batan güneşin altında parlayan o beyaz at ve kızaran yanaklar yeniden belirdi.

"Mahmut..."

"Söyle patron."

"Evde seni Ceylan'ın beklemesi nasıl bir şey?"

Mahmut bu soruyu beklemiyordu. Peştamalını düzeltmek için göğsünde gezdirdiği eli bir an havada kaldı; başını hafifçe mermerden kaldırıp Darga'ya baktı. Patronunun yüzünde her zamanki o laf sokmaya hazır, alaycı pırıltıyı aradı ama göremedi. Darga'nın gözleri hâlâ hamamın buğulu kubbesinde, sanki çok uzakta bir yere takılıp kalmıştı.

Mahmut sırtını yeniden ılık taşa bıraktı. Kurna başından damlayan suyun sesi taşlarda yankılanırken derince bir soluk aldı:

"Hani böyle tandırı yakarsın, içinde kuzu sekiz saat yavaş yavaş pişer... Buz gibi ayranla masaya gelir ya. Heh, öyle bir şey."

Darga dudaklarının kenarıyla güldü, başını iki yana salladı:

"Ulan Mahmut... Romantizmin bile mideye endeksli be oğlum."

"Öyle deme patron," dedi Mahmut göbeğini hafifçe okşayarak. "Şu dünyada bir adamı kuzu tandır kadar mutlu edebilecek kaç tane şey var?"

Darga onaylar gibi başını salladı, ardından gözlerini aralayıp Mahmut'a baktı:

"Erken evlendiğine pişman mısın?"

"Hiç de bile. Ceylan hayatımın en güzel detayı."

Darga'nın yüzüne sıcak, parlak bir tebessüm yayıldı; ardından göbek taşında yavaşça doğruldu.

Tam o anda ağır meşe kapı gıcırdayarak aralandı.

Darga'nın dudaklarındaki o tebessüm tek bir saniyede tuzla buz oldu; yüz hatları mermer kadar sert ve pürüzsüz bir maskeye büründü. Mahmut ise refleksle sağ elini boşta duran beline doğru götürdü; fakat parmakları sadece ıslak peştamalin püsküllerine çarpınca dişlerini sıktı.

Silahsızdılar. Çıplaktılar. Ve hamamın o boğucu sıcağında tek bir çıkış kapısı vardı.

Eliyas, kapının kemerli eşiğinde dikilmiş, yüzündeki o sinsi ve kibirli tebessümle ikisini süzüyordu. Beyaz mermerlerin buğusu arasında adeta bir hayalet gibi, omuzları rahat, adımları alabildiğine temkinli içeri doğru bir adım attı. Arkasındaki ahşap kapı tok bir sesle kapandı.

"Sıhhatler olsun beyler."

Darga göbek taşından tek bir hamlede indi, adımlarını sertçe mermere vurarak dikilip tam karşısına geçti. Gözbebeklerindeki damarlar bir anda kanla doldu:

"Senin hapiste olman gerekmiyor mu lan?!"

Eliyas gevşekçe güldü, başını hafifçe yana yatırdı. "Size tam çıkacağım tarihin doğru söylenmesini beklemiyordun herhalde, değil mi Uluçhan?"

Darga'nın çenesi kasıldı, gözlerinde şimşekler çaktı. Tek bir milisaniye bile düşünmeden öne atıldı; demir mengeneyi andıran sağ eliyle Eliyas'ın boğazını kavradığı gibi adamı arkasındaki tahta kapıya vurdu. Tok bir çarpma sesi hamamın kubbesinde yankılandı.

Darga yüzünü Eliyas'ın burnunun dibine kadar yaklaştırdı, dişlerinin arasından tısladı:

"Eceline susadıysan... Yeminimi bozar, seni bu mermerlerin üstünde boğar gebertirim!"

Eliyas'ın nefesi kesildi ama yüzündeki o piç tebessüm zerre silinmedi. Boğazını sıkan mengene gibi parmakların üzerine iki elini kenetledi; bütün ağırlığını öne vererek Darga'nın bileğini kavradı ve var gücüyle kenara itti. İki adam hamamın ıslak zemininde birbirinden yarım adım açıldı.

"Nişanlıma göz koymuş biri olarak fazla konuşuyorsun."

"Siz nişanlı değilsiniz."

Rüzgâr Zeynep’in kızaran yanaklarını yalayıp geçti. Başını hafifçe iki yana sallayarak kaşlarını çatmaya çalıştı ama gülümsemesi sesine çoktan sinmişti:

“Gerçekten iflah olmaz bir utanmazsın.”

“Neden utanacakmışım?” Darga iki elini birden Beykoz’un alacakaranlığa bürünen gökyüzüne doğru kaldırdı; vadide yankılanan, pervasız ve gür bir sesle haykırdı:

“Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da!”

Kollarını indirip ağır adımlarla Zeynep’e döndü. Aralarındaki mesafeyi bir iki adımda eritip gözlerini doğrudan kadının gözbebeklerine dikti. Ses tonu aniden bir gece fısıltısı kadar derine indi:

“Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil...” Bir adım daha yaklaştı; aralarında sadece nefesleri kaldı: “Mesele Tahir ile Zühre olabilmekte.”

Zeynep’in göğsü hızla inip kalktı, kalbinin atışını kulaklarında duydu. Bu sınır tanımaz cüret karşısında ne yapacağını bilemeyerek başını hafifçe öne eğip gözlerini kaçırdı. Dudaklarındaki tebessümü bastırmaya çalışsa da başaramadı:

“Safir’e bir çiftlik bulun. İyi akşamlar Darga Bey.”

Arkasını dönüp ahşap çitlerin arasından, park alanına doğru ağır ve zarif adımlarla uzaklaşmaya başladı. Adımları sakin görünüyordu ama arkasında bıraktığı havanın ağırlığı ikisini de sarmıştı.

Darga ellerini tulumun ceplerine sokmuş, yüzünde dünyanın en büyük zaferini kazanmış bir komutan edasıyla kadının gidişini izliyordu.

Mahmut üstünü çoktan değiştirmiş, biraz arka tarafta bu sahnenin bitişini bıyık altından gülümseyerek izlemişti. Yavaş yavaş yaklaştı; sesindeki o alaycı ton gecenin serinliğine karıştı:

“Nâzım Hikmet’ten miydi o?”

“Hı hı.”

“On iki yıldır yanınızdayım patron; ağzınızdan tek satır kafiyeli laf çıktığını görmedim.”

Darga omuz silkti, gözlerini hâlâ Zeynep’in arkasından ayırmadan sırıttı: “Biliyorum öyle birkaç tane... Kız tavlamak için.”

Mahmut keyifle güldü. “İyiymiş valla. Ben de iki dize ezberleyeyim bari; karım çok kızarsa ona satarım.”

Birlikte kısa bir kahkaha attılar. Darga üzerindeki tulumun amonyak kokulu yakasını hırsla çekiştirdi:

“Şu üstümü başımı değiştireyim de doğru dürüst bir hamama gidelim. Leş gibiyiz oğlum.”

Mahmut başıyla hararetle onayladı: “Aynen patron, aynen... Şöyle okkalı bir kese köpük yaptırmazsak Ceylan beni kapıdan sokmaz vallahi. Bahçede hortumla döve döve yıkar adamı.”

Gülüşerek ahşap çitlerin yanındaki taş patikadan arabalara doğru yürümeye başladılar. Çiftliğin loş lambaları tek tek yanarken Beykoz’un serinliği ikisinin de hararetini alıyordu.

Darga ellerini bu defa cebinden çıkarıp başının arkasında birleştirdi, yan gözle Mahmut’a baktı:

“Harbi Mahmut... Sen nasıl evlendin lan?”

“Muhsin Bey aracı oldu patron.”

“Tamam da Ceylan’ı nasıl ikna ettin?”

Mahmut göğsünü hafifçe kabartıp sırıttı:

“Etmedim patron. Yani benim sizin kadar koşmam gerekmedi.”

Darga adımlarını yavaşlatıp kaşlarını çattı. “Nasıl gerekmedi?”

“Şöyle oldu...” dedi Mahmut, yüzüne yılların getirdiği o pişkin ve bilge tebessümü yerleştirerek. “Güzelinden bir buket aldım gittim. Bir çay içtik... Sonra bir yemek, tamam yani patron.”

Ardından duraksadı, muzip bir ifadeyle sırıttı:

“Zaten ben kefenli, bombalı ev basıp sonra da böyle boka batıp Nâzım Hikmet’le kıza bodoslama yürüyen başka deli de görmedim.”

Darga gülerek Mahmut’un ensesine hafif bir tokat savurdu:

“Kes lan! Hemen diline düştük hee.”

Tarihi hamamın kemerli meşe kapısından içeri adım attıklarında, dışarının keskin ayazı yerini asırlık mermerlerin, zeytinyağlı defne sabununun ve yoğun buharın geniz yakan sıcaklığına bıraktı. Yüksek kubbedeki filgözü camlardan süzülen solgun akşam ışığı, havada asılı duran beyaz sis tabakasını delip kurnaların üzerindeki pirinç musluklara vuruyordu. Su şırıltıları kubbenin çeperlerinde yankılanırken, kurnaların kenarına dizilmiş bakır tasların sesi taş duvarlara çarpıyordu.

Tellakların sert keçi kılından keseleriyle kemiklerine kadar kazınıp dağ gibi beyaz köpüklerin içinde yoğruldukları o yarım saatlik hengâme nihayet sona ermişti.

Kese köpük bitip de göbek taşının nemli, ılık mermerine sırtüstü uzandıklarında ikisinin de omuzlarından sanki tonlarca ağırlıkta bir yük kalkmıştı.

Darga, mermerin sıcaklığına göğsünü gere gere yayılmıştı. Yılların antrenmanlarıyla dövülmüş geniş omuzları, çelik gibi belirgin göğüs kasları ve karnındaki keskin hatlar şimdi gevşemiş, tatlı bir rehavetle mayışmıştı. Tenine yapışan su damlaları kubbeden süzülen loş ışıkta parıldarken parmaklarını ıslak saçlarına daldırdı. Sonra tek kolunu başının altına aldı, gözlerini kubbenin buğulu camlarına dikip derin bir nefes koyverdi:

“Hamamı bulan adamın da yedi ceddine rahmet... Vay anam babam, tüm kaslarım gevşedi be.”

Hemen yanındaki Mahmut ise göbeğini hafifçe şişirmiş vaziyette, derin bir teslimiyetle uzanmıştı. Gençlik yıllarının o diri, iri cüssesi yerli yerindeydi ama evlilik rehavetinin getirdiği hafif bir yumuşama hatlarını sarmıştı. Yine de sağ kaburgasının altından böğrüne doğru uzanan derin dikiş izi ve sırtındaki eski bıçak yarası, bu adamın sadece masa başında oturmadığının açık bir kanıtı gibiydi.

Mahmut yan gözle patronuna baktı; peştamalının kenarını düzeltip göğsünü sıvazladı:

“Bir de bir soda patlatsak...”

Darga bıyık altından güldü, nemli parmaklarını şakaklarına götürdü. Gevşeyen kaslarının ve ılık taşın verdiği tatlılıkla gözlerini hafifçe yumdu; zihninde batan güneşin altında parlayan o beyaz at ve kızaran yanaklar yeniden belirdi.

“Mahmut...”

“Söyle patron.”

“Evde seni Ceylan’ın beklemesi nasıl bir şey?”

Mahmut bu soruyu beklemiyordu. Peştamalını düzeltmek için göğsünde gezdirdiği eli bir an havada kaldı; başını hafifçe mermerden kaldırıp Darga’ya baktı. Patronunun yüzünde her zamanki o laf sokmaya hazır, alaycı pırıltıyı aradı ama göremedi. Darga’nın gözleri hâlâ hamamın buğulu kubbesinde, sanki çok uzakta bir yere takılıp kalmıştı.

Mahmut sırtını yeniden ılık taşa bıraktı. Kurna başından damlayan suyun sesi taşlarda yankılanırken derince bir soluk aldı:

“Hani böyle tandırı yakarsın, içinde kuzu sekiz saat yavaş yavaş pişer... Buz gibi ayranla masaya gelir ya. Heh, öyle bir şey.”

Darga dudaklarının kenarıyla güldü, başını iki yana salladı:

“Ulan Mahmut... Romantizmin bile mideye endeksli be oğlum.”

“Öyle deme patron,” dedi Mahmut göbeğini hafifçe okşayarak. “Şu dünyada bir adamı kuzu tandır kadar mutlu edebilecek kaç tane şey var?”

Darga onaylar gibi başını salladı, ardından gözlerini aralayıp Mahmut’a baktı:

“Erken evlendiğine pişman mısın?”

“Hiç de bile. Ceylan hayatımın en güzel detayı.”

Darga’nın yüzüne sıcak, parlak bir tebessüm yayıldı; ardından göbek taşında yavaşça doğruldu.

Tam o anda ağır meşe kapı gıcırdayarak aralandı.

Darga’nın dudaklarındaki o tebessüm tek bir saniyede tuzla buz oldu; yüz hatları mermer kadar sert ve pürüzsüz bir maskeye büründü. Mahmut ise refleksle sağ elini boşta duran beline doğru götürdü; fakat parmakları sadece ıslak peştamalin püsküllerine çarpınca dişlerini sıktı.

Silahsızdılar. Çıplaktılar. Ve hamamın o boğucu sıcağında tek bir çıkış kapısı vardı.

Eliyas, kapının kemerli eşiğinde dikilmiş, yüzündeki o sinsi ve kibirli tebessümle ikisini süzüyordu. Beyaz mermerlerin buğusu arasında adeta bir hayalet gibi, omuzları rahat, adımları alabildiğine temkinli içeri doğru bir adım attı. Arkasındaki ahşap kapı tok bir sesle kapandı.

“Sıhhatler olsun beyler.”

Darga göbek taşından tek bir hamlede indi, adımlarını sertçe mermere vurarak dikilip tam karşısına geçti. Gözbebeklerindeki damarlar bir anda kanla doldu:

“Senin hapiste olman gerekmiyor mu lan?!”

Eliyas gevşekçe güldü, başını hafifçe yana yatırdı. “Size tam çıkacağım tarihin doğru söylenmesini beklemiyordun herhalde, değil mi Uluçhan?”

Darga’nın çenesi kasıldı, gözlerinde şimşekler çaktı. Tek bir milisaniye bile düşünmeden öne atıldı; demir mengeneyi andıran sağ eliyle Eliyas’ın boğazını kavradığı gibi adamı arkasındaki tahta kapıya vurdu. Tok bir çarpma sesi hamamın kubbesinde yankılandı.

Darga yüzünü Eliyas’ın burnunun dibine kadar yaklaştırdı, dişlerinin arasından tısladı:

“Eceline susadıysan... Yeminimi bozar, seni bu mermerlerin üstünde boğar gebertirim!”

Eliyas’ın nefesi kesildi ama yüzündeki o piç tebessüm zerre silinmedi. Boğazını sıkan mengene gibi parmakların üzerine iki elini kenetledi; bütün ağırlığını öne vererek Darga’nın bileğini kavradı ve var gücüyle kenara itti. İki adam hamamın ıslak zemininde birbirinden yarım adım açıldı.

“Nişanlıma göz koymuş biri olarak fazla konuşuyorsun.”

“Siz nişanlı değilsiniz.”

“Öyleydik. Öyleyiz. Öyle olacağız. Zeynep beni affedecek, her zaman affeder.” dedi Eliyas kibirle. “Ama buraya kavga etmeye gelmedim.”

“Cehennemine geldin.”

Eliyas güldü.

“Uyarmaya geldim. Son bir haftayı hiç yaşanmamış gibi sileceksin. Ya da ben seni haritadan sileceğim.”

Darga’nın dudaklarının kenarı öyle karanlık, öyle alaycı bir kıvrımla yukarı kalktı ki, hamamın bütün o sıcak buharı bir anda ayaza kesti. Gözlerini Eliyas’ın kibrinden bir saniye bile ayırmadı; başını yavaşça iki yana sallarken bir adım daha öne çıktı. Islak mermere basan çıplak ayakları tok bir ses çıkardı:

“Haritadan mı sileceksin?” dedi Darga. Sesi bağırmıyordu; ama mermer duvarlara çarpıp kubbede yankılanan o fısıltı, namludan yeni çıkmış kurşun gibi ağırdı. “Çok iddialısın. Ama dinle Eliyas... Raporum yok ama senden daha deliyim. Cehenneme hoş geldin bebeğim; tatil bugün bitiyor.”

Eliyas’ın gözleri kısıldı, az önceki sinsi tebessümü yüzünde dondu. Darga’ya doğru birkaç yavaş adım attı:

“Kaybedecek bir şeyin yok diye, değil mi?” Ürkütücü bir kahkaha attı. “Evet, belki senin yok...”

Gözlerini kurnanın başında kaskatı kesilmiş bekleyen Mahmut’a çevirdi. Arkasındaki kapıyı araladı; kapının arkasındaki loş hol, elleri namlularda bekleyen simsiyah giyimli adamlarla doluydu.

Eliyas kapıdan geriye doğru süzülürken Mahmut’a doğru adeta bir yılan gibi tısladı:

“Ama onun iki tatlı kızı var... Değil mi?”

Mahmut tek bir saniye bile tereddüt etmedi. Kurnanın kenarındaki ağır bakır tası kaptığı gibi insanüstü bir hırsla Eliyas’ın suratına fırlattı. Eliyas son anda başını yana çekip geriye savruldu; tas kapının taş pervazına çarpıp hamamın kubbesini inleten kulak tırmalayıcı bir çınlamayla sekti.

Aynı anda holdeki beş namlu birden kapı eşiğinden içeri uzanıp doğrudan Mahmut ile Darga’nın çıplak göğsüne kilitlendi. Tetik düşürmediler; kapıdan sel gibi taşan izbandut gibi adamlar, hamamın buharını yararak tüm güçleriyle Mahmut ve Darga’nın üzerine çullandı. Islak mermerin üzerinde vahşi bir boğuşma koptu.

Mahmut üstüne atlayan iki adamın altında delice çırpınıyor, mermerleri tırnaklarıyla kazıyordu:

“Bırakın lan! Bırakın! Kızlarıma dokunursanız belanızı sikerim!”

Darga boynuna dolanan kollara, sırtına inen kabza darbelerine rağmen kudurmuş bir boğa gibi şahlandı. Üzerine çullanan üç adamı birden savurmaya çalışırken boyun damarları patlayacak gibi kabardı, sesi hamamın taş duvarlarını titretti:

“Mezar yeri bul lan! Kendine mezar yeri bul, onun bunun çocuğu!”

Korumalar ikisini de ıslak mermere mıhlayıp nefeslerini keserken Eliyas, arkada kalan korumalarının etten duvarı arasına karıştı. Dudaklarındaki o zehirli sırıtışla karanlık koridorda hızla gözden kayboldu. Dışarıdan gelen bir ıslıkla adamlar aynı anda Darga ve Mahmut’u bırakıp geri çekildiler; eşikten fırlayıp ağır meşe kapıyı tok bir sesle üzerlerine kapattılar. Arkadan sürgünün çekilme sesi geldi.

Hamamın içinde sadece suyun şırıltısı ve yerde yalpalayarak dönen bakır tasın o tiz çınlaması kaldı.

Mahmut kurnanın dibinde dizlerinin üstüne yığıldı; sırtı buz kesmiş mermere çarparak kaydı. Göğsü körük gibi inip kalkıyor, titreyen elleri fayanslara tutunmaya çalışıyordu. Dudakları bembeyaz kesildi, gözlerinde saf bir dehşetle Darga’ya baktı:

“Kızlarım... Darga, kızlarım...”

"Cehennemine geldin."

Eliyas güldü.

"Uyarmaya geldim. Son bir haftayı hiç yaşanmamış gibi sileceksin. Ya da ben seni haritadan sileceğim."

Darga'nın dudaklarının kenarı öyle karanlık, öyle alaycı bir kıvrımla yukarı kalktı ki, hamamın bütün o sıcak buharı bir anda ayaza kesti. Gözlerini Eliyas'ın kibrinden bir saniye bile ayırmadı; başını yavaşça iki yana sallarken bir adım daha öne çıktı. Islak mermere basan çıplak ayakları tok bir ses çıkardı:

"Haritadan mı sileceksin?" dedi Darga. Sesi bağırmıyordu; ama mermer duvarlara çarpıp kubbede yankılanan o fısıltı, namludan yeni çıkmış kurşun gibi ağırdı. "Çok iddialısın. Ama dinle Eliyas... Raporum yok ama senden daha deliyim. Cehenneme hoş geldin bebeğim; tatil bugün bitiyor."

Eliyas'ın gözleri kısıldı, az önceki sinsi tebessümü yüzünde dondu. Darga'ya doğru birkaç yavaş adım attı:

"Kaybedecek bir şeyin yok diye, değil mi?" Ürkütücü bir kahkaha attı. "Evet, belki senin yok..."

Gözlerini kurnanın başında kaskatı kesilmiş bekleyen Mahmut'a çevirdi. Arkasındaki kapıyı araladı; kapının arkasındaki loş hol, elleri namlularda bekleyen simsiyah giyimli adamlarla doluydu.

Eliyas kapıdan geriye doğru süzülürken Mahmut'a doğru adeta bir yılan gibi tısladı:

"Ama onun iki tatlı kızı var... Değil mi?"

Mahmut tek bir saniye bile tereddüt etmedi. Kurnanın kenarındaki ağır bakır tası kaptığı gibi insanüstü bir hırsla Eliyas'ın suratına fırlattı. Eliyas son anda başını yana çekip geriye savruldu; tas kapının taş pervazına çarpıp hamamın kubbesini inleten kulak tırmalayıcı bir çınlamayla sekti.

Aynı anda holdeki beş namlu birden kapı eşiğinden içeri uzanıp doğrudan Mahmut ile Darga'nın çıplak göğsüne kilitlendi. Tetik düşürmediler; kapıdan sel gibi taşan izbandut gibi adamlar, hamamın buharını yararak tüm güçleriyle Mahmut ve Darga'nın üzerine çullandı. Islak mermerin üzerinde vahşi bir boğuşma koptu.

Mahmut üstüne atlayan iki adamın altında delice çırpınıyor, mermerleri tırnaklarıyla kazıyordu:

"Bırakın lan! Bırakın! Kızlarıma dokunursanız belanızı sikerim!"

Darga boynuna dolanan kollara, sırtına inen kabza darbelerine rağmen kudurmuş bir boğa gibi şahlandı. Üzerine çullanan üç adamı birden savurmaya çalışırken boyun damarları patlayacak gibi kabardı, sesi hamamın taş duvarlarını titretti:

"Mezar yeri bul lan! Kendine mezar yeri bul, onun bunun çocuğu!"

Korumalar ikisini de ıslak mermere mıhlayıp nefeslerini keserken Eliyas, arkada kalan korumalarının etten duvarı arasına karıştı. Dudaklarındaki o zehirli sırıtışla karanlık koridorda hızla gözden kayboldu. Dışarıdan gelen bir ıslıkla adamlar aynı anda Darga ve Mahmut'u bırakıp geri çekildiler; eşikten fırlayıp ağır meşe kapıyı tok bir sesle üzerlerine kapattılar. Arkadan sürgünün çekilme sesi geldi.

Hamamın içinde sadece suyun şırıltısı ve yerde yalpalayarak dönen bakır tasın o tiz çınlaması kaldı.

Mahmut kurnanın dibinde dizlerinin üstüne yığıldı; sırtı buz kesmiş mermere çarparak kaydı. Göğsü körük gibi inip kalkıyor, titreyen elleri fayanslara tutunmaya çalışıyordu. Dudakları bembeyaz kesildi, gözlerinde saf bir dehşetle Darga'ya baktı:

"Kızlarım... Darga, kızlarım..."

Bölüm sonu

1 yorum